Belma Nur Kartal
Dayê tu megrî…
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:00
KENTİN SESİ - SAMSUN Yazıları
Dünya Öğretmenler Günü’ydü, dün... Aynı günün akşamı Ceylan’ın annesi konuştu. “Benim yavrum çoban değil öğrenciydi, okuluna gidecekti, yavrumun parçalarını topladım eteğime” dedi Kürtçe… Ceylan’ın resmi ışık olsun yüreği nasırlaşmış, gözlerinin feri sönmüşleri yakalasın. Bir havan mermisiyle bin parçaya bölünen Ceylan’ın her parçası okkalı bir tükürük gibi suratımıza yapışsın. Ceylan’ın şahsında tüm çocukların ve onların öğretmenlerinin gözlerindeki ışık sönmesin. Dünyadaki en güzel şey tanımadığın bir çocuğu sevebilmektir. Ceylan’ı ve tüm çocuklarını yalansız ve sebepsiz sevebilen öğretmenler için yazıldı bu yazı…
Öğretmen olarak o yıllarda Hakkari'ye, şimdi Şırnak'a bağlı Beytüşşebap ilçesine atamam yapılmıştı. Görev yerimi öğrendiğim o günü hiç unutmuyorum. Kendisi de öğretmen olan babam elinde evraklar, "Tayinin nereye çıktı, bil bakalım?" diye sormuş ben ise bir ermiş edasıyla "Hakkari'ye mi?" deyivermiştim. Belki de bir önseziyle söylediğim bu sözü onaylayan babam ve annemin hüznünü dağıtmaya çalışsam da bunda pek başarılı olamamıştım.
O günden sonra evde yaşananlar tipik bir Türk filmiydi sanki. Annem hastalanmış, yatak döşek yatıyor istifa etmem için duygu sömürüsü yapıp duruyordu. Babam ise hemşehrimiz Neyzen gibi kendini şaraba ve şiire vurmuş ama hala ney çalamıyor, neyzen değilse de meyzen olma yolunda hızla yol katediyordu. Evin içi kına gecesi gibiydi ve benden başka herkes ağlıyordu. Sonunda ikna olup görev aşkıyla yanan bendenizi büyük bir konvoyla doğduğum ve yıllarımı geçirdiğim bu kentten uğurladılar.
Yirmi iki saat süren meşakkatli bir yolculuktan sonra Siirt topraklarındaydım. Arapça konuşan insanlarla ilk kez orada karşılaştım. Ertesi gün sabah erkenden, beni Beytüşşebap'a götürecek minibüse konuşlanıp yola çıktığımda kendimi safariye çıkmış gibi hissettim. Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete tedirginliğinde şoförü inceliyorum. Durumu fark eden şoför diyor ki: “Korkma hocam! Gözlerim zayıftır ama altıncı hissim kuvvetlidir!" Artık stabilize yol bitmiş, alabildiğine tozun içinde Amerikan filmlerindeki kanyonlara taş çıkartan dağlık, kayalık bir coğrafyaya girmiştik. Camel Tropy'ciler gibi kah derelerden kah bir aracın bile güçlükle geçebildiği derin uçurum manzaralı patika yollardan az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik iki yüz kilometre yolu on bir saatte katederek Beytüşşebap'a vardık.
Mesleğimin en sıkıntılı ama en güzel bende derin izler bırakan yıllarını Beytüşşebap'ta geçirdim. "Gençlik evi" anlamına gelen Beytüşşebap, gerçekten de bir gençlik eviydi. Çünkü, burada ya hastalıktan ya kirli savaştan ya da aşiretlerarası şiddetten çoğu yaşlanamadan bu dünyadan çekip gidiyordu.
Giderken onlara dair hiçbir şey bilmiyordum. Ne dillerini ne törelerini ne de yaşadıklarını… Bildiğim tek şey buralarda yaşanan ‘olağanüstü’ bir şeylerin olduğu ve silahların gölgesinde bir yaşamın beni beklediği idi. Korkuyordum ama düşlerim korkularımın çok üstündeydi. Bu da beni güçlü kılıyordu. Zorluklara göğüs germeye hazırdım. Hiç duymadığım bir dilde konuşan Beytüşşebaplılara yol, su, elektrik değilse de sevgimi ve ışığımı götürecektim.
Edebiyat öğretmeni olarak göreve başladığım Beytüşşebap Lisesi'nde öğrencilerimle de, aileleriyle de ilişkilerim iyiydi. Evlerine konuk olduğumda sessiz, gizemli o güzel kadınlar etrafımı sarıp o göz kamaştırıcı ışıl ışıl elbiselerini giydirirler, gözlerime sürmeler çekip dualar okuyarak sevgiyle bakarlardı yüzüme… Mistik, masalsı bir alemde ürkekçe dokundukları bebekleriydim onların... Hele öğrencilerim!... Hiç unutmuyorum ders sonrası okuldan çıktığım bir gün çamurdan balçık olmuş yola öğrencilerimin kendini atıp "Öğretmenim, ellerimize basıp da geçin!..." deyişlerini…
Yalnız, eğitimde başarının temeli olan öğretmen-öğrenci-veli işbirliğine yaptığım katkılardan dolayı yetkililerden plaket almayı beklerken, tam tersine Kürt kardeşlerimize 'hayati' hizmetlerde bulunan yetkililerce izlenmeye başlanmıştım. Çünkü, bu kadar sevilip sayılmak takdire değil, olsa olsa kuşkuya şayan bir durumdu. Oysa tamamen bu ülkenin çocuğuydum. Milli takımın başarısına sevinir, kupon biriktirir, ressamlardan Kenan Evren’i severdim. Ama buna rağmen, işleyen demir çubuk ışıldamış sorgu ve soruşturmalardan kendimi kurtaramamış, henüz stajyerliğim bile kaldırılmadan Kürtçe konuşmak, solcu ve dinsiz olmaktan ağır cezaya çarptırılmıştım. Tamam, solcu ve dinsizdim ama Kürtçe konuştuğum vallahi yalandı. Belki de öğrenmeye teşebbüs ettiğimi hissetmişlerdi. TRT Şeş gibi kendileri konuşunca iyi, başkaları konuşunca kötü bir şeydi şu Kürtçe…
Ama, kabahatin çoğu benimdi! Evime gelip gidip sonra da, “Dersinizde Kürtçe konuşup sizi rahatsız eden öğrencileriniz var mı hocaanım?” diye öğrenci ismi isteyen bir subayın eşini, “Onlar benim çocuklarım, siz bana nasıl böyle bir teklifte bulunabilirsiniz?” deyip de sen misin evinden kovan… Sonrasında başladı amansız bir takip… Fakat, takip et et, nereye kadar? Yoruldular tabii. Bir gün karakola davet edilince, “Bu çapulcularla görüşmeyeceksin, yoksa seni Diyarbakır cezaevine tatile gönderirim!” diyen Yüzbaşı Erol Taş amcaya fırsat bu fırsat deyip, şuurlansın diye ezme-ezilme ilişkilerinden söz etmeye çalışmıştım. Fakat, o daha çok sinirlenip, “Bak seni önce komaya sokar, sonra mevlit şekerini dağıtırım. Kürtler badem mi de ezilsin kardeşim? Türkiye Türktür, Türk kalacak, Michael Jackson zencidir, zenci kalacaktır. Tekbiiir, allahüekbeer!” diye bağırmaya başlamıştı.
Ve böylece bana “Dardayım aney aney” türküsünü söyletecek birçok kıl, tüy sorun yaşadım. Ama, mertlik platformunda karizmamdan ödün vermedim. Baskılar bizi yıldıramazdı! Ne demişti Uruguaylı gazeteci yazar Eduardo Galeano: “Her şeye rağmen, her çirkinliğe, kötülüğe, acılara rağmen neşe, kederden daha çok cesaret ister.” Ben de -ödüm kopsa da- cesaretle direnmiştim tüm baskılara… Buna karşın tek bir eksiğim vardı: O da kadın oluşum! "Kaç çocuğun var?" sorusuna sadece erkek çocuklarının sayısının söylendiği bir yerde, üstelik 22 yıl önce, öğretmen olmanız kadın olmanızın önüne geçemiyordu. Kız çocuklarının sayılmadığı bu yerde ben de bu bakış açısından nasibimi almıştım.
Bir gün bu güzel ilçenin tek caddesinden geçerken, yaşlılar da dahil olmak üzere kahvenin önünde oturan erkekler her zamanki gibi ayağa kalkarak beni selamlamışlar ve ben geçip gidene dek oturmamışlardı. -bu törene o kadar alışmıştım ki memleketime döndüğümde önünden geçtiğim kahvelerdeki saygısız hemşehrilerimin beni görüp de niçün ayağa kalkmadığını bir türlü anlayamamıştım- İşte o gün ben oradan geçerken demişler ki, " Ah, keşke erkek olaydı, bu mertlikle erkekliğe yaraşırdı!"
Bunu duyduğumda sevineyim mi, üzüleyim mi bilemedim. Bunca sevilmenin ödülü "erkek gibi kadın olmak" tı. Ve bu sözler, onların bana verebileceği en büyük değerdi. Onların onuruydum ama yine de bir eksiğim vardı: Kadındım. Ah, bir de erkek olsaydım!..
“Xwendin nehiştin li nav me kurdan/Ne hiş, ne bîr man ji êşû derdan/Şêx û began tev em kirne kola/Bê maf û bê cî berdane çola/Dan ser milên me darên dehola/Ger bêne kuştin, dayê tu megrî !”
Okumayı yasakladılar biz Kürtlere/Unutturuldu her şey dertten ve acıdan/ Köle olduk ağalara beylere/Yersiz, haksız sürüldük çöllere/ Omuzlarımıza bindirilen yüklerle/Ölürsek eğer, ağlama sen anne