Ayşe Şule Süzük
Tatar Çölü ile Yası Yaşamak
Yayın Tarihi: 14.02.2026 , 23:58 Güncelleme Tarihi: 15.02.2026 , 00:02
Her zaman olmuyor, daha doğrusu geçmişten pek azını hatırlıyorum. Karmaşık duygusal salınışlar içinde tam da kederli ruh hâlime uygun bir kitabın, hatta iki, kucağıma düşüvermesi ve onların kılavuzluğunda duygularımın incelerek minik bir dere gibi yatağını bulup çağıldaması. İyi duygular, kötü duygular; keder, neşe, öfke, hınç, elem, sevinç, sıkıntı, endişe, korku, yeis… hepsi bize ait, hepsi insana dair.
Bugünlerde yeis içinde hissediyorum kendimi yani umutsuzluktan kaynaklı bir karamsarlık ve kırılganlık içindeyim. Nedenleri hakkında fikrim var elbette. Uzak değilsiniz, belki daha katmanlısını sizler de yaşıyorsunuz. Belki benim penceremden daha koyu görünüyor karanlık, belki ateş böceklerini görmekte şimdilik zorlanıyorum, belki siz yolunuz için cebinize çakıl taşları dolduruyorsunuz, heyecanlısınız ama umutsuz değil. Kaygılısınız ama henüz yorgun değil. Bazen böyle, hiçbir ışık yokmuş gibi görünür. Bazen tamamen kendinize dönmek, susmak, düşünmek, hareketsiz kalmak, saklanmak, uzaklaşmak ve kaçmak istersiniz.
Böyle yazmamalıyım oysa. Ama elem arası da verilmemeli mi a canım, şu cânım hayatta? Elemliyim işte, ıstırap içindeyim ve öfkeliyim.
Sustum. Ruh hâlleri bulaşıcıdır. Karamsarlık bulaştırmak istemem. Sustum.
Ama başka susması gerekenler var. Sonsuza dek susması ve yok olması gerekenler onlar. Onlar susana kadar da ruhlarımız huzur bulmayacak. Abluka altına alınıp kıyıcı ambargoyla imha edilmesi gereken onlar. Yoksa Küba değil. Kübalı çocuklar değil. Küba devrimi değil ve dünyada iyi, doğru, kazanılmış, uğruna mücadele edilerek hak edilmiş onca şey değil.
Susun. Yoruldum. İnsanlığın göz göre göre yok sayılmasına tanık olmak yordu beni. Bir büyük yenilgi hissiyle kıvranıyorum. Közümü, için için yanan nikbinliğimi korumak için inanın çok çaba harcıyorum. Çabalamazsam düşerim, düşeceğimi biliyorum. Ola ki düşersem yanımda beni tutacak dostlara ihtiyaç duyacağımın da farkındayım. Biraz böyle bir zamandan geçiyoruz: “Bazı anlar vardır. Gökyüzünde yıldızlar parlamaz.” Karanlıkta ıslık çalmak ve el ele tutuşmak gerekir.
Sussunlar
Ajans haberleri susabilir mesela. Adaletsizliğin, kibrin, narsisizmin, pedofilinin, şatafatın, gösterişin, canavarlığın, sömürünün, barbarlığın kralları sussun. Sessizlik. İnsanlık için bu korkunç hengâme ve utanç çağının mimarları susun biraz. Zebaniler çağının çocuk kanına doymayan, dişleri kamaşmış, gözleri kendi bencilliklerinden ve saçma hırslarından başka bir şey görmeyen, kapitalist barbarlığın para tapıcıları tarikatının zehirli gorgoları susun artık.
Sessizliğe ve dinginliğe ihtiyacım var.
Yazının başında sözünü ettiğim gibi. Bu duygu karmaşası içinde iki kitabı yutarcasına okudum. Biri eskiden beri adını duyup bir türlü okuyamadığım Dino Buzzati’ye ait “Tatar Çölü” ve kütüphanede adı hoşuma gittiği için meraklandığım “Modern Mitler”. Biri bir roman, ötekisi evreni toz ve gaz bulutundan başlayarak bilimsel girdilerle anlatan “Modern Mitler” adlı kitap.
Zamana, insan tekininin umutlarına, hayattaki beklentilerine ve yaşamın akışına dair, sessiz ve son derece dokunaklı bir roman “Tatar Çölü”. Hikâye öyle yalın ki… Genç subay Giovanni Drogo’nun; ıssız, kimsenin gitmek istemeyeceği, sınır bölgesinde eski, unutulmuş Bastiani Kalesi’ne atanmasıyla başlar roman. Kaledeki söylenti, aynı zamanda orada yaşayan askerler için bir gelecek umudu vaat eder: bu vaat, bir gün düşman diye bilinen Tatarların kaleye saldıracağıdır. Kalenin kalın, sararmış, yer yer kararmış, yalnız duvarları genç subaylara belki de yüzyıllardır aynı yavan hikâyeyi fısıldar. Bu yavanlıkta, bir anlam ve yaşama dair bir beklenti de vardır. Ancak zaman umuda sarmalanmış kocaman hiçlik içindeki bu beklentiyi hızla yok eder. Drogo, atandığı kaleden hemen tayinini aldırmak niyetiyle gelmiştir oysa görünce bu kuyu yaşantısını.
Sahi, hayat nedir? Hayatlarımız, yaşantılarımız ne anlama gelir? Çocukluk, gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık… Anlam nerededir?
Uzunca olacak ama “Tatar Çölü”nden:
“Daha çok yol var mıdır? Yoo, şu ilerideki nehri geçmek, şu yeşil tepeleri aşmak yeterlidir. Belki de varmışızdır bile. Şu ağaçlar, kırlar, şu beyaz ev belki de bizim aradığımız şeylerdir. Bir an, bunun doğru olduğuna inanıp orada durmak isteriz. Sonra kulağımıza ileride daha iyisinin olduğu çalınır ve tasasız bir biçimde yeniden yola koyuluruz.
İnsan böylelikle kendi yolunda gider durur; günler uzun ve sakindir, güneş yukarıda gökyüzünde parlamakta ve akşam bastığında üzülerek yok olmaya yüz tutmaktadır.
Ama bir noktada, belki de içgüdüsel olarak, insan geri döner ve arkasındaki bir kapının kapanarak dönüşü olanaksız kıldığını fark eder. İşte o zaman, bir şeylerin değişmiş olduğunun ayırdına varırız, güneş eskisi gibi kıpırtısız değildir, hızla hareket etmektedir; ne yazık ki henüz bakmaya bile fırsat bulamadan, onun ufkun ucuna doğru hızla kaydığını, bulutların da gökyüzündeki mavi koylarda hareketsiz durmadığını, birbirlerinin üzerine çıkarak kaçtıklarını, iyice acele ettiklerini görürüz; zamanın geçtiğini ve günü gelince yolun zorunlu olarak son bulacağını anlarız.
Belli bir zamanda arkamızda bir kapı kapanır, kapanır ve bir şimşek hızıyla kilitlenir; geri dönecek zaman kalmamıştır. Ama işte o anda, Giovanni Drogo bunlardan habersiz uyuyor ve uykusunda çocuklar gibi gülümsüyordu.” (49)
Drogo’nun hayatı nasıl akacaktır? Bizlerin hayatı nasıl akıyor?
Ajans haberlerini sustursak şansla yakalanan ya da zorunluluktan doğan insan tekinin evrenin kaderine tutturulmuş o müthiş yolculuğunda daha derine, daha olağanüstü ve bize yakışanına doğru yürüyüşe çıksak…
Bu bölüm de “Modern Mitler”den:
“Evren, yaklaşık 13,799 milyar yıl önce doğdu. Bir tavuktan, parçalanmış bir cesetten veya âşıkların birbirinden koparılmasıyla değil, bir Büyük Patlama ile ortaya çıktı. Hem de yaratılan tek şey bizim yerimiz ve göğümüz değildi: Güneş sistemimiz, milyarlarca yıldızdan oluşan galaksiye aittir ve bu galaksi de milyarlarca galaksiden sadece biridir. Büyük ölçeklerde, galaksiler aynıdır: Evrenin bir köşesi ve kalbi yoktur.” (29)
Evrenin köşesi ve kalbi yoksa da insanın var: kuytusu, kalbi, dileği, onuru, haysiyeti ve insanca yaşama arzusu… Ateşin bulunması ve kullanılmaya başlanması insanın toplumsallaşma adımlarından en kritiği. Grup içinde yaşama ve değer üretme pratiği ise pek çok yara almış da olsa bugünkü uygarlığı yarattı. Kişisel hikâyemiz ile evrenin ve dünyamızın bizleri derin düşüncelere gark eden muhteşem seyri nihayetinde bir bütün. Öfke, karamsarlık, isyan, değiştirme isteği, korku, endişe hepsi bize dair.
“Ateşin başında toplanmış atalarımız, dönüşümden geçmişti. Beraber barış içinde yaşamak için güven geliştirmekten başka çareleri yoktu. Böylece suç, sayıları çoğaldıkça da ceza doğdu. Empati ve birlik algısı da doğdu. Ego ağır ağır, bir havuzdaki dalgacıklar gibi genişleyen daireler halinde, ötekine yer açtı. Ve genler, hormonlar, fizyolojiler, anatomiler, kültürle ebedi bir geribesleme içinde evrimleşirken, büyük metamorfoz sarsıcı bir biçimde ortaya çıktı: Biliş söylemi doğurdu, beraberlik zihin okumayı, empati ahlakı, hafıza ise yarın ihtimalini beraberinde getirdi.”
Evet, bir ihtimal daha var: Yarın ihtimali… Bir ufak ihtimal parıltısı bile yasın haşin karanlığını aralıyor. Aralamak zorunda. Başka türlü nasıl nefes alınır?