Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Çağdaş Gökbel

Çağdaş Gökbel

Erdoğan'ın ABD, İmamoğlu'nun Guardian çıkarması

Yoksul Anadolu evlatlarının, Memetlerin vay haline! Çanlar, onlar için çalıyor! NATO, en büyük ikinci ordusunu Trump’ın ağzından sahaya davet ediyor!

Yayın Tarihi: 30.09.2025 , 01:12 Güncelleme Tarihi: 30.09.2025 , 09:09

New York’ta yapılan geleneksel Birleşmiş Milletler toplantısı, bir kez daha milletlerin emperyalist tahakküm altında alabildiğine ezildiğini ve aşağılandığını gösterdi.

Soykırım suçu işlediği, Uluslararası Ceza Mahkemesi (Lahey) tarafından da tespit edilen ve hakkında tutuklama kararı çıkarılan bir katilin kürsüden tüm dünya halklarına hitap ettiğine tanıklık ettik. Tüm bunlar gerçekleşirken, yeni dahiyane projelerle bir kez daha şok olduk. Filistin’deki soykırım, onların deyimiyle savaş biterse eğer, Filistin’e atayacakları geçici yönetimin başına Tony Blair’i geçirmek istediklerini öğrendik.1 Muhteşem bir plan! Irak savaşındaki kararlarından dolayı ‘savaş suçlusu’ olarak kabul edilmesi gereken bir adam Blair. İşte emperyalizm, küresel iletişim silahıyla dumura uğrattığı halkların akıllarıyla böyle dalga geçiyor. BM, artık her şeyiyle çivisi çıkmış bir yapı. Çünkü, ikinci dünya savaşından sonra inşa edilen uluslarası hukuk düzeni tamamıyla çöktü. Peki, neden? SSCB’nin çöktüğü bir siyasi denklemde emperyalistlerin, ‘yeni kolonizasyon’ dalgasını başlatabilmesi için uluslararası hukukun ilgası şarttı. Bunu dünya sahnesinde ilk duyuran ya da haykıran kişi, İrlanda Cumhurbaşkanı Michael D. Higgins oldu.

Yeni kolonizasyon çağının koçbaşı İsrail. Soykırım, işgal ve soykırımı meşrulaştırmak için ayağını Nazizme basan, Avrupa’da sokakları kontrol etmeye çalışan lümpen ordularının ABD ile birlikte sponsoru. İşte Recep Tayyip Erdoğan, böylesi bir siyasi iklimde BM genel kuruluna ayak bastı.

Genel kurul öncesinde ise, ana muhalefet lideri Özgür Özel’in doğrulanan iddiaları gündeme damga vurmaya çalışmıştı. Başkan ve adamları akıllı insanlardı. Donald Trump, denen kriminal adamın her şeyi yapabileceğini biliyorlardı. Zelenski’nin başına gelenler, tüm dünya liderlerinin kabusu olmuştu. Bu yüzden önden Trump’ın oğlu ile pazarlıklar yapılmış, açlıkla yüzyüze olan yoksul Anadolu halkının üç kuruşu, uçaklar ve gaz pazarlığına (Sıvılaştırılmış gaz alımı için 40 milyar dolardan bahsediliyor) kurban edilmişti. Emekli olmamamakta ısrar eden ve kamuoyunu hiçkimseye yurtseverlik payesi bırakmayacak biçimde domine eden, emekli paşaların anti-emperyalist Erdoğan rüyaları bu pazarlıklarla suya düşüyordu. İnsan, televizyon ekranında gördüğü ve dinlediği bazı emekli paşalara bakınca, koca ordunun bunlara nasıl teslim edildiğine hayret ediyor gerçekten. Yoksul Anadolu evlatlarının, Memetlerin vay haline! Çanlar, onlar için çalıyor! NATO, en büyük ikinci ordusunu Trump’ın ağzından sahaya davet ediyor!

Bayraktar, SİHA ve KAAN mucizesi derken, yine mesele döndü dolaştı F-35 acizliğimize geldi. Tarihin garip benzerliklerle bizlere göz kırptığı bir çağda, Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar yıkılmaya yüz tutmuş Osmanlı’ya benziyor. Ve bu sefer de üçüncü paylaşım savaşının eşiğindeyiz ve ibre maalesef NATO’ya doğru kaymış görünüyor. Parasını ödediği ve bakım masrafları yüzünden de ödemeye devam ettiği uçakları alamayan ama içerideki propaganda aparatları sayesinde, emperyalizme kafa tuttuğu iddia edilen bir ülke ve Osmanlı özentisi eğreti bir rejim. Üçüncü paylaşım savaşının arifesinde böylesi bir tablo halklarımız açısından hiç hayra alamet değil.

Yazıyı uzatacak ve üzerine sayfalarca fikir yürütecek bir mesele yok ortada. ABD’ye gittik, haydut Trump ve ekibine boyun eğdik ve ‘ne istedilerse verdik’. Böylece takiyeci İslamcıların mumu yatsıya kadar yanmış oldu. Bu anlaşmalardaki en ilginç ve anlamakta zorlandığım bölüme değinip geçeyim. Türkiye, Rusya’dan aldığı gazdan vazgeçecek (istatistiklere bakan biri buna katıla katıla gülebilir) ve haritanın bir ucundaki ABD’den kaya gazı alacak. Kapitalizmin, rasyonalizm propagandası ile kendisini ‘akılcı’ gösterdiği ve öyle pazarladığı bir gerçek. Oysa bu rasyonalizm, kendi içerisinde saf bir irrasyonalizmi barındırır. Aptallığın ve şuursuzluğun bu kadarına pes! Doğal kaynaklarını emperyalist şirketlere, vahşi yağma için açan ve kendi yoksul köylüsünü jandarmalara coplatanlara PES!

Şimdi, gelelim bir diğer garabete! Tutuklu İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, yaklaşık bir hafta önce kendi siyasi tutsaklığını ve ülkenin durumunu anlattığı bir yazı kaleme aldı. Peki, bu yazı nerede ve hangi gazetede yayınlandı? Yazı, ‘The Guardian’ gazetesinde yayınlandı.2 İmamoğlu, tutuklu olduğu için bu hususta ağır tenkitler yazmak istemiyorum. 
Ancak insan bu gazeteyi ve yazıyı bir anda görünce, çıldırmamak gerçekten içten değil diyor kendi kendine. Türkiye’de tutuklu bir insan, seslenmesi gereken topluma neden bir İngiliz gazetesi üzerinden seslenir? Bu durumu şununla karıştırmamak gerekiyor, elbette bir siyasi ülkesindeki ve dünyadaki siyasi gelişmelerle ilgili dünyadaki herhangi bir gazeteye mülakat verebilir ya da makale kaleme alabilir. 
Ancak tutuklu ya da siyasi olarak esir olan bir siyasetçinin meşruyetini kendi toplumunda aramadan önce bir İngiliz gazetesine başvurması oldukça entresan. Muhtemelen uzmanlar ve danışmanlar terörizminin kurbanı Ekrem başkan.

Anlaşılan küçük başkan ve adamları çareyi yanlış yerlerde arıyor. Britanya adalarında yaşayan bir gazeteci ve yazar olarak, kendilerine kötü bir haber vermek isterim. Yoksul İngiliz halkının, çok da umurunda bilmem kaç kilometre ötedeki belediye başkanının tutukluluğu! Burada murat edilen şey, elbette yoksul İngilizlerin ne düşündüğü değil. Siyaseti domine eden İngiliz aristokrasisine bir şeyler anlatılmaya çalışılıyor gibi görünüyor. Çok yazık, milyonlarca hatta milyarlarca insanın siyaset dışına itildiği ve kaderlerinin bir avuç soytarının elinde olduğu karanlık bir çağdayız. 
Ekrem İmamoğlu, Türkiye’de makale yayınlayacak bir gazete bulamadı mı? Bu yüzden mi kendi dilinde, kendi toplumuna seslenmek ve adalet aramak yerine Atlantik kıyılarına vurdu, bilinmez!

Neticede büyük başkan ve adamlarının meşruiyeti ABD’de aradığı yerde, kimsenin aklına dönüp Anadolu’ya bakmak gelmiyor. Kim takar, Anadolu halkını? Seçimler, kitle iletişim araçlarıyla gerçekleştirilen dijital savaşlar sonunda kazanılmıyor mu? Meşruiyet denen şey parayla satın alınmıyor mu? Böyle bir denklemde meclisler, saraylar, yüce divanlar, emekli paşalar, büyük popüler yazarlar ve daha niceleri ‘biz kara koyunları’ düşünür mü?

Tüm bu kocaman kara komedinin ortasında Filistinli çocuklar, Filistinli bebekler! Soykırımdan geçiyor! BM genel kurulunda bir araya gelen yüzlerce halk bir İsrail’in, bir ABD’nin hakkından gelemiyor. Bu yüzden ABD terör devleti, hiç utanmadan yaptığı açıklamalardan dolayı Kolombiya devlet başkanı Gustavo Petro’yu vize iptali ve sınır dışı edilmekle tehdit ediyor. Petro, katıldığı eylemde yaptığı konuşmada seslendiği kitlelerden Arapça bilmediği için özür diliyor ve Arapça öğrenmek istediğini söylüyor. Bunca rezilliğin, cinayetin ve arsızlığın ortasında erdemli sesler duymak insana ne iyi geliyor. Şimdi, Gustavo Petro ile aynı utancı paylaştığımı hissediyorum. Komşu halkların dilini öğrenmemek ve bu halklarla aramıza görünmez duvarlar örmek bizim en büyük ayıbımız. Bu ayıp kapitalist sistemin bizi yabancılaştıran, sömüren ve yaşamdan söküp alan vahşi yapısından ileri geliyor ve elbette kültür emperyalizmi denen ve insanı en aşağılık ruh hallerine sokarak ezen akılsızlıktan kaynaklanıyor. Tüm bunların yaşanabileceğini görseydim, İngilizce için harcadığım çabanın yüz katını Filistin halkının dilini öğrenebilmek için harcardım.

Kolombiya devlet başkanı Petro’nun sözleri, bizim siyasilerimiz için de büyük dersler barındırıyor. Sömürücü sınıfımızın siyasileri ise, bu dersi alabilecek kabiliyete, hayallere ve ufka sahip değiller. Çünkü, sermaye siyaseti çöktü. Çöken bu rezil düzenin altında hayatta kalmak istiyorsak, bedenimize tonlarca ağırlık bindiren ve hareket etmemizi engelleyen bu moloz yığınını üzerimizden atmak ve devrime doğru yürümek zorundayız.

Çağdaş Gökbel 'ın Son Yazıları