Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Çağdaş Gökbel

Çağdaş Gökbel

Yeni sömürgeciliğin temsilcileri: Jeffrey Epstein, Donald Trump ve Tony Blair

Bu sapıklar ordusunun saflığına ve masumluğuna güvenip güvenmemek size kalmış. Tony Blair’in savaş suçlusu olduğu gerçeği ortada dururken, Jeffrey Epstein ile tesadüfi bir ısrar sonucu tanıştığına inanmak insanın hiç içinden gelmiyor. Şimdi bu Tony Blair, Gazze’deki "uluslararası geçiş otoritesinin" başına geçecekmiş gibi görünüyor.

Yayın Tarihi: 13.10.2025 , 23:30 Güncelleme Tarihi: 14.10.2025 , 00:05

Geçmişten kaynaklanan hüzün ile geleceğe yönelik umutsuzluk, bunların ortak duygularıdır. Modernizmin antik çağa en çok ve en içten yaklaştığı nokta, bu çöküş atmosferidir” (Benjamin, 2018:176).

Dünya halkları üçüncü paylaşım savaşının arifesinde büyük bir kolonizasyon tehlikesi ile karşı karşıya. Tüm gözler Ortadoğu’ya çevrilmişken, Latin Amerika’da büyük bir saldırı dalgası başlamış durumda. Panama kanalı üzerinde yapılan bilek güreşinde ABD, Çin’e karşı kazançlı çıkmış gibi görünüyor. Panama halkının kabusu olan ABD işgali ve askeri operasyon ihtimalleri, yoksul kitlelerin başının üzerinde adeta bir kılıç gibi sallanmaya devam ediyor. Venezuela’nın nadir ve klasik olarak bilinen kaynakları (petrol), faşist Trump ve kabinesinin iştahını kabartıyor. Bu yüzden Venezuela’nın Nobel Barış ödülüne layık görülen muhalif lideri María Corina Machado, Trump’ın oğluna ülkesindeki doğal kaynakları dilediğince sömürebileceğini söyleyerek, ABD’yi tavlamaya çalışıyor.1 İnsanlık tarihi boyunca pek çok alçaklık biçimine tanıklık etti; ancak bir ülkenin muhalefet lideri diye kendisini tanıtan canavar bir kadının "ülkemi işgal et, iktidarı bana ver ve her şey senin olsun" dediğine canlı yayında tanıklık eder olduk. O, ne ki? Canlı yayınlarda Gazze halkının soykırıma uğradığı anları izlemeye zorlandık. Şöyle hayal edin, Nazilerin insanları gaz odalarına sokarken tüm yüksek teknolojili iletişim silahlarıyla bunu canlı yayınladığını gözünüzün önüne getirin. Evet, IŞİD Irak ve Suriye’deki infazlarında tam olarak bunu yaptı. Sonunda diktatör Esad gitti ve Suriye’nin kolonileştirilmesi süreci sona erdi. Peki, tüm bu vahşete destek veren Türkiye’nin sonu ne olacak? Tüm komşularımız bir bir kolonileştirilirken, Gazze halkı soykırıma uğrarken, bize ne olacak? Bu soruyu hiç düşünen var mı? Yoksa herkesin işi bitirildikten sonra bizim de ülkemizi yönetmesi için sömürge valisi olarak George W. Bush’u mu gönderecekler?

Filistin halkına kimi layık gördüler? Irak kasabı Tony Blair’i. Peki, Blair kim? 6 Mayıs 1953'te Edinburgh, İskoçya'da doğdu. Hukuk eğitimi aldıktan sonra baro avukatı oldu. Siyasi kariyeri 1975 yılında İşçi Partisi’ne üye olmasıyla birlikte başladı. Partide değişimin ve yeniliğin öncü ismi oldu. Her yeniliğe, moda olan her şeye ayran budalası gibi atlayan ve eskinin artık demode olduğunu iddia ederek, "gençler bu işleri tutmuyor artık yaaaa" diyen solcularımıza çok büyük dersler var burada. “Yeni İşçi Partisi” (New Labour) hareketinin önderliğini yapan Tony Blair, gelecekte bu yeniliğin bedelini İngiliz yoksul gençlerini Irak savaşına göndererek tahsil edecekti. Ne mutlu, modayı takip edenlere ve geri kalmayanlara! 1994 yılında partinin başına geçen Blair, 1997 yılında büyüleyici bir seçim zaferiyle 43 yaşında İngiltere’nin seçilen en genç başbakanı oldu. Yaşlılar oligarşisi kırılmış, gençler ve kadınlar zafer kazanmıştı. Kim demiş sadece muhafazakarlar salaktırlar diye, görünen o ki solcuların da liberalizm zehriyle akılları dumura uğratılmıştır. Kadın, LGBTİ ve çocuk hakları derken başbakan Tony Blair’in biriyle buluştuğu ortaya çıktı. Kimle? Küçük kız çocuklarını milyarderlere ve dünyayı yöneten siyasilere pazarlayan Jeffrey Epstein ile.2 Uzun süredir ortalarda dolaşan bu dedikodu sonunda BBC tarafından da tasdik ediliyordu. Rezilliklerin, kirlenmenin saklanacak bir yanı kalmamıştı. York dükünün ve eski ABD başkanı Bill Clinton’ın yakın arkadaşı olan birini Tony Blair’in reddetmesi elbette mümkün görünmemekte. Görüşme iddiaya göre, uzun boylu bir görüşme değildir ve yarım saatten az sürdüğü kaynaklar tarafından ifade edilmektedir. Bu sapıklar ordusunun saflığına ve masumluğuna güvenip güvenmemek size kalmış. Tony Blair’in savaş suçlusu olduğu gerçeği ortada dururken, Jeffrey Epstein ile tesadüfi bir ısrar sonucu tanıştığına inanmak insanın hiç içinden gelmiyor.

Şimdi bu Tony Blair, Gazze’deki "uluslararası geçiş otoritesinin" başına geçecekmiş gibi görünüyor. Bu kadar havalı ve uzun bir adlandırmaya gerek yok. Blair, açıkça ABD’nin ve onun bölgedeki vekil güçlerinin sömürge valisi olacak. Burada önemli ve sembolik bir tercih var. Amerikalılar, kendi içlerinden birini atamak yerine İngilizlere jest yapıyor ve ortaklıklarını bir kez daha tescilliyorlar. Trump’ın, İngiltere kralının şaşalı seremonisindeki halleri de buna işaret ediyordu. Yeni kolonizasyon çağının biri deneyimli ve eski imparatorluğu, diğeri onun büyük ağabeyi halkların boyunlarına zincir vurmaya hazırlanıyor. Peki Blair, böylesi bir geçmişi olmasına rağmen nasıl soykırıma uğramış bir halkın acıları üzerine iktidar inşa etme cesareti gösterebiliyor?

New York Times’ın iddiasına göre Tony Blair, yaşananları kendi zedelenen imajını düzeltmek için bir fırsat olarak görüyor. Binlerce insanın kan, et ve kemik yığınına dönüşen cansız bedenleri üzerine inşa edilmesi planan bir imaj! George W. Bush, imaj tazeleme işlerine çoktan başlamıştı bile. Geçmişte kaleme aldığım ‘George Bush, artık savaş suçlusu değil’  başlıklı yazıda, Bush’un nasıl Winston Churchill belgeselinde ton ton bir dede kılığında yorumcu olduğunu hayretle izlediğimi not etmiştim. İşte Tony Blair’in de Gazze’de hedeflediği kişisel nihai amacı bu. 

Tony Blair, bu amaca ulaşmak için bir yıl öncesinden sıkı bir çalışmaya girmiş durumda. Geçen yıl Blair, imzasıyla çıkan bir kitap özellikle dikkat çekiyor. Kitabın adı: ‘On Leadership: Lessons for the 21st Century" (Liderlik Üzerine: 21. Yüzyıl İçin Dersler)’ Kitapta Tony Blair, geleceğin liderlerine kendi siyasi deneyimlerinden yola çıkarak tavsiyelerde bulunuyor. Sıkı çalışma, inovasyon, elbette yeni siyasi akımları (modayı) yakalama ve gençlerle sıkı ilişki bu tavsiyelerin başında yer alıyor. Blair, on yıllık başbakanlık deneyimini ve daha fazlasını bu kitapta anlatıyor. Elbette deneyimlerin içerisinde Iraklı yoksulların üzerinde uranyum bazlı silahların kullanılması ve zindanlarda Iraklılara yapılan işkenceler yer almıyor. Aşağıdaki fotoğraf o işkencelerin delili niteliğinde.

2005 yılında İngiliz askerlerinin Iraklı sivillere fiziksel şiddet uyguladığını, onları soyduğunu ve oral ve anal seks yapmaya zorladığını gösteren fotoğraflar ortaya çıktı.”3
Dünya yeniliklerin ve liberal doğruculuğun "sosyalizm" tonlu kılıfları altında yeni bir vahşet çağına girdi. Propagandanın taktiği ise hâlâ aynı. Yoksul halklar, yozlaşmış diktatörler tarafından esir alınmıştır ve büyük kurtarıcı tarafından özgürlüğüne kavuşturulmalıdır. Bugün hâlâ Venezuela cephesinde bu söylemi etkin bir biçimde kullanabiliyorlar. Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, normal şartlarda Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanması gereken Tony Blair, geleceğin liderlerine tavsiye niteliğinde kitap yazabiliyor. 

Son not kendisini siyaset sahnesinin büyük ustası ve stratejisti sanan çoktan liberalleşmiş ama Marksist-Leninist külyutmazcılıktan da taviz vermeyen büyük solcularımıza. Faşizm ve moda arasında girift bir ilişki olduğu açık. Moda ve popüler kültür müptelası solcularımızın buradan hareketle çıkacakları nokta Tony Blair’in çıktığı noktayla aynı olacaktır. Zaten teknik olarak İngiliz İşçi Partisi’nden herhangi bir farkı kalmayanların çıkacağı başka bir nokta da olamaz.

Öyleyse bu makaleyi solcularımızın çok sevdiği ama hakkıyla okumaktan imtina ettiği bir isimden, Walter Benjamin’den uzun bir alıntı yaparak noktalayalım. 

Mal denilen fetişe hangi dinsel tören kurallarıyla tapılacağını moda saptar. Grandville, modanın istemlerinin kapsamını, günlük kullanım eşyalarını ve evreni de içine alacak biçimde genişletir. Modayı en uç noktalarından izleyerek doğasını gün ışığına çıkarır. Moda, organik dünyayla çatışkı içerisindedir. Canlı beden ile anorganik dünya arasında bir tür pezevenklik yapar. Cesetlerin hakkını canlılarda gözetir. Anorganik dünyanın cinsel çekiciliğinin boyunduruğundaki fetişizm, modanın can damarıdır. Mal kültü, bu can damarını kendi hizmetine alır...

“Faşizm kendi içinde tutarlı olarak, politik yaşamın estetize edilmesini amaçlar. Faşizmin bir liderin kültüyle boyunduruk altına aldığı kitlelerin ırzına geçilmesiyle, yine faşizmin kült değerlerinin üretilmesi için yararlandığı bir aygıtın ırzına geçilmesi, birbiriyle örtüşmektedir. Politikanın estetize edilmesine yönelik bütün çabalar, tek bir noktada doruğuna varır. Bu nokta, savaştır. En büyük boyutlardaki kitle hareketlerini geleneksel mülkiyet ilişkilerini değiştirmeden koruyarak belli bir hedefe yöneltmeyi, yalnızca ve yalnızca savaş sağlayabilir... Marinetti’nin, Etiyopya’daki sömürge savaşına ilişkin manifestosunda şöyle denilmektedir: ‘Yirmi yedi yıldan bu yana biz fütüristler, savaşın estetiğe aykırı diye nitelendirilmesine karşı çıkmaktayız... Bu bağlamda yaptığımız saptamalar, şunlardır: ... Savaş güzeldir, çünkü gaz maskeleri, korkutucu megafonlar, alev makineleri ve tanklar aracılığıyla insanın, boyunduruk altına alınan makine üzerindeki egemenlğine gerekçe kazandırır. Savaş güzeldir, çünkü insan bedeninin o düşlenen konumunu, metalleştirilmesi konumunu kutsayarak gerçeğe dönüştürür. Savaş güzeldir, çünkü çiçekler açan bir çayırı mitralyözlerin ateşten orkideleriyle zenginleştirir. Savaş güzeldir, çünkü tüfek ateşini, top atışlarını, ateşin kesildiği anları, parfüm ve çürüme kokularını tek bir senfoni halinde birleştirir. Savaş güzeldir, çünkü büyük tanklarınki, geometrik uçak filolarınınki, yanan köylerden yükselen duman helezonlarınınki gibi yeni mimari biçimler ve daha pek çok şeyler yaratır... Ey fütürizmin şairleri, yazarları ve sanatçıları... bir savaş estetiğine ilişkin bu temel ilkeleri anımsayın; anımsayın ki, yeni bir şiir ve yeni plastik sanatlar uğruna harcadığınız çabalar yine sizin ışığınızla aydınlansın!’ Bu manifestonun ayrıcalığı, çok açık oluşudur”  (Benjamin, 2018: 77,78-95).4
 

Çağdaş Gökbel 'ın Son Yazıları