Erhan Nalçacı
Devletleştirme güzeldir
Yayın Tarihi: 15.05.2026 , 22:28 Güncelleme Tarihi: 16.05.2026 , 08:33
Elli yıla yakındır, topluma ait malların yağmasına dayalı sermaye birikimi model alındığından beri yani, defalarca “Özel güzeldir” lafına maruz kaldık. Adeta beynimiz yıkandı.
1990’larda toplum bu ideolojik müdahaleye hazırlanmıştı. Devlet hizmetleri niteliksiz bulunuyor, devletin verimsiz olduğu söylemi halkın kafasında ortaklaşılan bir algıya dönüşüyordu.
Örneğin, sağlıkta piyasaya karşı mücadele eden meslek örgütleri “Eşit, parasız, nitelikli sağlık hizmeti” talep ediyorlardı. Buradaki “nitelikli” bilinçaltına işlemiş devlet hizmetlerinin “niteliksizliğine” bir vurguydu.
Bu haksız algıyı güçlendirecek şekilde sermaye sınıfı bütçeyi kendi çıkarları için kullandıkça devletin sağlık, eğitim, kültür gibi alanlar için ayırdığı pay azalıyor, bu alanlar sermayenin ticaret ve ihale yoluyla sektörlerine dönüştürülüyordu. Sanayi, enerji, madencilik gibi alanlarda ise “verimsizliğin” aslında yaratılan bir yanılsama olduğu sonradan anlaşılacaktı.
Ancak özellikle son 20 yılda devlet aracılığıyla topluma ait olan her şey sermayeye devredilince ve devlete ait neredeyse hiçbir şey kalmayınca başımıza ne geldiği çok net bir şekilde ortaya çıktı.
Başımıza gelen basit bir nitelik veya verimlilik sorunu değildi. Özel sektör tarafından sunulan hizmetlerin hiç de nitelikli olmadığı, işin içine para kazanma motivasyonu girince yenidoğanların hileli şekilde yoğun bakımlara sevk edilmesi skandalına kadar ulaşıldığı net bir şekilde görüldü.
Ancak özelleştirmelerin daha derin sorunlara yol açtığını dehşet içinde fark ettik.
Örneğin, 1960’ların planlama döneminde devlete ait fabrikalarda işçilerin şöyle ya da böyle sendikaları bulunuyordu. Emeğin örgütlü gücü önemli bir baskı aracıydı. Gerektiğinde Ankara’da 50 binden fazla emekçi bir talep doğrultusunda toplanıp meydanları ve sokakları tutabiliyordu.
Özelleştirme-yağmalama furyası ile adeta sendika kurmak ve sendikaya örgütlenmek yasaklandı. Yasada belki böyle bir madde yok ama sermaye sınıfı limon suyuyla Anayasa’ya örgütlenenin işten atılacağını yazdı.
Emekçilerin hem işyerlerindeki hem alanlardaki eylem gücünün kısıtlanması emekçi halkın yönetime katılım yollarının başlıcasını ortadan kaldırdı.
Böyle bir toplumsal mekanizmanın sönümlenmesi sadece yüksek sömürü oranını, çalışma saatlerinin dayanılmaz şekilde uzamasını, işyerlerinde adaletsizliği ve emekçilerin her vesile ile aşağılanmasını getirmedi, çok daha ağır bir sonucu oldu. Emekçi halk yönetime katılarak ülkenin geleceği hakkında irade göstermek için gerekli bütün araçlarını kaybetti. Kâğıt üzerinde de olsa seçme ve seçilme hakkı elinden alındı. Sandık ve Meclis önemsizleşti. Emekçi halka katılım için gösterilen tek yol CİMER’e şikâyet ve okul, hastane basıp sağlıkçı-öğretmen dövmek olarak gösterildi.
Gelinen nokta burjuva diktatörlüğü rejiminden başka bir şey değildi. Başka bir deyişle Cumhuriyet ortadan kaldırılmıştı.
Ayrıca planlama da aslında halkın yönetime katılma ve ülkenin geleceğine yön verme biçimiydi. Bütün mülklerin sermayeye ait olduğu bir toplumda planlama imkânı da hayal oldu.
Belki insanların bir kısmı bir lokma ekmek kursaklarına giriyorsa getirdiği bütün aşağılamaya rağmen rejimin ne olduğuna aldırmayabilir.
Ama bu iş burada kalmaz, daha kötüsü, daha berbatı gelir.
Devletçi veya devletin ağırlık taşıdığı dönemde de bu ülkenin kendi savunma sanayisine sahip olması gerektiğini savunduk hep. Türkiye’nin NATO’ya girmesi ile devlete ait savunma sanayisinin nasıl çökertildiğine tanıklık ettik.
Şimdi Türkiye sermayesi silah üretme gücüyle övünüyor. Bir yandan böyle bir sanayi kapasitesine sahip olmanın avantajlarını değerlendiriyoruz. Ancak şu soru kritik hale geliyor: Silah sanayisi kimin elinde?
Şu örneğe bakın:
SİHA üreten fabrikaların sahibi Selçuk Bayraktar yeni bir askeri taarruz düzenini açıkladı geçenlerde. 2000 SİHA ile başka bir ülkeye yapılan bir saldırıdan bahsediyor. Önde 1000 tane sivrisinek, arkada 1000 tane kamikaze SİHA.
Genelkurmay Başkanı’ndan değil, SİHA yapan ve devlete satan bir patrondan bahsediyoruz.
Dikkat edin, savunma gitmiş, saldırı gelmiş yerine.
Patronların savaş düzenini belirlediği ve denetleyici hiçbir güç olmadan karar verebildiği bir ülkenin ve halkının başına her şey gelir.
Her süreç karşıtını da inşa eder.
İşte şimdi zaman “Devletleştirme güzeldir” demek için çok uygun.
Çünkü başka türlü emekçi halkın bu ülkenin geleceği için iradesini ortaya koyması, olağanüstü aşağılanmasının sonlanması, halkın refahını ve mutluluğunu amaç edinen bir planlamanın yapılabilmesi ve ülkenin savaş felaketinden korunması mümkün olmayacak.
7 Haziran’da Cumhuriyetçiler Kurultayı Ankara’da toplanıyor.
Bir yıl boyunca bir emekçi cumhuriyetinde yaşamın nasıl olacağı ve geleceğin nasıl planlanacağı üzerine programlar hazırlandı. 7 Haziran’da Ankara’da toplanacak delegeler eğitimden sağlığa, emeğin durumundan sanata, sanayiden enerjiye kadar program taslaklarını değerlendirecekler.
Programların yazımına uzmanların yanı sıra emekçiler doğrudan katıldılar. Örneğin nasıl bir sağlık ve eğitim program taslaklarının hazırlanmasına yüzden fazla eğitim ve sağlık emekçisi katkı yaptı.
Süreç aslında halkımızın bu ülkede farklı bir yaşam olabileceğine ilişkin inancını pekiştirmeyi ve ufkunu genişletmeyi amaçlıyor. Programlar tekrar tekrar halkımıza sunulacak, önerileri alınacak, yaygın bir tartışma yürütülecek.
Çünkü bir emekçi cumhuriyetinin nasıl kurulacağını tartışıyoruz.
Cumhuriyetin devleti bütün emekçi halka ait olacak.
Şimdi karşı-devrime karşı devrimi, karşı slogana karşı bizim sloganımızı yükseltme zamanı değil mi?
Devletleştirme güzeldir.