Fadime Uslu
Altın Çakal ve boşluğun poetikası - 1
Yayın Tarihi: 03.08.2026 , 00:31 Güncelleme Tarihi: 03.08.2026 , 00:32
Bir öykü çözümlemesiyle başlayalım. Adı, Altın Çakal. Uğraş Abanoz’un öyküyle aynı adlı kitabının* ilk hikâyesi bu. Şöyle açılıyor:
“Köhne evde ışıklar yandı, paslı idare lambası parıldadıkça pedalizalar uçuştu, karagözü dağılmış ahırbağında nefti kertenkele etrafına bakıp kayboldu. Uzaklardan patos sesi geliyordu, cırcır böcekleri, motor homurtusu, nemli havada ahenkle karıştı, bir-iki damla düştü çinko dama, Abbas aldırmadı, aldırmazdı, ela gözünü kıstı, tütün kesesini açtı, kâğıdı dizine yatırdı, bıyığını emdi, avurtlarını kaşıyıp güldü, gülmek onda babadan kalma lekeydi, sebepsiz güleç olanlardandı. Kemikli parmaklarıyla çevirdi cigarayı, Erzincan tütününü kokladı, yalayıp yapıştırdı, lambanın titrek ışığına uzandı, gaz kokusuyla çekti ilk dumanı, çakal sesleri yankılanıyordu, kaşlarını çattı, ulumaya başladı.” (s.11)
Bu sinematografik sahne ışıkla aydınlanıyor, sesler ve renklerle devinip, kokuyla ve yine seslerle kapanıyor. Bu zamansal süreçteki her küçük hareket kıpırtılarla, titreşimlerle çoğalan sesin gölgesini duyuruyor. Duyulardan kurulmuş bir zaman bu. Zamanın bedenlendiği mekânı izleyen anlatıcı var bir de. Görme deneyimine tanık olduğumuz anlatıcı, nesnelerin kendine has özelliklerini anlatarak onlara şahsiyet kazandırıyor. Gerçekliğin zemini katılaşmaya başladığı anda bunun yönünü değiştiriyor. Sahnenin merkezindeki Abbas’ın dışarıdan gelen seslere karşılık vermesiyle, onun ulumasıyla gerçeklik birdenbire yeni bir boyuta taşınıyor. Sahneyi kesiyor yazar ve ardından bir suskunluk alanı, bir boşluk açıyor. Yeni paragrafa başlamadan önce ikisi arasına koyduğu minik bir yıldız işaretiyle yapıyor bunu.
Sonra anlatıcı değişiyor. İzleyen gözün yerini ilk paragraftaki izlenilen göz alıyor. Abbas konuşuyor bu bölümde. “Kazma omzumda sağa sola baktım, gün açmak üzere, fındık yapraklarına çiğ düşmüş, dallara değmeden yürüdüm, mısır tarlası hışırdadı, gök pembe, hava yumuşak…”
Abbas’ın ses tonuna bir önceki bölümdeki anlatıcının sesi sinmiş. Başta onun gibi görüyor çevresini Abbas. Cümlelerinde onun görme bilinci var. Ama kısa sürede değişiyor bu. Çünkü Uğraş Abanoz değişimin hikâyesini anlatıyor. Dışarıdan içeriye doğru adım adım yaşanan bir değişimin izini sürüyor. Abbas’ın mezar kazmak için çıktığı yürüme yolunda harekete geçiriyor niyetini. Karakterinin iç sesini duyururken de emeğiyle -varoluşunu biçimleyen kültürüyle gösterirken de kişiliğini derinleştiriyor.
“Ciğerde sancı, bir şeycik olmaz, yaşıtlarım nerede, hep bir taraflı oldular, ben? Sayın, bay mezarcı, ölülerin yakın arkadaşı!” (s.12-13)
Hangi ölüler yakın arkadaş oluyor Abbas’a? Hangi diriler, hangi tarafı seçiyor? Söylenmiyor. Bir tercihe zorlanıyor Abbas. Ormanın temsili Altın Çakal konuşuyor onunla: “… Bu güzel diyar böyle miydi! Seni merak edip duruyorlar, niye eski eve gidiyorr, mezarları nasıl hızlı kazıyorrr, geceleri nerede uyuyorrr, sonra o gece olanlar! Bin soru! Artık ya çakalsın ya insan.”(s.14)
Abbas’ın verdiği kararın işaretini gösterdikten hemen sonra gene satırlar arasında boşluk açıyor yazar. Öykünün bir başka bilinç katmanına, Abbas’ın derdine deva olmaya çalışan İnceköylü anaların duyuşuna çeviriyor yönünü bu defa. Yakın ve uzak çevresinin Abbas’ı nasıl gördüklerini anlatarak bakışı çeşitlendiriyor. Kıvriş Nine’nin büyüsünde, Hati’nin gayretinde bir başka soru daha beliriyor: “Çare yok, oğlan iyi olsun, bu gidişle fena olacak, marazlanacak, kırklara karışıp zayi olacak evladım, babasından sonra onu da kaybedemem.”(s.15)
Abbas’ın babası neden kaybedilmiştir? Abbas neden bu durumdadır? Mezara giden ölüler neden eski eve uğramakta ve Abbas’la konuşmaktadır? Bunlardan biri olan İdris, “Ben ecelimle ölmedim Abbas,” der, “sen gördün, beni vurdular!”(s17)
Abbas’a insanlığını sorgulatan temel mesele insan kıyımının şiddeti değildir yalnızca. “Rivayet odur ki,” diye anlatır yazar, “bu yerde eskice çakallar sultanı Altın yaşarmış, orman eriyip eksildikçe, ot, ocak, tarlada bet bereket kesilince, sert rüzgârlar başlamış kendi dilinde, kokular, kokulara karışmış… Altın, sürüsünü büyütüp çoğalttıkça, bir insanı çekip alınca hâkimiyet ona geçecekmiş. (…) Çok ölüm olursa, hele haksız ölümlerse bunlar, ayyuka çıkarsa kötülük, başlarmış âlemlerde takas.” (s.17)
Söylencenin kötülük diye adlandırıp üstünü örttüğü, elbette düzenin yıkımıdır. Ağaçların ve insanların katlidir. Ormanın erimesine, insanın kıyımına neden olan vahşetin düzeni. Buna karşılık yazar, öyküsüyle Abbas’ı, anaları ve doğayı anlatarak her biri için bir koruma hattı açar. Güçlü bir atmosferle, müzikal yapı kurduğu dil ritmi ve ses düzeniyle, anlamlı suskunluklarıyla yapar bunu.
Hikâye boyunca birikip çoğalan seslerin akıntısı yazarın sesiyle sonlanır: “Onu getirmek için itiraf gerek, dedi, onu getirmek için sökülen ağaçları tek tek dikmek gerek, köy yeşillenmeli, herkesleri hemencecik ikna etmek öyle kolay mı, hem bakalım, bakalım Abbas geri dönmek ister mi…”(s.18)
Öykünün açılışında Abbas’ı ilk kez gördüğümüzde “gülmek onda babadan kalma lekeydi” demişti yazar. Babasının mirasını bedeninde taşıyan Abbas için annesi kaygılanmaktadır, tehlikelerle dolu Kara Orman’a bile gitmeyi göze alır. Annesi, “babasından sonra onu da kaybedemem,” der. Abbas’ın bir önceki kuşaktan devraldığı miras sadece gülüş değil yazgıdır. Egemenin baskısı altında kalan, çıkışsızlığa sürüklenen, her kuşakta kendini yeni çıkmazlarla yaratan yoksulluk.
Abbas’ın toplumsal konumu yalnızca yoksullukla açıklanamaz. Abbas, köyün bastırdığı geçmişin taşıyıcısıdır. İdris’in “Ben ecelimle ölmedim” demesi, resmi anlatının dışında kalan bir karşı-hafızanın ortaya çıkışıdır. Bu noktada Abbas hafızanın maddi emekçisidir. Abbas’ın mezarcılığı ölümle kurulan mesleki bir ilişki değil, toplumun gömdüğü hakikate zorunlu yakınlığıdır. Köyün sustuğu yerde ölüler ona konuşur. Tarih sesini kendisini taşıyabilecek en dışlanmış bedende bulur.
Sesin biçimden biçime girmesiyle örülen bu alegorik öykünün gerilim hattı anlatılan olaylardan çok anlatıcının sürekli geri çekildiği yerlerde doğar. Suskunluğunda. Okurun görevi Abbas’ın babasına ne olduğunu, İdris’i kimin vurduğunu ya da tarihsel arka planı hayal ederek tamamlamak değildir. Okur, bilginin neden kesintili olduğunu ve karakterlerin neden kendi tarihlerine bütünüyle erişemediğini deneyimler. Dolayısıyla eksilti, okura boşluk doldurma görevi vermez; onu boşluğun neden var olduğu sorusuyla karşı karşıya bırakır.
Altın Çakal’ın yaptığı şey, hikâyeyi eksiltmek değil, dünyanın görünüşünü değiştirmektir. Aynı estetik hamleyi modern resimde de görmek mümkündür.**