Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Fadime Uslu

Fadime Uslu

Orhan Kemal’in ilk öyküsü

Orhan Kemal’in başarısı yoksulluğu gösteriye dönüştürmemesidir. Çünkü Orhan Kemal’in ilgisini çeken sefalet değil, sefaletin insan üzerinde bıraktığı izdir.

Yayın Tarihi: 15.06.2026 , 08:23 Güncelleme Tarihi: 15.06.2026 , 08:28

Orhan Kemal’in ilk öyküsü Balık, 1940’da Yeni Edebiyat gazetesinde yayımlanmıştır. Yazar bu öyküyü daha sonra Baba Evi romanının bir bölümüne almıştır. Aradan geçen on yıllara rağmen metni bugün de canlı kılan, yoksulluğu iki çocuğun konuşmasına yerleştirme biçimidir. Orhan Kemal, henüz ilk öyküsünde, bütün edebiyatını belirleyecek tercihi yapar: Açıklayarak anlatmak yerine toplumu konuşturur.

Bu tercih tesadüf değildir: Öykünün yazıldığı dönem, savaşın gölgesinin gündelik hayatın üzerine düştüğü, işsizliğin, geçim sıkıntısının yaygınlaştığı yıllardır. Orhan Kemal, bu dünyanın içinden konuşur. Balık yayımlandığında Bursa Cezaevi’ndedir. Nâzım Hikmet’le aynı koğuşu paylaşmaktadır. Orhan Kemal de Nâzım Hikmet gibi toplumsal gerçekliği karakterlerin sesleriyle kurar.

Öykü, geçim sıkıntısı yaşayan iflas etmiş esnaf bir ailenin çocuğuyla, hasta annesine bakmaya çalışan Virjin’in karşılaşmasıyla şekillenir.

“Birden ismimle çağrıldım; döndüm, Virjin. Hasta annesiyle, bizim evin arkasındaki tenekelerden birinde oturan Ermeni kızı. Çıplak ayaklarıyla keskin kayaların üzerinden koşarak yanıma geldi. İncecik entarisi kirliydi, saçları darmadağın…”

Sahne, bu sözlerle kurulur.

Gün boyunca deniz kenarında balık tutmak için bekleyen bu iki çocuk konuşmaya başlar. Konuşma ilerledikçe sadece iki çocuğun hikâyesini değil, derin yoksulluğun boyutlarını da duyarız. 

Orhan Kemal’in diyaloglarında dikkati çeken ilk nüve sesin tonudur. Hasta annesinden söz ederken Virjin’in sesi yükselmez. Yakınma ya da isyan yoktur sözünde.

“‘Annem çok hasta…’ diye mırıldandı.”
“Nesi var?”
“Göğsü tutuyor, kan tükürüyor.”
“Hastaneye niye yatırmıyorsunuz?”
“Bizim paramız yok ki…”

Bu konuşmada yoksulluk hayatın doğal akışı içinde dile gelir. Virjin’in sesindeki sakinlik, söylenenlerin ağırlığını daha da arttırır. Çünkü çocuk, yaşadığı koşulları olağan kabul etmektedir. Diyalog ilerledikçe ritim değişir. Sorular kısalır. Yanıtlar daha da kısadır.

“Akrabalarınız?”
“Hiç kimsemiz yok… Amcamlar var ama… Amerika’da…”
“Eee?”
“Bizi unuttular…”
“Neden?”
“Zengin oldular…”

Öykünün belki de en güçlü toplum çözümlemesi bu birkaç cümlededir. Virjin’in “Bizi unuttular” sözü bir kırgınlığı dile getirir. Ardından gelen “Zengin oldular” ise açıklama değil, hüküm gibidir. Çocuk dünyasının içinden kurulmuş bir sınıf analizidir bu. Öfkeyle değil, sakin bir kabullenişle söylenir. Diyalogun tınısını belirleyen de bu kabulleniştir. 
Anlatıcı çocuğun yanıtı konuşmayı yeni bir düzleme taşır:

“Bizim de zengin hısımlarımız var memlekette…”

Bir anda iki ayrı hikâyenin aslında aynı hikâye olduğunu açıklar yazar. Virjin’in Amerika’daki amcalarıyla anlatıcının memleketteki hısımları birbirine dönüşür.

Orhan Kemal zenginleri hikâyeye dâhil etmez. Varsıl akrabaları görmeyiz ama onların bıraktığı boşluğu hissederiz. Hikâyede görünür olan zenginlik değil, zenginliğin geride bıraktığı yoksulluktur.

Öykünün en sert kırılma noktası ise Virjin’in geleceğinden söz ettiği bölümdür:

“Annem üç sene daha ölmese, ah…”
“Nolacak?”
“On dört yaşında olurdum.”

Sesin tınısı bu noktada değişir. Virjin’in gözleri parlar. İlk kez umut belirir. Ama bu umut okur için değildir. Birkaç cümle sonra Virjin’in ablası Şinorik’in nasıl “para kazandığını” öğreniriz. Diyalog boyunca söylenmeyen şey giderek belirginleşir. Tam da bu noktada Orhan Kemal konuşmayı keser. Kalemini bir kamera gibi kullanır ve yönünü anlatıcının baktığı yere çevirir.

“Virjin’in kirli bacakları kalın ve bembeyazdı,” der anlatıcı.

İki kısa anlatıcı müdahalesi, diyalogun bıraktığı boşluğu doldurur. Çocuğun geleceğine ilişkin söylenmeyen gerçeği gözler önüne serer. Böylece diyalog sadece karakterleri değil, onları kuşatan toplumsal düzeni de açığa çıkarır.

Öykünün son bölümünde seslerin yönü yeniden değişir. Virjin, anlatıcıdan yardım istemektedir. 

“Annem üç gündür aç, hiçbir şey yemedi… Şu balığı versen de ızgarasını yapıp yedirsem…”

Anlatıcının yanıtı iki kelimedir:
“Derhal uzattım.”

Gün boyu yakalamayı beklediği o tek balığı Virjin’e tereddütsüz verir. Ardından babanın sesini aktarır yazar. 
“Evde gaz yok, ekmek yok, şeker yok.”

Öykü boyunca ilk kez yüksek sesli bir konuşma sahnelenir. Virjin’in sessizliği, anlatıcı çocuğun paylaşımı ve babanın öfkesi yoksulluğun farklı yankılarıdır. Orhan Kemal hiçbirini yargılamaz. Her sesi kendi haklılığı içinde duyurur.

Orhan Kemal’in ilk öyküsü Balık, diyalog aracılığıyla kurulmuş bir toplum haritasıdır. Kim olduklarını, dünyayı nasıl gördüklerini ve gelecekten ne beklediklerini karakterlerin konuşmalarından öğreniriz.

Orhan Kemal’in başarısı yoksulluğu gösteriye dönüştürmemesidir. Virjin’in açlığını, annesinin hastalığını, çocuk yaşta bedenini satma ihtimalini ya da anlatıcının eve eli boş dönme korkusunu okurun merhametini harekete geçirmek için kullanmaz yazar. Çünkü Orhan Kemal’in ilgisini çeken sefalet değil, sefaletin insan üzerinde bıraktığı izdir.

Balık öyküsünü okurken hemen aklımıza Neş’e Erdok’un resimlerinin gelmesi belki de bu yüzdendir…

İki sanatçının arasındaki temel yakınlık karakterlerine karşı bakışta ortaya çıkar. Orhan Kemal sesi korur, Neş’e Erdok bakışı.

Virjin’in “Bizi unuttular” cümlesi neyse, Erdok’un resimlerindeki yüzler de odur. Sessiz ama suskun değil. Yaralı ama mağduriyet gösterisinin parçası değil. Her iki sanatçının karakterleri varlıklarıyla konuşurlar.

Orhan Kemal, öyküsündeki temel etkiyi elindeki tek balığı kendisi kadar aç ama kendisinden muhtaç birine vermesiyle tamamlar. Ahlaki bir tavırdır bu. Neş’e Erdok resimlerinde gördüğümüz, bütün yoksulluklara rağmen ayakta kalmayı sürdüren insan yüzüdür. Figürlerinin yorgun yüzlerine, büyümüş ellerine, bekleyen bedenlerine bakarken direncin nasıl korunduğunu görürüz.

İki sanatçı da dikkatimizi eksikliğe değil, eksikliğe rağmen korunan şeye yöneltir: İnsanlığın kalbine.

Orhan Kemal, Baba Evi, Varlık Yay. 1949, s.42-47

Fadime Uslu 'ın Son Yazıları