Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Atilla Özsever

Atilla Özsever

‘Sosyalizm hayatın kendisidir’

Son günlerde “Proletaryanın işi bitmiş, dünyada yüzde 10’un altında” ya da “sol bitmiştir” gibi görüşler ortaya atılıyor. Eskiden de vardı. “Sosyalizm bitmiştir” diyenlere Marx’ın anlayışıyla şunu hatırlatalım: Sosyalizm, hayatın kendisidir…

Yayın Tarihi: 27.06.2026 , 23:38 Güncelleme Tarihi: 28.06.2026 , 00:05

Geçtiğimiz günlerde “Proletaryanın işi bitmiş, dünyada yüzde 10’un altında”  ya da “sol bitmiştir, kirlenmiştir” gibi ifadelere rast geliyoruz. Bu ifadelerin sahipleri, daha önce sol hareket içinde bulunmuş veya Marksizmle bir şekilde tanışmış ancak daha sonra “sosyalizmden vazgeçmiş” kişiler olabiliyor.

Özellikle 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ve 1991’de Sovyetlerin çöküşü ile birlikte de komünizm karşıtları, artık sosyalizmin bittiği iddiasını ortaya atmışlardı. Hatta bu iddiayı ortaya atan ünlü Japon asıllı Amerikalı yazar Francis Fukuyama, “tarihin sonunun geldiğini” savunuyordu.

Fukuyama, küreselleşmeyle birlikte liberal düzenin evrenselleştiğini ve sonsuza kadar devam edeceğini iddia ediyordu. Ancak 2000’li yıllara gelindiğinde bunun böyle olmadığı, kapitalist sistemin ciddi bir krize girdiği, ekonomideki sorunların ötesinde büyük çevre sorunlarının da oluştuğu görüldü. Fukuyama da, “tarihin sonu geldi” tezinden 2016 yılının sonunda vazgeçmişti.

Halen içinde bulunduğumuz süreçte, daha doğrusu 2008’den bu yana kapitalist sistemin krizi, reel ekonominin yanı sıra sistemin tüm veçhelerini kapsamakta, örneğin gıda krizi, enerji krizi, ekolojik kriz, iklim krizi, su krizi, sosyal kriz, ahlaki kriz olarak da tezahür etmektedir.

ABD ve emperyalist ülkeler, krizin çözümü için de Ukrayna, Ortadoğu, İran gibi bölgesel savaşlara başvurmaktadırlar. Ancak sonuç itibariyle kapitalist sistemin krizi, sadece bir ekonomik krize değil bir uygarlık krizine dönüşmüş durumdadır.

Proletarya genişliyor

Öte yandan proletaryanın, yani işçi sınıfının bırakın yüzde 10’un altına düştüğü, resmi istatistiklere göre ülkemizde aktif nüfus içinde çalışanların oranının yüzde 70’leri geçtiği ortaya konuyor.

Günümüzde proletarya denilince, sadece fabrika işçisi, yani mavi yakalı değil, beyaz yakalı denilen hizmet ve benzeri sektördeki işçileri de kapsayan sınıfsal bir kesim kastedilmektedir. Beyaz yakalı çalışanlar da, emek gücünü ortaya koyup bir sömürü ilişkisi içinde bulunuyorlar.

Ayrıca, emek ve sermaye var olduğu sürece, yani sömürü devam ettiği müddetçe ideolojik ve pratik anlamda “sağ ve sol” kavramları da varlığını sürdürecektir. Kabaca, “sol” kavramı emeği, “sağ” kavramı ise sermayeyi temsil eder.

Dolayısıyla kapitalizm, yani sömürü düzeni var olduğu sürece, proletarya da, proletaryanın sosyalizm hedefi de varlığını sürdürecektir. Sonuç itibariyle solun, sosyalizmin bitmesi gibi bir durum söz konusu değildir.

Sınıflı toplumların çöküşü

Tabii ki sosyalizm hedefine varmak kolay değildir. Devrim yolu engebelidir. Ancak insanlık tarihine baktığımızda çeşitli sömürü düzenleri nihayetinde son bulmuştur.  Köleci toplum, Roma İmparatorluğu’nda büyük bir zemin kazanmıştı.

O dönemde Spartaküs adlı bir gladyatör, arkadaşlarını örgütleyip M.Ö. 74 yılında isyan etti. Spartaküs, ezilenlerle, kölelerle birlikte önemli başarılar kazandı, 40 bin kişilik Roma ordusunu bozguna uğrattı. Güney İtalya’da yasaları değiştirerek insanca bir düzen kurulmasını sağlayabildi, tüketim mallarının fiyatlarını düşürdü.

Ancak M.Ö. 71’de daha güçlenen Roma ordusu karşısında yenilgiye uğradı. Spartaküs isyanı, kölelik düzenine önemli bir darbe indirmesine rağmen üretim güçleri, henüz üretim ilişkilerini bozacak nitelikte değildi.

Fakat Roma İmparatorluğu M.S. 476 tarihinde yıkıldı. Yani, Spartaküs isyanından 550 sene sonra köleci düzen yıkılmış oldu. Sonuçta uzun yıllar da alsa bir üretim düzeni yıkılabiliyordu.

Köleci toplumdan sonra gelen feodal düzen de, 1789 Fransız Devrimi ile son buldu, krallar tahttan indirildi. 1776’da da Amerikan Devrimi gerçekleşti. Ülkemizde de 1923 Devrimi ile padişahlık düzenine son verildi.

Feodal düzenden sonra dünyada egemen olan kapitalizm, 1917 Bolşevik Devrimi ile de Rusya’da sona erdirildi. Şimdi burada detaylarına girmesek de Sovyet Devrimi, 74 yıl sonra bir çöküş yaşadı.

'Ya sosyalizm, ya barbarlık'

Evet, şu anda dünyada kapitalizm egemen ama Sovyet deneyimi ile kapitalizmin de yıkılması mümkün olabildi. Yani kapitalist sistemin de yıkılabildiği tarihsel olarak gerçekleşti. İnsanlık şu anda büyük bir dönüşümün gerçekleşebileceği kaotik bir süreç yaşıyor. Burjuva demokrasisinin de sınırlarına gelinmiş durumda.

İşte bu koşullarda burjuvazi, bir yandan da “faşizm” kartını ileri sürüyor, Avrupa dahil dünyanın birçok yerinde aşırı sağcı, faşizan, dikta yönetimlerinin de iktidara gelebildiği görülüyor.  Bir taraftan da emekçi kitlelerin çeşitli biçimlerde mücadelesi sürüyor.

Alman devrimci Rosa Luxemburg’in deyişiyle dünya “ya sosyalizm, ya barbarlık” sürecine doğru mesafe alıyor. Sosyalizm, bu çerçevede bir alternatif olarak tarih sahnesindeki yerini koruyor.

Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı süreçte (1914), özellikle burjuva ideologları, yöneticileri bir sosyalist devrimin gerçekleşeceğine ihtimal vermiyorlardı. Ama 1917’de Rusya’da devrim oldu. O nedenle dünyanın içinde bulunduğu bu koşullarda zorda gözükse bir devrim olasılığı her zaman mümkündür.   

Komünizmin iki aşaması

Buradan sosyalizm meselesine özetle gelecek olursak; Marksist anlamda sosyalizm, komünizmin ilk aşamasıdır. Sosyalizmde, herkes yeteneğine göre ve toplumsal üretime yaptığı katkı ölçüsünde pay alır. Komünizmde ise, üretim teknolojisi ve güçlerinin yarattığı bolluk karşısında tamamen ihtiyacına göre pay alması söz konusudur. 

Sosyalist aşamada, öncelikle temel üretim araçlarının mülkiyeti toplumsallaştırılır, büyük sanayi ve finans kuruluşları devletleştirilir. Komünizmde ise, özel mülkiyetin tümüyle ortadan kalktığı, devletin sönümlendiği bir süreç yaşanacaktır.

Sosyalizm, esas itibariyle kapitalist sınıfın, sermaye düzeninin ortadan kaldırıldığı bir üretim tarzıdır. Emek sürecinin sonucuna toplum el koyar. Üretilen ürünler, toplumundur. Sosyalizmin hedefi, gerekli emek zamanını kısaltmaktır. Emek üretkenliği artıkça gerekli emek zamanı kısalacak, serbest zaman (özgürlük zamanı = üretim dışı zaman) büyüyecektir.

Yabancılaşma sorunu

Karl Marx açısından da sosyalizmin, komünizmin nihai amacı, insanın yabancılaşmadan kurtulmasıdır. Emek, kapitalist süreç içinde insanın doğal bir parçası olmaktan çıkıp çalışan kişiye yabancılaşır.

Çalışan kişinin ürettiği nesneler, zamanla çalışana egemen olur ve çalışan kişiden bağımsız bir güç haline gelir. İnsan da bu süreç içinde giderek mekanikleşmiş bir ruh hali yaşar. Marx da bu durumu şöyle açıklar: “Üretim (süreci) çalışan insanlar için varolmalıdır. Oysa şimdiki uygulamada insanlar, üretim için vardırlar”.

Yabancılaşmış emekte, insan kendini bir araç olarak görür, adeta makinenin bir uzantısı halindedir. Yani kapitalist sistem, insanı insan olmaktan çıkarır, insan nesneleşir ve diğer faaliyetleri de bu çerçeve içinde gelişmeye başlar.   

İnsanın yabancılaşmasının kökeninde özel mülkiyet yatar, insanı emeğine ve hayata yabancılaşmış hale getirir. Üretim sürecindeki yabancılaşma, giderek insan ilişkilerindeki yabancılaşmaya dönüşür. Bu süreç, insanı egoizme (bencilliğe) yönelmesine neden olur.

Marx’a göre hayat

Özetle sosyalizm, son tahlilde komünizm, özel mülkiyete de son vererek insanın yabancılaşmadan kurtulmasına olanak sağlayacaktır. Yabancılaşmamış bir sosyalist toplumda, insanlar özgür olacaklar, yabancılaşmış üretim ve tüketim kalıplarının yükü altında ezilmeyeceklerdir.

Kendi yaşamının efendisi ve yaratıcısı olan insan, yeni bir hayat sürecine başlayacaktır. Ünlü Alman düşünür Erich Fromm, “Marx’ın İnsan Anlayışı” isimli kitabında, Marx’ın hayata ilişkin bu yaklaşımını şöyle açıklar:  

“Marx için sosyalizm, hayatın kendisi demektir. Yani sosyalizm, hayatın yalnızca dolu dizgin yaşanması değil, hayatı insan varlığının hedefi haline getirecek koşulların hazırlanmasıdır. İnsanlar kendilerine yabancılaşmamış akılcı bir toplumu yarattıktan sonra hayatın tek amacı ve hedefi olan ‘insanın kendi güçlerini geliştirmesi ve böylece gerçek özgürlüğe yönelmesi’ konusuyla ilgilenme imkânına sahip olacaklardır”.

İşte bu nedenle hayatı sevmeyi ve savunmayı, insanın gerçek özgürlüğüne kavuşuncaya kadar mücadele etmeyi bırakmayacağız…
 

 

Atilla Özsever 'ın Son Yazıları