Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Çağdaş Gökbel

Çağdaş Gökbel

Ulaş'ın gölgesi

6 Ocak 1969'da ABD Büyükelçisi Robert Komer'in makam aracının ODTÜ'de ateşe verilmesi ve Ulaş’ın bu olaydaki rolü, artık büyük bir gölgenin Anadolu coğrafyasına düşüşünün sembolik göstergelerinden biriydi. Tarihimizin şanlı sayfalarına yenilerini ekliyordu, Ulaş ve arkadaşları.

Yayın Tarihi: 20.10.2025 , 23:11 Güncelleme Tarihi: 21.10.2025 , 00:00

En zor şey, karanlık bir odada bir kara kediyi bulmaktır, özellikle odada kedi yoksa. 

KONFÜÇYÜS

Karanlık bir odadaki kara kediyi bulmak, herkesin harcı değildir. Kimisi bu vahşetin çağrısını görür, kimisi duyar, kimisi ise tamamen yokmuşçasına, böylesi bir vahşi canlı hiç varolmamışçasına yaşamını sürdürür. Boşa giden yaşamın binbir yüzü ve binbir farklı çeşidi vardır. Öyleyse sen, hangi yüzü ve hangi çeşidi olacaksın? Kara kediyi, karanlık odada yakalayabilen azınlıktan mı, yoksa yaşamın tüm aldatıcı ve ayartıcı oyunlarından kendisini geriye çeken, yaşayan ölüler kalabalığından mı?

Yaşamı bir müzik grubunun gelişim çizgisi üzerinden anlamlandırabiliriz Ulaş. Doğuş evresinde romantik, yaşamın tüm sancılarını ve kahrını ruhunda barındıran bir ürkeklik ve olgunlaşmamış olmanın verdiği rasyonalizmle hiç mi hiç uyuşmayan, kahramanca bir cesaretle eyleme dönüşme halidir bu doğuş hali. Bir nevi, toyluğun tüm renklerini görürüz bu doğuşta. İşte, Mor ve Ötesi’nin doğumu, gelişimi, zirveye çıkışı ve oradan düşüşünün hikâyesi böyle bir hikâyedir. Dünya Yalan Söylüyor albümünün üzerinden geçen onca seneden sonra sertliğini, kavgasını ve ruhunu yitirmiş bir ölüm hali vardır ortada. Ölüm, tıpkı yaşam gibi bir süreçtir; bir anda geldiğini sananlar yanılmaktadır. Bir anda gelen ölümler, insan görünümlü ejderhaların F-16, B-2 ya da F-35 adını verdikleri ya da böyle kodladıkları silahlardan çıkan dev alev toplarıyla ansızın kavrulan insanların ölümleridir. İnsan doğayla olan çatışmasının bedelini, kendi türünün canavarlığıyla yüzleşerek ödemektedir. Sanat, tam da buraya müdahale etmelidir; ejderhanın ağzından çıkan alevi ve onun kavurduğu çocukların öyküsünü anlatmalıdır. Mor ve Ötesi bu hikâyeden geriye çekildikçe adım adım ölüme yaklaşmaktadır. Elektro gitarı, mucizevi bir alete dönüştüren şey nedir, biliyor musun Ulaş? Kavga etme becerisi ve kapasitesidir. Elektro gitar, uzlaşmaya kapalı kavgacı tınıların, adına dünya düzeni dedikleri vahşet sahnesini kuranları, kavgaya çağıran bir ‘vahşetin çağrısı’dır. Ne yazık! O çağrıyı duyamayan kulaklara ve o çağrıyı gerçekleştirme becerisini yitiren ve kaybedenlere! Irak savaşının insan aklını dumura uğratan vahşet görüntülerini böyle aşmaya çalıştık Ulaş. Mor ve Ötesi’nin sert ve kavgacı notalarıyla ifade ettik bunu ve bu notalar sayesinde barış için doldurduk sokakları. Örgütler diri ve henüz çoğu "solcu" emperyalizmin özgürleştirici çağrısına rıza göstermemişti. Mor ve Ötesi suya atılan çakıl taşlarından biri gibiydi. Milyonlar olduk Ulaş, sen aramızda olmadığın onca yılın ardından senin gölgeni takip eden milyonlar, emperyalizme kafa tuttu ve emperyalizm tarafından kuşatılmış millet meclisini özgürleştirdi!

Şimdi Mor ve Ötesi'ne ne oldu, diye soruyorsun kendi kendine. Ölüm evresine girdiler, bu aşamada ya ölecekler ya da elektro gitarın ve davulun isyan çağrısını yeniden hatırlayıp son bir çabayla ayağa kalkacaklar...

Rasih Ulaş Bardakçı, 1947 yılında Nevşehir'in Hacıbektaş ilçesinde doğdu. Dönemin devrimci gençliğinin tüm erdemlerini üzerinde taşıyordu. Zekiydi, çalışkandı ve öncüydü. ODTÜ fizik bölümünde okuyan Ulaş, kısa sürede anti-emperyalist hareketin toplumu ayağa kaldırmaya çalışan rüzgarına kapıldı ve en öndeki yerini aldı. Dev-Genç, Mahir Çayan kadar, Ulaş Bardakçı olmuştu. 6 Ocak 1969'da ABD Büyükelçisi Robert Komer'in makam aracının ODTÜ'de ateşe verilmesi ve Ulaş’ın bu olaydaki rolü, artık büyük bir gölgenin Anadolu coğrafyasına düşüşünün sembolik göstergelerinden biriydi. Tarihimizin şanlı sayfalarına yenilerini ekliyordu, Ulaş ve arkadaşları. Ulaş Bardakçı ve arkadaşları İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom'un ve emperyalist saldırganlığın halkların vicdanında sorgulanmasını sağlamışlardı. Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C), sadece yoksul Anadolu halkına değil, tüm dünya halklarına bu eylemle sesleniyordu.

Gazze soykırımını ve ardından Filistin’in emperyalistlerce sömürgeleştirilmesini seyreylediğimiz bu alçalma çağında, tüm bunları hatırlamak ve hafızayı diri tutmak zorundayız. 12 Mart faşizminin hafızayı silen, insan benliğine yönelen o yıkıcı saldırısını aşabilmenin henüz başka bir yolu maalesef yok. Devrim ve sonrasında dikilecek heykelleri bir kenara bırakırsak, yazıyı hafızanın yardımına ve onu da sonsuzluğun tekinsiz kollarına bırakmaktan başka çare yok. Ulaş Bardakçı, Kartal-Maltepe Askeri Cezaevi'nde tutukluyken, 29 Kasım 1971'de Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna ve Ziya Yılmaz ile birlikte tünel kazarak özgürlüğe ve mücadeleye yeniden adım attılar. Bu özgürlüğe koşuşun ardından Ulaş Bardakçı, devrimci faaliyetlerini sürdürürken, 19 Şubat 1972 tarihinde İstanbul Arnavutköy'de kaldığı evin polis tarafından kuşatılması sonucu çıkan çatışmada daha 25 yaşındayken aramızdan ayrıldı. Sessiz kalabalıklara, duyarlılığını kaybetmiş o kayıtsızlar ordusuna katılmak istemeyen ve tarihi doğrudan insanın yaptığının bilincinde olan direngen bir yaşamın öyküsüdür Ulaş’ın öyküsü.

İşte tam da bu yüzden gölgeler ve insanlar çok önemlidir Ulaş. Ego, kendi gölgesiyle barışmadığında, onunla ihtiyaç duyduğu o ahengi yakalayamadığında bozulur insan. Kendisine ve dünyasına yabancılaşır. İnsanı adım adım takip eden, onu huzursuz eden ve yakasından düşmeyen bu gölge, doğanın kendisidir. Biz bu gölgelerle barışan ve onların şerefli tarihleriyle gurur duyan insanlarız. Düzen yapıcılarına göre, ortadan kaldırılması, kesilip atılması şart olan hastalıklı urlarız. 12 Mart ve 12 Eylül bu yüzden uzuvlarımızı lime lime etmiştir. Yine de canlı hücreyi yok edememişlerdir.

Büyük bir Fransız yazarın eserini Türkçe’ye çeviren vasat bir çevirmenin Maximilien Robespierre ve Jakobenler üzerine eleştirisini okumuştum. Bu eleştiri feminist bakış açısının tüm körlüğünü ve entelektüel zorbalığını, yüzündeki erdemli maskeyle ortaya koyuyordu. Jakobenlerin devrimin biricik öznesi olan kadınları nasıl örselediğini ve geri plana ittiğini, insanı galeyana getiren kof bir öfkeyle ortaya döküyordu. İşte Ulaş, Anglo-Sakson akılla çıkacağın yer böylesi bir aptallıktır. Liberallerin aptallığı, onların gölgelerle ve hayaletlerle savaşmasında yatmaktadır. Liberaller, kendi gölgeleriyle barışamazlar; çünkü onlar, gölgeleri esir almak ve zincire vurmak ister. Gölgeler tehlikelidir! İnsanı, adına uygarlık denen sömürü düzenine karşı başkaldırmaya çağırır! Ona, unutturulan doğasındaki temel empati ve sevgiyi haykırır bu gölgeler! İnsan yaşadığı çağın (tarihin) esiridir. Maximilien Robespierre, bu esareti kabul etmemiş ve bunun bedelini canıyla ödeyecek yürekliliği göstermiştir. Bu yüreklilik insanlığa bugün bir bir çiğnenen ilkeler manzumesini bırakmıştır. İnsan canının değerli oluşunu ve dokunulmazlığını! Heyhat! Bu çevirmenler, bu çok okumuşlar ve bu çok entelektüeller, Maximilien Robespierre’e baktığında onda salt bir erkek görmektedirler! Ne acı bir geriye gidiş ve ne acı bir sığlık. İnsan aklının dumura uğratıldığı bir çağda devrimleri gerçekleştiren ve büyük gölgelere sahip olan kişilikleri cinsiyetler manzumesi olarak görmek, insanlığa karşı girişilen büyük bir cinayet girişimidir. Robespierre’e baktığımda cinsiyetsiz bir insan, büyük bir erdem çağrısından başka bir şey görmüyorum Ulaş. Sen de böyle görmeyi dene ve asla gölgelerle kavga etme.

Kendi gölgenle, tutkularınla, sevdiğin insanın dudağına duyduğun açlıkla kavga etme Ulaş. İnsan bu kavganın kazananı değil; öyle olduğunu sananlar bu savaşı kaybedenler. Uygarlık, egonun vahşetin çağrısıyla tüm varlığıyla kavga etmesi değil, onunla barışması, uzlaşması ve bir ahenk oluşturmasıdır...

İngilizce, zorbanın dilidir. Çünkü, zorba olağanca ihtişamıyla olduğu yerde durmaktadır. Herbert Spencer, doğaya büyük bir öfke kusar. İnsan doğası, bir biçimde zayıfla ilişkilenmeye ve ona karşı sevgi duymaya meyillidir. İngiliz liberal aklı, sömürüyü "doğal" bir edime dönüştürebilmek için insanın köklerine baltalarla saldırır. Bu yüzden Spencer, erdemi zayıfın bir an evvel ortadan kaldırılmasıyla ilişkilendirir. "Düşene bir tekme de sen vur" felsefesidir onunki. 

İşte bu ucubeliğin karşısında Fransızca vardır. İnsanlar arasındaki eşitsizliği ve onun köklerindeki nedenleri öğrenmek istiyorsan Fransızca bilmelisin Ulaş. Seni ve gölgeni esir almaya çalışacak olan Anglo liberal ucubeliklerle savaşabilmek için kendi adil giyotinlerine sarılmalı ve Jeremy Bentham’ı, İngiliz kralını zihninde giyotinden geçirmelisin. Giyotinden geçirilmemiş düşünceler, boyun sunmaya meyilli kılar insanı. Köleliğin felsefesini kucaklayan ve kutsayanlardan olma Ulaş! Fransız ruhunun eşitliği ve insan doğasını kucaklayan özgürleştirici kanatlarını tak sırtına.

Tüm bu akılcılıktan ve hayatı bir savaş ve kaos sahnesine dönüştüren debdebeden yorulduğunda Türkçe’yi hatırla. Böylece aklın tüm sınırlarından olabildiğince uzaklaşıp, kendi doğanda sınırsızca saçmalama özgürlüğüne sahip olacaksın. Aşık olduğunda, belki hiç tanımadığın kutsallıklar atfedeceksin aşkına. Bunun gücünü Türkçe’den alacaksın. Şiirlere sarılacak ve gölgenle yaptığın ittifakı bu şiirlerle taçlandıracaksın.

Sömürgeleştirilmenin anlamını kavramak istediğinde ise Kürtçe’yi yardıma çağıracaksın. Bir halkın deyişlerinde ve sözlü kültüründe neden bu kadar çok acı olduğunu soracaksın kendi kendine. Yolunu kaybettiğinde, dengbejlerin anlattığı insan hikayeleriyle yolun bulmaya çalışacaksın. Kürtçe, zihninde canlandığında, gündüz vakti elinde fenerle dolaşan o bilge olacaksın. Halklar arasında yaratılan düşmanlığın zehirli kökleriyle yüzleşecek ve tüm dünya halklarını seveceksin. Bunu ancak doğu halklarının dillerini bilerek yapabilirsin Ulaş, İngilizce sana bu erdemleri tek başına sağlayamaz ve öğretemez...

İnsan hayatı garip bir zaman makinesi gibidir. Bir kısım bu uzun yolculukta son kompartımana doğru ilerlerken, diğer kısım ise yeni eklenen kompartımanları tüm sevimliliği ve canlılığıyla doldurmaktadır. İşte bir Ulaş’tan diğerine akıp giden süreç böylesi bir süreçtir. Öyleyse tekrar başa dönüyoruz! Ölümle kavga tamamen anlamsız ve beyhude bir çabadır. İnsanın düşünce dünyasında bıraktığı gölgeler ölümsüzdür. Bu yüzden 25 yaşındaki o genç aslında aramızdan hiç ayrılmamıştır. Bu bakımdan bu yazı da şişenin içine bırakılmış bir mesajdır. Binlerce, milyonlarca Ulaş’ın kıyısına vurmayı bekleyen bu şişe onların merakına ihtiyaç duyuyor. Hangi zamanda ve tarihte kıyıya vurursa vursun bir gün bu şişe o ellerde açılacak ve burada yazılanlar gerçek sahibini bulacak Ulaş...

Çağdaş Gökbel 'ın Son Yazıları