Çağdaş Gökbel
İfade özgürlüğünün sınırları: Selçuk Bayraktar ve milyar dolarlık serveti
Yayın Tarihi: 06.10.2025 , 23:45 Güncelleme Tarihi: 07.10.2025 , 13:50
"Ve Nehlüdov'un fark ettiği şey, tüm bu kurumların—mahkemelerin, yönetimlerin, ordunun—sadece bir tek amaç için var olduğu gerçeğiydi: Ayrıcalıklı azınlığın, halkın çoğunluğunu soyup soğana çevirirken kendilerini korumaları için."
"Eğer insanlar İsa'nın, 'Kötülüğe karşı direnme' emrini çiğnedikleri için binlerce yıldır haksızlık, şiddet ve ıstırap çekiyorsa, tek yapılacak şey bu emre uymaktı. Bütün yapması gereken buydu. Mahkemelerin ve devletin varlığını tanımamak, boyun eğmemek ve şiddete katılmamaktı."1
İfade özgürlüğünün sınırlarını, nereden başladığı ve nereden sonlandığını Selçuk Bayraktar’ın işinde uzman ve avcı avukatlar ordusundan öğrenmedik. İyi ki böyle bir şey olmadı, zira bunun sonucunda yurttaşın temel haklarından birinin aslında hiç var olmadığını keşfetmiş olurduk. Her şey 2024 yılında Forbes listesine ilişkin yapılan bir X paylaşımını alıntalamam ve şu yorumu yapmamla başladı: “SİHA mucizesi! Kamunun tüm zenginliğini, hatta bilgi birikimini darı ambarı gibi yağmala sonra milletin karşısına geç, kahraman pozu ver. Kazan kazan dedikleri şey bu olsa gerek.”
İfade özgürlüğünün kaynağını, bunun siyasi ve edebi ilhamını büyük Rus yazar Lev Nikolayeviç Tolstoy’dan alan bir yazarın, bugünün Türkiye’sinde başına her türden iş gelebilir. Selçuk Bayraktar’ın hukuku bir tecim eşyasına indirgeyen avukatlarının tam da bu bağlamda derdinin çok katmanlı bir saldırı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Yoksul Anadolu halkının varlıklarıyla yaratılan adalet sisteminin böylesine basit bir konu yüzünden meşgul edilmesi, zamanla birlikte büyük bir enerji ve maddi kayıptır. Oysa böylesi bir davanın, hukuk felsefesine hakim her insan tarafından absürt bir dava olduğu rahatlıkla söylenebilecektir. Selçuk Bayraktar, bu yazıyı okur mu, bilemiyorum. Neticede sesimin fildişi kulelere çıkıp çıkmadığını bilmiyorum. Böyle bir mucize gerçekleşirse eğer Selçuk beye tavsiyem, avukatlar ordusunu değiştirmesi yönündedir. Neticede mahkemenin elime ulaşan gerekçeli kararı, önemli bir ders niteliği taşımaktadır. Ancak öncesinde girişteki uzun alıntıya dönelim...
Türkiye, sermaye sınıfı açısından dikensiz bir gül bahçesidir. Bu bile sermayenin saldırganlığına son vermemektedir. Aslında biraz işin doğası da budur. Sınıf çatışmalarında geriye çekilen ve mukavemet etmekte tereddüt eden taraf (işçi sınıfı) ve o tarafı savunanlar ardı arkası gelmeyen saldırılara göğüs germek zorundadır. Bu da bize geriye çekilmenin sınırının olmadığını gösteriyor. Grev yasaklarıyla gelen saldırı dalgası, düşünce ve ifade özgürlüğünün zapturapt altına alınmasına kadar uzanmaktadır. Selçuk bey! Gerçekte esaslı bir muhalefetle karşı karşıya geldiğinize inanmıyorum. Sadece Türkiye değil, insanlığın geldiği noktada düşünsel olarak tüm dünyada ağır bir biçimde geriye çekildiğimizin farkındayım. Ancak benim kişisel sınır çizgim, büyük yazar Tolstoy’dur. Peki, bu ne demek? Yukarıdaki ifadelerde olduğu gibi bir yazar, devletin mahkemelerini, ordusunu ve vergi sistemini yani kısacası her şeyi ama her şeyini reddetme hakkına ve toplumu da bu reddiyeye davet etme hakkına sahiptir. Türkiye, bu anlamda dikensiz bir gül bahçesidir. Suriye savaşı başladığında takip edebildiğim kadarıyla hiçbir yazar, yoksul Anadolu halkına ‘oğlunuzu askere göndermeyin ve savaş olduğu sürece devlete vergi vermeyin’ diye seslenmemiştir. Böylesi bir çağrı suç mudur? Avcı uçakları gibi sosyal medyayı tarayan avukatların bakış açısına göre, bu tazminatın ötesinde idamlık bir suç olarak dahi kabul edilebilir. Tolstoy’un ‘Diriliş’ romanı 1899 yılında dünyanın en geri yönetimi olan Çarlık Rusya’sında yayımlanmıştır. Romanda, despotik bir yönetimin tüm hukuk kuralları derinlemesine incelenmiş ve ağır bir biçimde kamu vicdanının bu hukuk düzenini yargılayabilmesi için en sert ve vurucu cümleler yazar tarafından kullanılmıştır. Öyleyse şunu sormak hakkımız: Türkiye, bugün 1899’un Çarlık Rusyası’nın gerisinde midir? Bu sorunun cevabı ben de değil. Selçuk beyin avukatları ifade özgürlüğünün sınırlarını gerçekten öğrenmek istiyorlarsa, kendilerine ‘Diriliş’ romanını hediye edebilirim. Bir gazeteci-yazar olarak sanırım en fazla bunu yapabilirim.
Şimdi, gelelim mahkemenin davacı tarafın tazminat talebiyle açtığı dava hakkında verdiği karara. Gerekçeli kararda mahkeme, vurucu bir cümleyle tarihe not düşüyor: “O halde basın özgürlüğü; bir yönüyle halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğüdür; diğer yönüyle de, halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkıdır. Mahkemeye göre basın ancak bu şekilde, kamuoyunun bilgi edinme hakkı bakımından yaşamsal önemi bulunan 'halkın gözcülüğü' ya da 'bekçisi' görevi yapabilir... Gerçekten de, ülkemizde ve hatta beynelmilel mecralarda tanınan, faaliyetleri ve beyanatları yıllardır gündemde yer alan, ilgi çeken ve takip edilen davacı hakkındaki haberler, kaçınılmaz olarak ve bilinçli şekilde gazetecilerin ve basın organlarının sıkı denetimine tabi olacaktır. Bu halde davacının, kamuya mâl olmuş bir kişi olarak, diğer kişilere nazaran daha ağır eleştirilere daha fazla katlanmak zorunda olacağı muhakkaktır.”2
Mahkeme, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na sadık kalarak örnek bir karar vermiştir. Türkiye’deki siyasi davalar göz önüne alındığında bu dava hiçbir şeydir. Ancak her siyasi davada olduğu gibi bu davada da sembolik bir anlam vardır.
Bu sembolik anlam:
- Anayasal düzenin en önemli dayanaklarından birisi olan ‘ifade özgürlüğünün’ korunması.
- Varsıl ve yoksulun mahkeme karşısında eşit şartlarda yargılanma hakkının olması gerektiğidir.
Özellikle burada ikinci maddeye daha çok önem veriyorum. Milyar dolarlık serveti ve iktidar erkiyle yakın ilişkisi olan biriyle, ülkede üzerine kayıtlı tek bir taşınmaz malı bulunmayan bir gazetecinin böylesi bir davada karşı karşıya gelmesi ve mahkemenin böyle bir karar alması çok önemlidir. Yoksulun ve zenginin mahkemeler önündeki temsiliyeti açısından önemlidir ve güzel bir örnektir.
Mahkemenin daha ne kadar süreceğini bilmiyorum, davacı taraf istinafa gitme hakkına sahip. Kendilerinin yerinde olsam böylesine sağlam bir gerekçeden sonra insanlık tarihine geçmesi muhtemel böylesi bir davada inat etmezdim. Yine de dava hangi yüksek aşamaya çıkarsa çıksın, Tolstoycu bir ruhla hem kendimi hem de yoksul Anadolu halkının söz ve ifade hürriyetini sonuna dek savunacağım. Bu yazıyı şöyle önemli bir notla sonlandırmak isterim. Bu bölümün soL okurları açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Selçuk Bayraktar’ın avukatları, mahkemede hiçbir ticari çıkar ve amaç peşinde olmadıklarını belirtmiş ve buna dayanak olarak kazandıkları tazminatları şehit aileleri ve yakınlarına bağışladıklarını belirtmişlerdir. İşte düşünen bir aklın, böylesi bir gerekçeye itiraz etmemesi mümkün değil! Böylesi bir davada mazlum insanlarımızın acılarının ve kederlerinin, yine o halkın bir evladı olan bir gazeteciyle sinsi bir biçimde karşı karşıya getirilmesine isyan ediyorum! Yoksul Anadolu çocuklarının Türkiye’nin sınırları dışında, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu tüm doktirinleri yırtılıp atılarak cepheden cepheye sürülmesine isyan ediyorum! Türkiye kurulduğunda tüm komşularına ve dünyaya şunu taahhüt etmiştir: Komşu ülkelerin sınırlarına saygı duyulacak ve hiçbir şekilde başka devletlerin sınırlarının ihlal edilmesine izin verilmeyecektir. Maalesef Türkiye’nin sigortası olan bu ideolojik düstur yırtılıp atılmıştır. Böylesi bir denklemde yoksul Anadolu çocukları, dünyanın herhangi bir yeri ve bölgesinde savaşmaya gönderilebilir. İşte buna düşünen her insan isyan etmelidir! Bu anlamda bu yazı ifade özgürlüğü sınırları çerçevesinde toplumu isyana davet etmektedir. Tıpkı büyük yazar Tolstoy’un yaptığı gibi. Ben, yoksul Anadolu çocuklarının savaşlarda ve hiçbir anlamı olmayan kıyımlarda şehit olmalarını istemiyorum. Hiçbir hukuki mantıklı bir gerekçesi olamayan bir davada da bunun sinsice bir gerekçe olarak sunulmasını insanlık onuruna aykırı buluyorum. Savaşı ülke savunması dışında cinayet olarak gören ve böyle kabul eden Mustafa Kemal’den bu anlamda Türkiye’nin yönetenlerinin öğrenecek çok şeyi olduğunu düşünüyorum. İnsanlık tarihi, büyük komutanların temel taktik olarak savaştan kaçındıklarını göstermiştir. Elbette vatan savunması söz konusu değilse. İşte sevgili okurlar bir baldırı çıplağın, bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşının ifade özgürlüğü için veriği hukuk savaşının kısa öyküsü...