Belma Nur Kartal
Tercihinizi yapın!
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:48 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:48
Ömrümün en uzun yazısı… Bu sabırsız halimle hiç sevmezken lafı uzatanları, ilk ve son kez ben de uzatacağım. Sabır erdemmiş derin bir nefes alın, ona kadar sayın ve başlayın okumaya…
2010 Ocak… Tam üç yıl önce Yılmaz Erdoğan’ın Sevebilme İhtimali şiirini kamulaştırıp direnişlerine aşık olduğum TEKEL işçileri için yeniden yazmıştım. Ama, Başbakanın diliyle…
Ben senin…
Soğuk ve şehirlerarası otobüslerde vazgeçtim vatandaş olmaktan,
Sıcak ve uluslararası vip salonlarından Amerika’ya uçarken ben...
Ve sen peşkeş dosyamda, devletin malı deniz yemeyen domuz mantığıyla yan gelip yatan ideolojik TEKEL işçisiydin!
Öyle gözüme baka baka yan gelip yatmadık, vatanı satmadık deme!
Ben senin bir gün Ankara’da biber gazı ve cop yeme ihtimalini sevdim.
Meclisin çiğ köfte kokan, adaleti lekeli yıllarında
Ankara'da zam, zulüm, işkenceli kışlar yaşanırdı, o zaman sövmeye başladım işçilere…
Bizim fethullah gülenlerimiz vardı...
Bir de rahlelerin üstüne yazı yazma imkanı...
Yumurta kokan kimi arkadaşlarla paylaşılan kapkaranlık sıralarda
Sağcılık oynamaya başladık
Ben başbakan oluyordum, sen taşeron işçi, geri kalanlar Ankara polisi...
Turuncu boyalarla üç maymun ikliminde harfler yazılıyordu pütürlü duvarlara ve
Türk Dil Kurumu'na inat bir türkçeyle...
Ağbilerimizden öğrendik, a harfinden ampul figürleri türetmeyi..
Ankara'ya usul usul Amerikan emirleri yağıyordu.
Ve bütün alanlarda savaşmayı öneriyordu haber bültenleri.
Oysa Ankara'da hiç küfretmedim ben.
Parti disiplin kurulunda tartışılan argom olmadı benim..
Vekillerle gidilen yerlerde gözümüze batan ideolojik vatandaşları saymazsak...
Ankara'ya usul usul biber gazı yağıyordu..
Ve günlerdir Ankara’nın ayazında yan gelip yatan işçileri
Görmemeyi öneriyordu haber bültenleri.
Oysa hiç gocunacak yaram olmadı benim
Ve hiçbir mahkeme tutanağında geçmedi adım
Açılımların ve dalgaların ortasında sevimli bir başbakan yüzüydüm sadece
Sana ulan’lar biriktiriyordum vatandaşlık defterimde, ama sen yoktun
Ben, senin beni sevebilme ihtimalini seviyordum, suni ulusa sesleniş saatlerinde
Ama, sendika otobüsü seni hep zamansız, amansızca bir eylemin kızıllığına götürüyordu
Ben, senin benimle Ankara’da atışabilme ihtimalini,
Ben, senin ananı da alıp gitme ihtimalini seviyordum.
İktidar sıcağı koltuğa çekiyor da tenimin çatlamaya hazır gevrekliğini
Sonra uçak oluyordum, Amerika yollarının dur durak bilmez sürgünü
Ne yana baksam ayak takımı sanıyordum
İşçi ve köylünün ayak seslerini
İfrit oluyordum bir süre
İl binalarımızın önünde slogan atan işçilerle yarışıyordum, yanağım Amerika’nın garantisinde
Padişah oluyordum
Bir şehirden bir iç şehire
Vatandaşa yaklaştıkça büyüyordum
Paranın sesini başına koyuyordum şarkılarımın listesinin
Korkuyordum
Sonra iniyordum uçaktan
Havaalanından TEKEL işçilerine giden, ömrümün en uzun,
Ömrümün en kızgın, ömrümün en işbirlikçi yolunu koşuyordum.
Çünkü sonunda düşman oluyordum, hasım kokuyordum sonunda...
Soğuk ve şehirlerarası otobüslerde vazgeçtim vatandaş olmaktan
Ve peşkeş dosyamda Ankara’da yan gelip yatan TEKEL’cilerin kokusuydu vatan
Ben seninle bir gün Ankara'daki bir kent meydanında
Ben seninle sadece gelmek zorunda kalanların geldiği
Bir yol üstü karakolunda
Ben seninle, Kürt açılımına mistik ve pastörize yumurta kıvamında bakan
Doğubeyazıt'ın herhangi bir toprak damında
Ben seninle herhangi bir polis elinin
Biberli ve coplu coğrafyasında olma ihtimalini sevdim
Ben senin, ananı da alıp gitme ihtimalini sevdim!..
Yiğit TEKEL işçilerinin ekmek ve onur direnişlerinin 21. günüydü. Ertesi gün işyerlerinde referandum vardı “evet” kararı çıkarsa, işçilerin direnişine aileleri de katılacak, Türkel’in deyimiyle “herkes kefenleri giyecek”ti. İşçiler “Ölmek var, dönmek yok!” dedi, kefenleri de giydi. Kimi Ankara’nın göbeğinde direnirken öldü Hamdullah gibi, geri kalanlar da 4-C kölelik düzeninde yaşarken öldü. Samsun’da, Ankara’da ne çok anılar biriktirdik adı direniş olan sevgililerimiz işçiler ve biz…
Ankara’ya sonra çok gittim. Ankara'da zam, zulüm, işkenceli çok kışlar yaşandı her yıl şiddetini arttırarak… “Ankara'ya usul usul biber gazı yağıyordu” demiştim ya usul usul değil artık yağan biber gazları… Hiçbir şey usul usul değil artık… En acımasız, en vahşi, en faşist yüzüyle karşımızdalar artık…
“Bir gün Ankara’da biber gazı ve cop yeme ihtimali”mizi sevenler kulübü, en son 13 Ocak’ta saldırdı. Patriotlara ve NATO’ya karşı Ankara’da toplanıp yürüyüşe geçen Türkiye Komünist Partili komünistlere, yurtseverlere biber gazı, cop ve TOMA’larla… Yaralananlarımıza ve barikatlarına rağmen Güvenpark'taki nöbet çadırımıza yürüyüşümüzü engelleyemediler.
Aydemir Güler yoldaş, saldırının hemen ardından orada bir konuşma yaptı. “Belki gözlerimizi yaşartıp, gazdan nefes alamaz hale getirebilirsiniz ancak insanlığımızdan nefes alamaz hale getiremezsiniz!” Sık sık sloganlarla kesilen etkili konuşmasında bu sözleri, zaten biber gazından helak olmuş gözlerimi daha çok ağlattı. Yanında durduğum Kemal yoldaşa dedim:
-Biber gazıyla imamın ordusu ağlattı, şimdi Aydemir yoldaş... Nedir bu çektiğimiz bugün!
- Tercihini yap, hangisi daha iyi!.. Onların ağlatması mı bizimki mi?
Benden başka kimsenin duymadığı Kemal Okuyan’ın sorusu tarihi bir sorudur. Bana değil bu ülkeye, duymayan kulaklara, bu Meclis’e, bu halka sorulmuştur. Bu soruya komünistlerin, yurtseverlerin yanıtı açıktır. Ya kurtuluş ya ölüm! Biz ve çocuklarımız gülebileceğimiz günleri görmek için bugün ağlamaya da mücadeleye de hazırız! Ama ya Meclis’in, ya halkın yanıtı?.. Teslimiyet mi direniş mi? 6. Filo’yu bu ülke topraklarından kovan Deniz’leri anılarda yaşatmak mı yoksa miras bıraktıkları tam bağımsız Türkiye bayrağını onurla taşımak mı?
Bu ülkenin emekçilerinin kaderini, cüzdanlarına değil vicdanlarına teslim olanlar, çocuklarına onurlu bir gelecek bırakmak isteyenler çizecek! Bu ülkenin kaderini, NATO’ya ve emperyalizme teslim olanlar, bu halkı satanlar, korkak yürekleri işbirlikçilik için atanlar değil paranın padişahlığını, yobazın karanlığını, NATO'nun askerini yenmeye yemin edenler değiştirecek!
“Ankara'ya usul usul Amerikan emirleri yağıyordu
Ve bütün alanlarda savaşmayı öneriyordu haber bültenleri”
O Amerikan emirleri Meclis’e de yağarken milletvekillerine mektup yazdık teker teker, ayrı ayrı… Bu ülkenin onuruna sahip çıkın, dedik! Keyfine göre yabancı asker çağıran hükümete karşı Meclisin hukukunu koruyacak mısınız, diye sorduk. Anayasanın göz göre göre ihlal edilmesine göz yumacak mısınız? Ankara’da 10 Ocak’tan bu yana gece gündüz, karda ayazda hem Meclisten bir yanıt beklemeye hem de insanlık nöbeti tutmaya hala devam ediyor Ankara’da yoldaşlarımız…
Onlar nöbet tutarken durmak olur mu! Baktık Meclis duvar olmuş, konuşacağı yok Meclis susuyorsa biz konuşuruz deyip anamı da yanıma alıp Samsun’da sokağa çıktık dün biz de... “AKP Türkiye’yi savaşın ve işgalin üssü haline getirecek adımlara imza atıyor. Ülkemiz sorgusuz sualsiz NATO askerlerine ve füzelerine açılıyor. Samsun halkını bu onursuzluğa karşı mücadeleye çağırıyoruz.” deyip Samsun halkına sorduk: Konuştular, dinlediler, imzaladılar, bildirilerimizi okudular. “Suriye’yle bir derdimiz yok ama AKP’nin düzeniyle çok derdimiz var” dediler.
Megafon elimde imza toplarken biri… Sadece biri, “Ezan okunuyor, bağırma!” deyip yürüdü gitti. Standımızın hemen yanındaki simitçi teyzem de “Aldırma, AKP göndermiştir bu iti!” dedi. Aldırmadım, beş yoldaşımla daha çok haykırmaya başladım! “Savaşa geçit vermeyeceğiz! NATO, ABD ve AKP için ölmek de öldürmek de istemeyen, sokaklarımızda yabancı asker görmek istemeyen, savaş istemeyen Samsun halkını barış için imza vermeye, savaşa hayır demeye çağırıyoruz!”