Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Çağdaş Gökbel

Çağdaş Gökbel

Amerika’nın Çöküşü II: The Beauty*

Önümüzde iki seçenek var, ya zehri damarlarımıza zerk etmelerine izin verecek ve güzel olduğunu sandığımız, kendimize ait olmayan bedenlerle öleceğiz ya da kaderimizi elimize alıp bu distopyaya bir son vereceğiz!

Yayın Tarihi: 20.04.2026 , 23:43 Güncelleme Tarihi: 21.04.2026 , 00:01

İnsanı, toplumu, mimariyi tek bir kalıbın içinde hapsetme ideali bir burjuva ütopyasıydı. İlk etkisini fütürizm akımında sezdiğimiz bir saldırıdan bahsediyoruz. Teknolojinin, metaların insanı kukla gibi oynattığı karanlık bir düş bu. Gücünü sanattan, bilimden ve akla hayale gelebilecek tüm toplumsal araçlardan alan bir delirme hali. Peki, burjuvalar neden delirmişlerdi? 1789’un hemen ardından ortaya çıkan Jakobenizm hayaleti, bayrağı işçi sınıfına ve sosyalizme devretmişti. Devrim kabuslarıyla kıvranan bir sınıfın nihai çözüm felsefesidir fütürizm. Filippo Tommaso Marinetti’nin manifestosu savaşı bu yüzden sanatsal bir etkinlik olarak yorumlar. Avrupa’da sanatçılar tehlikeli isimlerdir. Özellikle şairlerin politika üzerindeki etkisi hep gözlerden ırak tutulmuştur. Hitler’in fikir babalarından biri, daha doğrusu onu yaratan kişilerden biri Dietrich Eckart’tı. Ve elbette bir şairdi. İngiltere’yi soğuk savaşa ve sosyalizme karşı motive eden, hatta bunun ideolojik felsefi altyapısını hazırlayan kişi de bir şairdi. T. S. Eliot, zeka dolu mısralarıyla Avrupa entelektüel alemini sınıf savaşına ve sosyalizme karşı panzehirledi.

Sanatın işçi sınıfına karşı kullanılması, büyük bir başarı öyküsüdür ve bu öyküden gerekli dersleri çıkaramayanları yeni ve daha büyük bozgunlar beklemektedir. Üstün insan saplantısı, Avrupa’da bir altın oran hastalığına dönüştü. Zayıf kadınlar, kaslı ve sarışın erkekler. Aryan ırkının en nadide eserleri heykellerde, hatta Jacques Lacan’ı işin içine sokarsak, rüyalarda kendisine yer buldu. Faşizmin gündelik yaşamı işgali yeterli miydi? Asla! Rüyaları ele geçiremeyen iktidarlar asla gerçek anlamda bir otorite kuramamışlardır. Rüyada kurulamayan otorite, yakın gelecekte yıkılmaya mahkumdur. Mısırlı firavunların rahiplerine takıntılı bir şekilde rüya yorumculuğu yaptırıyor olmalarını hiçte yabana atmayın. Öyleyse kadınların rüyasına kaslı ve sarışın o üstün adamı sokmak şarttır. Başka türlü bir kadını kuluçka makinesi olmaya nasıl ikna edebilirsiniz? Bunu gerçekleştirebilmek güzellik ve estetik fetişini devreye almadan mümkün değil. Fütürizmin ve tüm bu çıldırma halinin izleri, kendisine daha bereketli bir yatak buldu Amerika. Amerikan toplumu estetize edilmiş, yani sanatsallaştırılmış ürünlerle terörize edildi. Freud’un teorileri toplum karşıtı bir çabaya koşularak, halkla ilişkiler adı altında ölümcül bir silaha dönüştürüldü. Markalarla estetize edilmiş büyük caddeler işgal edildi. Geçmişin kaslı aryan adamı, yerini büyük markaların neon ışıklarına ve logolarına bıraktı. Şimdi, rüyaları ele geçirme sırası, bireyi psikopat bir tüketici yurttaşa dönüştüren markalarındı. Toplumu bu derece zorlayan ve onu delirmiş bir kitle yığınına çeviren şey burjuvanın çarpık rüyaları ve idealleriydi. İşte Amerika’nın çöküşü serisinde böylesi bir kıyamet durağında beklerken, gelen ölümsüzlük otobüsüne binmek zorundayız.

Yoksulların yaşadığı histeri, kitle iletişim araçlarıyla zenginlerin rüyasını görmeye zorlanmalarıdır. Toplumu kökünden dinamitleyen ve bir önceki yazıda bahsettiğimiz şiddet patlamalarına neden olan şeylerden biri de bu zorlamadır. Yoksullar asla erişemeyecekleri tutkuların rüyalarına yatırılırlar. Bunun bir kriz yaratmaması mümkün değildir. Peki, bu durumda herkesin sorduğu soru şudur: Yoksul bir çocuğun eline silahı alıp sağı solu taramasını böyle açıklıyorsun ama zengin çocukları da aynı çıldırmışlığı yaşıyor. Bunu nasıl açıklıyorsun? Zenginler bu hastalıklı düşüncelerin kaynağıdır. Bu yüzden onların yabancılaşma hızları ve toplum karşıtı bir pozisyona sürüklenmeleri, dolaylı yoldan rüya görmeye zorlanan kurbanlardan daha hızlıdır. Zenginler yüzyıllardır aynı rüyayı görmekte, ölümsüzlüğün ve sonsuz güzelliğin iksirini bulabilmek.

Amerika denince akla sinemada korku kültürü gelir. Amerikan korku sineması, çok geniş bir yelpazeye ve büyük bir derinliğe sahiptir. The Beauty (güzellik), dizisi bu türün son örneklerinden biri. Günümüz Amerikan toplumunun ideallerini yansıtan bir dizi olduğu için büyük ipuçları taşıyor. Dizinin yaratıcısı Ryan Murphy, eleştirinin sert üslubunu kullanmaktan çekinmiyor; kadın ve erkeklerin sürüklendikleri trajediye ayna tutuyor. Şöyle düşünün, bir iksir bulunuyor ve bunu damarlarınıza enjekte ettiğinizde eski bedeninizden sıyrılıyor ve yeni mükemmel bedeninize kavuşuyorsunuz. Bugün, saplantılı olduğunuz o üstün insan bedenine ulaşmak için spor salonlarına, plastik cerrahlara ve güzellik merkezlerine gidiyorsunuz. İşte tek bir enjeksiyonla tüm bu masraftan kurtulduğunuzu hayal edin. Bu mucize, insanın doğayla savaşının son perdesidir. İnsan yaşlanmayı, yani ölümü yenmiştir. Şimdilik ölümü fotoğraflara eklediğimiz filtrelerle ve instagrama koyduğumuz beş para etmez fotoğraflarla yeniyoruz.

Her şey o kadar güzeldir ki, kim istemez dünyanın en yakışıklı erkeği ve en güzel kadını olmayı. Elbette doğa bu inatlaşmaya karşı kendi direnişini sergilemekte gecikmemektedir. Yeni bedenine kavuşan insanın ömrü, yalnızca bir senedir. Gerekli güçlendiricileri almayan insanın kanı fokurdamaya başlar ve aniden toplum içinde üzerine bomba bağlamış bir canlı bomba gibi paramparça olur. Buradaki metafor oldukça isabetlidir. Güzellik için türlü ameliyatlara yatan zavallı insanın hali bir intihar bombacısına benzetilmektedir. Muphy, Amerikan toplumunun yarattığı küresel güzellik histerisini imha etmektedir. Burjuvazinin çarpık düşleri hepimizi zehirlemekte ve bizi biyolojik bir canlı olma meselesine bile yabancılaştırmaktadır. Dizinin en çarpıcı sahnesi, lise çağına giden kız çocuklarının bu güzellik iksirine duyduğu açlıktır. Nasıl bir çıldırmışlıktır ki bu 16 ya da 17 yaşında zaten doğal güzelliklerini yavaş yavaş üzerlerinde taşıyacak olan kız çocukları, aynaya baktıklarında kendilerini yetersiz görmektedir. Tıp denen illetin, piyasaya peşkeş çekilmesiyle Hipokratın kendisinin dahi satılık bir metaya dönüştüğü bir ortamda aynaya bakan zavallı iki ayaklı kendisinde mutlaka bir kusur bulmaktadır. Elbette yüce varlık burada da devreye girmektedir. Genç yaşında bu histeriye kapılan ve dolaylı yoldan güzelliğe ulaşmaya çalışan genç bir kızı bir et yığınına ve bir hilkat garibesine dönüştürür. Burjuvazinin çarpık rüyaları, insanlık için hep aynı noktaya çıkmaktadır. Kimsenin aklının ve hayalinin alamayacağı dehşetli bir kabusa.

İnsan bu kabustan uyanmak istese bile uyanamamaktadır. Çünkü artık ameliyat masasına yatmış, burnunu yontturmuş ya da memelerine silikonu taktırmıştır.

Tinder’ı uzmanlık düzeyinde kullananan bazı erkeklerin uygulamaya dair şikayetleri vardır. Üye olan kadınların neredeyse çoğu birbirine benzemektedir. Fotoğraflar çekilirken kullanılan filtre uygulamaları hatta estetik uzmanlarının yarattığı mucize insanı fiziksel açıdan bir sterotip haline getirmiştir. Rüyaları ele geçirilmiş insanların, kendilerine ait rüyaları olmaz. Kendilerine ait düşleri olmayanların kalpleri ise bir başkası için çarpmaz. Onların kalpleri sadece kendi kaşınmış ya da uyandırılmış narsizm canavarları için atar. Amerikan toplumu ölüyor, Amerikan toplumunun bilim insanı çıkarma ihtimali düşüyor. Dünyadan transfer edilen beyinler kuruyor, çünkü adına Amerikan kültürü denen bu çıldırmışlık halini tüm insanlık yaşıyor. Teknoloji tekelleri ve kitlesel iletişim çılgınlığı sayesinde tüm dünya birer küçük Amerika’ya dönüşüyor. Aynanın karşısında kendi suretiyle uğraşan insanın bir hastalığa, toplumsal bir krize çözüm üretmesi imkansız. Tarihte ilk kez insan zekası geriliyor. Kola içen, hamburger yiyen, takma kirpik, tırnak, takma kıç takanların ruhsal bir fırtınanın yüce idealleri ve hayalleri artık elinden alınmıştır.

Hadi bu yazıyı okurken başımızı çevirelim ve bir anlığına yüzyüze gelelim. Her film, her senaryo ve her kitap bize bir distopya anlatıyor. Oysa itiraf edelim ki zaten bizler bir distopyanın içinde yaşıyoruz. Bize ait olmayan tutkuların peşinden koşmaya tutsak ediliyoruz. Birbirimizin gözlerine, vicdanına ve kalbine tutsak olmak yerine, acımasızlığa ve bencilliğe tutsak oluyoruz. Yaşlılığı, alında beliren derin çizgileri bilgece kucaklayan insanlığa ne oldu? Şimdi, birbirimize bir söz verelim ve çökmekte olan bir toplumun rüyasına dalmaktan vazgeçelim. Amerika çöküyor ve peşinden tüm insanlığı sürüklüyor.

Önümüzde iki seçenek var, ya zehri damarlarımıza zerk etmelerine izin verecek ve güzel olduğunu sandığımız, kendimize ait olmayan bedenlerle öleceğiz ya da kaderimizi elimize alıp bu distopyaya bir son vereceğiz!


*Özel isimlerin Türkçe karşılığı bazen aynı karşılığı ve etkiyi vermemekte. Aynı şekilde bazen tam tersi bir şekilde İngilizce kelimeler bazen Türkçe’nin anlam dünyasını karşılamakta yetersiz kalmaktadır. Bu yüzden ‘güzellik’ diye bir başlık atmayı uygun bulmuyor ve orijinal ada sadık kalıyorum (Y.N.).
 

Çağdaş Gökbel 'ın Son Yazıları