Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Çağdaş Gökbel

Çağdaş Gökbel

Kasırganın ardından: İrlanda Elçiliği ve zorbaların alacakaranlığı

Birbirimize sıkıca sarılacak ve toplumlarımızın umutsuz insanlarına birlikte umut olacağız. Zamanı gelip bu yazıyı okuduğunda kendini çok şanslı bir çocuk olarak kabul edeceksin oğlum. Şunu asla unutma! Anneni seveceğiz, hatıralarına sahip çıkacağız ve onun kalbinde taşıdığı yüce adalet duygusuyla, onunla gurur duyacağız. Bu notlar bir başlangıç oğlum.

Yayın Tarihi: 23.06.2026 , 23:40 Güncelleme Tarihi: 24.06.2026 , 00:01

“Ne mutlu ruhça yoksul olanlara! Göklerin Egemenliği onlarındır. 

Ne mutlu yaslı olanlara! Onlar teselli edilecekler. 

Ne mutlu yumuşak huylu olanlara! Onlar yeryüzünü miras alacaklar. 

Ne mutlu doğruluğa acıkıp susayanlara! Onlar doyurulacaklar. 

Ne mutlu merhametli olanlara! Onlar merhamet bulacaklar. 

Ne mutlu yüreği temiz olanlara! Onlar Tanrı'yı görecekler. 

Ne mutlu barışı sağlayanlara! Onlara Tanrı oğulları denecek. 

Ne mutlu doğruluk uğruna zulüm görenlere! Göklerin Egemenliği onlarındır.”  

(Matta 5:3-10) 

Evladım Larkin Ulaş, sana bu adı adalete, sevgiye, özgürlüğe ve eşitliğe inanan annen verdi. Babana kalsa yine hayallerinin ve düşlerinin peşindeydi. Senin için seçtiği isimler Binbir Gece Masalları'ndan çıkmış gibiydi. Baban hayallerinin, düşlerinin ve maceralarının esiri bir adamdı. Bir şairden, yazardan ve düşünürden beklenebilecek her şey ondaydı. Annen evimizin güç odağıydı; baban ne kadar hayalciyse, annen o kadar gerçekçiydi. Bu, bir evin idaresi için elzemdir oğlum; evimizin ahengini, ayakta durmasını ve idare edilmesini sağlayan denge buydu. Uzun süredir ahengimiz kaybolmuştur oğlum... Kasırganın vurduğu evimizi, dağılan yuvamızı insanüstü bir çabayla yeniden ayağa kaldırdık oğlum. Duygularının, rüyalarının esiri olan baban, teslim olmadı İrlanda’nın karanlık gökyüzüne, karanlık okyanuslarına ve karanlık geçmişine. Güneş doğdu senin için; duvarlar boyandı, yataklar kuruldu, çarşaflar yıkandı, kasırgadan zarar görmüş evimiz dip köşe temizlendi; hepsi senin için oğlum... 

Babanın tüm keskin uçları törpülendi, annenden üzerime yığılan tüm sorumluluklar beni başka bir adam yaptı. “Ben hâlâ aynı benim” dersem sana, inanma oğlum; çok değiştim ve değiştikçe bilgeleştim. Teyzelerin bir melek gibi sardılar küçük bedenini; acılar ve ateşler içinde kıvranan babanın yaralarını sarması için sana sonsuz bir sevgi bahşettiler. Bize ihtiyacını duyduğumuz o kritik zamanı verdiler. Bu ilk ve son uzun ayrılığımızda yine kadınların bilgece rehberliğine bıraktık kendimizi oğlum. Biz erkeklerin dünyasını onlardan ayıran toplumdur; emeğimizi satmak zorunda oluşumuz ve acımasız bir yaşam kavgasına hapsedilmemizdir. Bunca kitaba, bunca mücadeleye, aşka ve sevgiye rağmen yaşadığımız fırtına sonrasında ancak bir kadının hislerini anlayabiliyorum. Zira seni düşündüğümde, zihnimde konuşmaya başlayan ses bir annenin sesidir; onun kaygıları ve özlemleridir. Zihnimdeki o anne, beni acımasızca yargılamış ve cezalandırmıştır. Bu kısacık toparlanma anını dahi kabul edilemez bulmuştur. Aklın sesi biraz olsun yardıma gelmese, anneliğe dair zihnime doluşan tüm bu seslerle ayakta duramazdım oğlum... 

Ne mutlu yaslı olanlara! Onlar teselli edilecekler! Teselli bulacak mıyım oğlum? Senin gülen yüzün, kocaman gözlerin... Onları düşündükçe nefes alıyor ve o teselliyi buluyorum. Annenin ve benim bu hayatta aldığımız en doğru kararsın. Şimdi, büyüdükçe tanıdığın bu adamın neden İncil'den alıntı yaptığını merak edeceksin. Avrupa’yı tanımak için Hristiyanlığı bilmek kaçınılmaz bir ödevdir. Bunu bir inanan olarak yapmak şart değildir. Özellikle İrlanda adasında yaşıyor isek Hristiyanlığı, onun muhtevasını iyi kavramak zorundayız. Bunu kavradıkça, insanların inandıklarını söyledikleri şeyin özüne dair hiçbir şey anlamadıkları gerçeğiyle yüzleşeceğiz. Nedir bu ikiliğin sebebi diyeceksin? Nedeni, kibirdir oğlum. Avrupalı kibri ve onların sömürgeci tarihleri, dünyayı doğulu toplumların kültürlerine sıkı sıkıya kapatmıştır. Dünyanın bir yarısını medeniyet ve insanlıkla özdeşleştirirken, dünyanın soykırımlara, işgallere ve acılara boğulan diğer yarısı dehümanize edilmiştir ve edilmektedir. Tıpkı Romalıların, kendileri dışındaki halkları "barbar" olarak nitelendirmesi gibi. İnsanlık, bu cehalet ve zorbalıkla yoluna devam edemez. Tolstoy’u bir kez bile okumamış beyaz Avrupalıların Hristiyanlığı anlama imkân ve kabiliyetleri yoktur. Silaha sarılanlar, kardeşlerini acımadan öldürenler, çocukları kılıçtan geçirenler, zalimliği seçen ve barışı katledenler lanetlidirler. Bu yüzden adım adım bir yol ayrımına yaklaşıyoruz. Tarih hükmünü verecek ve adına Avrupa denen, refahla şımartılmış, Asya’nın uzantısı olan bu eski kıta elbet yıkılacaktır. Koca bir insanlık tarihini reddeden, kendisini dev aynasında gören o cahil zorbalığın sonu yakındır. Zira artık sokaklarında aydınlık yüzler, fikirler, politikalar ve yüce idealler konuşulmamaktadır. Koskoca Doğu Roma’yı “Bizans” olarak adlandıran, Sultan Mehmed’i kendisinin ve uygarlığının bir parçası olarak görmekten uzak olan Avrupa aciz ve acınasıdır. Büyük şair William Shakespeare’in “Atinalı Timon” eserinde anlattığı gibi, Avrupa’nın tüm alametifarikası elindeki paranın dönüştürme gücünden gelmektedir. İrlanda ve İngiltere’de okumuş insanlar arasında bu eseri tanıyan ve bilen çok az insanla karşılaştım oğlum. Çöküşün ve yıkımın habercisidir! Nedir çöküşün ve yıkımın habercisi? Budalalıktır oğlum. Kibir, budalalığın yakın arkadaşıdır ve geçmişte çöken medeniyetlerimizde de aynı hastalıklar zuhur etmiştir... 

Avrupalılar farkında olmasalar da öykündükleri o yüce Roma’nın mirası Anadolu'dadır. Büyük sultanlar sadece Osmanlı’yı mı temsil etmiştir? Sultan Mehmed, “Kayser-i Rûm” unvanını kullanmıştır. Yani “Büyük Roma’nın ve medeniyetin yegâne temsilcisiyim” demiştir. Bugün, doğu halklarının en büyük sorunu tarihe çıpalanamamaktır. Tarihe çıpalanmayan ve Avrupa’yı yegâne medenileştirici güç olarak görenler, çürümeye ve yok olmaya mahkûmdurlar. Avrupa artık kocaman bir kara deliktir; bu kara deliğin çekim gücüne kapılan ve içine çekilenler yok olacaktır. Tarihimiz büyük bir medeniyet havuzundan oluşmaktadır. Hele ki mevzubahis Anadolu ise bu coğrafya, tıpkı örümceğin o muhteşem geometrik ağı gibi eşsiz bir medeniyet cümbüşüdür. Öyleyse nedir insanımızdaki bu öz güvensizlik, nedir bu aşağılık boyun sunma halleri? Temel hata; tarihte kutlu bir döneme çıpalanmayı, bu refleksi göstermeyi “muhafazakâr” bir tepki olarak algılamak ve reddetmektir. Öz güven için tarihe ve tarih biliminin gücüne ihtiyaç vardır. Bundan yararlanamayanlar boyun bükmeye mahkûmdur oğlum. Evet, cumhuriyetçilik gücün bir ailede toplanmasına, zorbaların halkın iradesine el koymasına kati surette karşı gelmektir; ancak bununla mücadele, tarihin tek bir hamleyle silinmesi ve atalarımızın mirasının reddedilmesi anlamına gelmemektedir. O mirasa sahip çıkmadan Avrupalı sömürgecilere başkaldırmak mümkün değildir. Böyle bir durumda kimse onların çok muhteşem görünen uydurma tarihleriyle baş edemez. Bu satırları okurken soracaksın kendi kendine; evimize vuran kasırgalardan nerelere kadar sürüklendik diye. Tüm bu öğütler annenin ve benim öğütlerimdir oğlum. Sabah kahvaltısında yaptığımız felsefi tartışmaların ürünüdür. Annen bu dünyaya fazlaca gelen büyük bir kalbe sahipti. Onun erken gidişi ve son bir çabayla bıraktığı mesaj bana emanettir oğlum. Bu emaneti, kaleme aldığım bu yazıyla güvence altına alıyorum. Zira eskiden büyük bir vakarla kabul ettiğim ölüm gerçeğiyle, annen bizden çok uzaklara gittiğinden beridir fazlasıyla barışığım. Ani bir kazada ya da doğal bir ihtimalle ölüp ölmeyeceğimi kimse bilemez. Elbette tüm gücümle olabildiğince senin yanında olacak ve seni yalnız bırakmayacağım. Ancak güzel annenin bize bıraktığı mesajı bu şişenin içine koymak ve gelecekte okuyabilmen için sana bırakmak zorundayım. Baban böylesi bir ödevden kaçamaz ve kaçamayacak! 

Annenin bıraktığı mesajı insanların kolayca anlayabileceğini düşünmüyorum. Bunu ne İrlandalılar ne de yakın çevremiz net ve doğru biçimde kavrayabilir. Küçük bir azınlık belki de bu mesajı anlayacak ve üzerine uzun uzun düşünecek. Neticede toplum, her gün gördüğü ve yaşadığı gerçeği duyduğunda bu gerçeğe karşı kör, sağır ve dilsiz olur. Oysa o büyük mesajda olduğu gibi, kapitalizm her gün yaşamları bitirmekte ve tüketmektedir. Kapitalizm insanları insanlıktan çıkarmakta ve birer yamyama dönüştürmektedir. Kardeşler kardeşleri kırmakta, yılların dostlukları bir çırpıda çöpe atılmakta; metalar dünyasının esiri olanlar, metalar uğruna birbirlerinin hayatlarını mahvetmektedir. İşte mesajın kısa ve öz içeriği budur. Bu mesaj sadece sana ait değildir oğlum. Annen tüm topluma, tanıdıklarına, bana, sana ve kardeşlerine seslenmiştir. O yüzden, bizden çok yüksekte bir yerlerde yazılmış bu mesaja kafamızı kaldırıp baktığımızda sadece kendimize dersler çıkarmayacağız. Bu mesajdan gerekli dersleri çıkarması gereken koca bir toplum var karşımızda. Sadece bize ait olmayan bu mesaj, kapitalizmin aileleri ve hayatları söndürdüğüne işaret etmektedir... 

Öyleyse yaşamayı değerli kılan şey nedir? Yaşamı tek başına kutsal kılan şey nedir? Hiçbir şey tek başına kutsal ve anlamlı değildir. Yaşama dişimizle, tırnağımızla sıkı sıkıya tutunacağız; çünkü bize bahşedilen büyük bir amaç ve mücadele var. Her birimiz insanlığın eşitliğe, adalete ve erdeme kavuşma sürecinde üzerimize düşen ödevleri yerine getireceğiz. Bundan asla kaçamayız. O yüzden yaşayabildiğimiz kadar yaşayacak ve sağlıklı bir bedene sahip olmak için çaba harcayacağız. Bitmeyen bir disiplinle spor yapacak, sigara ve alkolün ayartıcı zehrinden uzak duracağız. Ne için? Bir gün doktor olup, Filistin’de düşen bombalar yüzünden acı çeken çocukların gözyaşlarını dindirebilmek için oğlum! Annenin sana verdiği güzel isimlerin hakkını verebilmek için! Bundan daha yüce ve daha kutlu bir amaç göremiyorum evladım... 

İşte tüm bu kasırganın ortasında annene ve bana dair toparlayabildiğim düşünceler bunlar. Gelelim meşhur Avrupalı zorbalığına. Evimizi yeniden ayağa kaldırdıktan sonra, annenin kız kardeşi ve babaannenin İrlanda’ya gelmesi için gerekli başvuruları yaptık. Ne saçma değil mi oğlum? İnsanların bir yerden bir yere seyahat edebilmeleri için izin almaları ne saçma? Üstelik Türkiye’nin İrlanda vatandaşları için hiçbir vize (izin) şartı aramadığı bir düzlemde. İşte kapitalizm; akla ve mantığa taptığını iddia eden, akılsız ve mantıksız bir sistem. Kederler içinde yuvarlanan ve yeniden ayağa kalkmaya çalışan babana bir tekme de İrlanda Elçiliği tarafından atıldı. Büyük Avrupalı adam hatırlattı ki İrlanda yurttaşı olman ne fayda! O haklardan faydalanmaya hakkın yoktur! Babana bir kez daha bir “yabancı” olduğu hatırlatılmıştır. Hiçbir şey zoruma gitmedi belki de ama babaannen gibi yaşını başına almış bir kadını “geri dönmeyeceği” iddiasıyla ülkeye sokmamaları çok zoruma gitti. Velev ki ülkeye geri dönmedi, ki kendisinin böyle bir eğilimi hiç olmadı. Babaannen ait olduğu toprakların kadını; bir insanı kimse o yaştan sonra köklerinden söküp atamaz. Buna büyük trajediler dâhil. Babamı da kaybettiğimizi ve babaannenin yalnız kaldığını düşünürsek, ayrıca onu Türkiye’ye geri göndermeme hakkına anayasal olarak da sahibiz oğlum. Yani elçilik çalışanları, adalet bakanlığı memurları anayasal suç işlemektedir oğlum. Anayasa’nın dikkate alınmadığı bir çağdan geçiyoruz; öyleyse zorbalar çağındayız oğlum! Babanın gözyaşları dinmemişken, ona yeni kederler katanları asla affetmeyeceğiz. Yüce ideallerde olduğu gibi her şeyi affedecek, karşılaştığımız her şeye merhametle yaklaşacağız; ancak bu olanları affetmeyecek ve tarihe kazıyacağız. Ben bir yazarım oğlum ve bildiğim tek silah kalemdir; bu yüzden kullanabildiğim tek silahla dövüşeceğim. Büyükelçi Clare Brosnan Hanımefendi'ye güzel bir mektup yazdım. Gelecekte bu mektubu okuduğunda, umut ediyorum ki babanla gurur duyacaksın. Büyükelçi muhtemelen yetkilerinin sınırlı olduğu hayaline sığınacak. Oysa biliyoruz ki bir temsilcilikteki en yetkili kişi ondan başkası değildir; neticede acılar içinde kıvranan bir babaya karşı hiçbir inisiyatif kullanmaya gerek görmemiştir. Bu yüzden adalet, vicdan ve kamu karşısında sorumludur. Elbette en büyük sorumluluğu kendi vicdanına karşı duymalıdır. Görüyorum ki beni yurttaş olarak görmemekteler ama daha fenası ve idrak etmekte zorlandığım, Cork’ta dünyaya gelen seni ve senin yurttaşlık haklarını da hiçe saymaktadırlar. Demek ki babaannenle doğduğun ülkede buluşmanı sana çok görmektedirler. Zalimler, mazlumlara acı çektirdiklerinde bunu bir zafer olarak görürler. Oysa bu bir zafer değil, yıkıcı bir bozgun; insanlığın geleceğine karşı acımasız bir cinayet girişimidir. 

Yakın gelecekte babanı bir yazar olarak bekleyen büyük sorumluluklar var oğlum. Tüm gününü ve hayatını sana adarken güzel annenin hayatını ve hatıralarını kaleme alacak. Elbette bu hatıralara, kasırgalara kapıldığımız ama yine de ayakta ve dik atlattığımız bu acı günler de dâhil edilecek. Özellikle babaannene bizi ziyaret etme hakkını vermeyenleri tarihe kazımak boynumun borcu. Çünkü burada yapılan şey, doğrudan bana karşı yapılan bir zulüm değil. Öyle olsaydı sivrilikleri törpülenmiş acılı bir baba olarak bağışlayıcı olabilirdim. Burada yapılan şey, sekiz aydır bu dünyada olan sana karşı yapılan bir zorbalıktır. Bunu affetmeyecek ve hesap soracağım! Peki, tüm bunlar bizi İrlanda’dan koparabilir mi? İrlanda’nın güzel, yoksul ve cömert insanlarını sevmeye devam etmeyecek miyiz? Elbette onları sevecek ve kucaklayacağız. Zira artık biz İrlanda’nın bir parçasıyız oğlum. Birlikte öyle iyi yurttaşlar olacağız ki acı çeken yoksullara merhem olacağız. Evimizin kapısı bize sevgi taşıyan herkese açık olacak. Yalnız bir şeyi hiç yapmayacağız oğlum! Dizlerimizin üzerine asla çökmeyeceğiz! Annenin adını koyarken ilham aldığı büyük devrimci James Larkin gibi olacağız. Dizlerimizin üzerine çökersek zorbaların bizden büyük olduğu yanılgısına kapılacağız; ayaklarımızın üstünde doğrulacak ve onların aslında bizden büyük olmadığını göreceğiz!.. 

Annenin el becerisi kabiliyeti çok yüksekti oğlum. Umarım ondan bu güzel yönünü alırsın. Zira el becerisi seni iyi bir zanaatçı kılacak yegâne şey. İyi bir zanaat ustası olursan, zihninin harikalar yarattığına tanık olacak ve adına zekâ denen o ışık pırıltılarıyla tanışacaksın. Bu seni sonsuz mutluluklarla buluşturacak oğlum. Elbette babandan yazı zanaatına dair incelikleri öğrenecek ve kurduğun düşleri kâğıtlara nakşedeceksin. Yazının girişinde dediğim gibi, evimizin ahengine hoş geldin. Bu ahenk seni başarılı kılacak. Ahengimizin bozulduğu, korkunç fırtınalarla boğuştuğumuz zamanlar geride kaldı.

Birbirimize sıkıca sarılacak ve toplumlarımızın umutsuz insanlarına birlikte umut olacağız. Zamanı gelip bu yazıyı okuduğunda kendini çok şanslı bir çocuk olarak kabul edeceksin oğlum. Şunu asla unutma! Anneni seveceğiz, hatıralarına sahip çıkacağız ve onun kalbinde taşıdığı yüce adalet duygusuyla, onunla gurur duyacağız. Bu notlar bir başlangıç oğlum. Sana bu hayatta yol gösterebileceğini düşündüğüm güzel haritaları bir araya getirip senin için de harika bir kitap oluşturacağım. Gördüğün gibi sorumluluklarım çok büyük ve bir an evvel işe koyulmalıyım. 

Çağdaş Gökbel 'ın Son Yazıları