Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Atilla Özsever

Atilla Özsever

Teslimiyetçi sendikacılığın sefaleti!

Türk-İş ve Hak-İş yönetimleri, 600 bin kamu işçisi için yüzde 100’lük taleplerine karşılık yüzde 33’lük sefalet zammına imza attılar. Saraya çıkıp ricacı konumda teslimiyet belgesini onayladılar. İşçi tepkili ancak şu anda hem hükümete, hem de sendika yönetimlerine güçlü bir karşı çıkış yok...

Yayın Tarihi: 06.08.2025 , 22:48 Güncelleme Tarihi: 07.08.2025 , 00:00

Türk-İş ve Hak-İş yönetimleri, yaklaşık 600 bin kamu işçisini ilgilendiren Kamu Çerçeve Protokolü (KÇP) sözleşmesini imzaladılar. Yedi ay boyunca işçileri oyalayan sendika bürokrasisi, başlangıçta önerdikleri yüzde 100’ün üzerindeki taleplerinden vazgeçip yüzde 33’lük bir sefalet zammına imza attılar.

Türk-İş üst yönetimi, tabanın da baskısıyla bir eylem programı hazırladı ancak bu program da işçi katılımı ve AKP Hükümetini etkilemesi açısından yeterince güçlü olamadı. AKP “yandaşı” konumunda olan Hak-İş ise, yemek boykotu gibi birkaç sembolik etkinlik dışında eylem düzeyinde bir varlık gösteremedi.

Türk-İş’in talepleri kamu işveren sendikası TÜHİS tarafından kabul edilmeyince bu konfederasyon 500 işyerinde grev kararı alacağını duyurdu. Maden işçilerinin Eti Maden işyerinde 1 Ağustos 2025 tarihinde başlayacağı ilk grev, 31 Temmuz 2005 akşamı Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kararnamesi ile 60 gün süreyle ertelendi. Erteleme üzerine grev yeniden başlamayacağı için sonuç itibariyle grev yasaklanmış oldu.

Türk-İş yönetimi de bu kararı sineye çekip Saray’la anlaşma yolunu tercih etti. 2 Ağustos 2025 günü de hem Türk-İş, hem de Hak-İş yönetimi, TÜİK’e (Türkiye İstatistik Kurumu) göre Temmuz 2025 itibariyle sahte enflasyonun yüzde 33,52, İstanbul Ticaret Odası’na göre yüzde 42,48 ve ENAG’a (Enflasyon Araştırma Grubu) göre ise yüzde 65,15 olarak belirlendiği bir ortamda yüzde 33’lük zamma evet dediler.

Sefalet sözleşmesi

Ülkemizde Türk-İş’in verilerine göre açlık sınırı (dört kişilik bir ailenin sadece gıda harcaması) 26 bin 413 liradır. Yoksulluk sınırı ise (dört kişilik bir ailenin gıda, kira, yakıt, su, elektrik, ulaşım gibi zorunlu harcaması) 86 bin 36 liradır.

Konfederasyonların teklifinde 2025’in ilk altı ayı için net ortalama ücret teklifi 58 bin 325 lira idi. İkinci altı ay için teklif ise 87 bin 453 liraya geliyordu. Aslında sendikaların talebi yoksulluk sınırı düzeyindeydi.

Kamuda ortalama net ücret 37 bin lira dolayındaydı. KÇP’ye göre imzalanan sözleşmeyle bu ücretler ilk altı ay için 46 bin liraya, ikinci altı ayda da 52 bin lira düzeyine gelmiş olacak.

Sadece kiraların 20-25 bin lira olduğu bir ülkede 45-50 bin liralık bir gelirle iki çocuklu dört kişilik bir aile nasıl geçinecektir? Sendikalar, yoksulluk sınırı düzeyindeki taleplerinin bile yarısına razı oldular.

Kaldı ki kısa bir süre sonra vergi diliminin yüksekliği nedeniyle işçilerin net gelirinde de bir düşme olacaktır. Yoksullaşma kendini daha fazla hissettirecektir. O nedenle tabandaki işçinin de tanımlamasıyla Türk-İş ve Hak-İş’in imzaladığı bu sözleşme bir “sefalet sözleşmesi”dir.

Ricacı sendikacılıktan teslimiyete

Türkiye işçi sınıfı tarihindeki toplu sözleşme ve grev mücadelesine baktığımız zaman özellikle Türk-İş bünyesindeki sendikaların dönemin özelliklerine göre hareket ettiği görülmektedir.

Solun görece yükseldiği ve DİSK’in de etkin bir sendikacılık yaptığı 1960’lı, 1970’li yıllarda Türk-İş içersinde de “sosyal demokrat” eğilimli sendikaların belli bir etkinliği söz konusuydu. 12 Mart 1971 muhtırası sonrasında sosyal demokrat sendikalar önce “4’ler Raporu”, ardından da “12’ler Raporu” adı altında sendikacılığın temel ilkelerini savundular.

Sosyal demokrat eğilimli bu sendikalar, 1975 sonrasında da Milliyetçi Cephe (MC) hükümetlerine karşı açıktan tavır koydular. Keza o dönemde Türk-İş Genel Başkanı olan Halil Tunç, 16 Haziran 1975 tarihinde Demirel başkanlığındaki 1. MC Hükümetinin kıdem tazminatı hakkını sınırlandırması girişimine karşı İzmir'de elektrikleri keserek 8 saat süreyle kısmi bir genel greve bizzat öncülük etti.

Kuşkusuz bu konfederasyon bünyesinde, özellikle kamu kesiminde örgütlenme söz konusu olduğu için mevcut hükümetlerle uzlaşmacı, “ricacı” bir yaklaşımı benimseyen sendika yönetimleri daha fazlaydı. Ancak sosyal demokrat sendikalar da belirli politikaları etkiliyorlardı.

1989 Bahar Eylemleri ve sonrasında da merkez sağ eğilimli Türk-İş yönetimi, ANAP Hükümetinin Başbakanı Turgut Özal’a karşı ciddi bir tavır koydu. AP (Adalet Partisi) eski milletvekili ve merkez sağ eğilimli Türk-İş Genel Başkanı Şevket Yılmaz, 3 Ocak 1991 günü “genel uyarı eylemi” eylemi adı altında 12 Eylül sonrasının ilk genel grev girişiminde bulundu. Türk-İş üyesi işçiler, Özal Hükümetine karşı evlerinde oturup işyerlerine gitmeyerek kısmı bir “genel grev” uygulaması yaptı.

AKP döneminde, yani günümüzde ise özellikle Türk-İş bağlamında AKP Hükümetine karşı “teslimiyet” içeren bir anlayış ve uygulama söz konusudur.

Tabanın tepkisi var ancak…

Türk-İş tabanındaki işçilerin imzalanan sözleşmeye ciddi bir tepkisi var. Ancak bu tepki, AKP Hükümeti ve sendika üst yönetimlerine karşı güçlü bir eylemlilik düzeyinde değil. Türk-İş içinde mücadeleci sendika şubelerinden Harb-İş Eskişehir Şube Başkanı Hasan Atak, bu durumu şöyle özetledi:

“Türk-İş yönetiminin imzaladığı KÇP sözleşmesine karşı tabanda büyük bir tepki var. Ancak bu tepkinin daha güçlü bir değişime yol açması şimdilik mümkün gözükmüyor.

Türk-İş yönetiminin 50 lira gibi, yani 2,3 puanlık ilave bir zamma imza atması kabul edilebilir bir durum değil. Aslında yıllık itibariyle yüzde 30-33 dolayında bir zam alındı. Bizim konfederasyonların talebi ilk altı ay için yüzde 90, ikinci altı ay için de yüzde 25 idi, yani yıllık olarak yüzde 115’lik bir talebimiz vardı. Yüzde 30 asla kabul edilemez.

Ne yazık ki Türk-İş yönetiminden, yani en üst taraftan başlayarak sendika genel merkezlerinde bir teslimiyetçi anlayış var. Sendika yönetimleri tabanın tepkisini daha yukarıya iletmekte aciz kalıyor.

KÇP imzalanır imzalanmaz biz Eskişehir şube yönetimi olarak başta Türk-İş yönetimi olmak üzere bu sözleşmeyi imzalayan, imzalayacak olan tüm sendika yönetimlerini istifaya çağırmıştık. Yine aynı noktadayız.

Bir kere daha ifade edeyim, biz Eskişehir ve İstanbul şubeleri olarak böyle bir sözleşmeyi kabul etmediğimizi kitlesel anlamda da birkaç gün içinde kamuoyu önünde açıklayacağız.”

Hasan Atak, işçilerin yedi aylık birikmiş toplu alacakları için şimdilik tepkilerini biraz aşağıya çektiklerini söyledi. Atak, “Bununla birlikte vergi dilimleri sonucu net ücretler giderek düşecektir. Önümüzdeki 3-4 ay sonra ya da en geç 2026’nın ilk aylarından itibaren üyenin tepkisi yoğunlaşabilir” diye konuştu.

Sendikalardan istifalar

Yine ayni sendikanın mücadeleci şubelerinden Harb-İş İstanbul Şube Başkanı Murat Yalçınkaya’nın görüşü de şöyle:

“İşçide ciddi bir tepki var. Aslında verilen zam, resmi enflasyon kadar. Bizim bu süreçler karşısında Çalışma Bakanlığı önünde süresiz oturma grevi dahil bir takım önerilerimiz oldu ama bu önerilerimiz üst yönetimler tarafından kabul görmedi.

Bu arada bizim sendikamızda olmasa bile diğer sendikalarda işçi arkadaşların sendikalarından istifa ettiklerine dair girişimde bulunduklarını öğreniyoruz. İşçide sendika yönetimlerine kızıp bir istifa eğilimi var. Biz de o eğilimde olan arkadaşlara sendikalarda kalıp mücadele edilmesi gerektiğini ifade ediyoruz”.

Yedi aylık sürede işçinin sendika bürokrasisi tarafından oyalanması, bir bezginliğe yol açtı. Ayrıca işçiler, hayat pahalılığı, eylül ayında çocuklarının okul masrafları gibi nedenlerle sözleşmelerin de bir an önce imzalanmasını istediler.

İşçideki çekingenlik

İşçinin bu süreçteki durumunun bir örneğini de Koop-İş Sendikası’nın İstanbul Şube Başkanı Aziz Hacısalihoğlu anlattı. Aziz Hacısalihoğlu şunları söyledi:

“Tabanda KÇP’ye karşı bir tepki var ancak iş mücadele sürecine gelince üyelerimiz biraz duraklıyor. Şöyle bir örnek vereyim: Geçenlerde bir işyerinde yasa gereği grev kararı almamız gerekiyordu, yani böyle bir karar almazsak toplu sözleşme yetkimiz düşecekti.

Ben işyerinin önüne gittiğimde orada toplanan 50-60 kadar arkadaşımız, imzalanan sözleşmeye tepkilerini dile getiriyorlardı. Onlara dedim ki, ‘Arkadaşlar işte ben de grev kararını asmaya geldim. Gelin grev kararını astığımız pankartın önünde bir fotoğraf çektirelim’.

Ne yazık ki bu sefer ancak iki, üç arkadaşımız gelebildi, onlar da zaten işyeri temsilcisiydi. Daha sonra bir üye toplantısı yaptık. Orada çıkan karar ise, ‘sözleşmeyi bu haliyle imzalayalım’ kararıydı. Durum budur.”

Görev öncü işçilere düşüyor

Görüldüğü gibi Türk-İş bünyesindeki işçilerin büyük bir bölümünde henüz mücadeleci bir “sınıf bilinci”nin oluşmadığı dikkati çekiyor. İşçide 89 Bahar Eylemleri gibi bir kararlılık yok.

Tabii ki burada birçok faktör etkili, özellikle kamudaki bu işçilerin büyük bir bölümünün AKP döneminde işe alınması, muhafazakar ve milliyetçi aidiyetler ve bir mücadele deneyimi yaşamamış olması önem kazanıyor.

Bu süreçte grev hakkının yasaklanması ve önümüzdeki dönemde de grev hakkının fiilen uygulanamayacağı ve hatta toplu sözleşme sürecinin de bir anlamı olmayacağı, sendikal bürokrasinin AKP hükümetine biat etmesiyle birlikte toplu sözleşme hakkının da ortadan kalkmış olabileceği gibi durumlar söz konusu olabilir.

Öte yandan kamudaki zammın düşük kalması ve işçilerin kısa sürede vergi dilimine girmesi sonucu üç ay sonra yoksullaşmanın daha da artacağı ve belki o zaman işçilerin hem AKP iktidarına, hem de mevcut sendika yönetimlerine karşı bir harekete geçebileceği düşünülebilir.

Ancak böyle bir durumun söz konusu olabilmesi için de yine öncü işçilere, mücadeleci sendika şube yönetimlerinin aktif tavrına ihtiyaç var…

Atilla Özsever 'ın Son Yazıları