Atilla Özsever
Hayat sevmeğe değer…
Yayın Tarihi: 03.10.2026 , 23:42 Güncelleme Tarihi: 04.10.2026 , 00:01
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Avusturyalı yazar Stefan Zweig, varlıklı bir Yahudi ailesinin çocuğudur. 1881’de Viyana’da doğan Zweig, kültür ve edebiyat alanında sıkı bir eğitim görmüş, ana dili Almancanın yanı sıra İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Latince ve Yunanca lisanlarını da bilen bir kişidir.
O dönemin Viyana’sı Avrupa’nın çok önemli bir kültür merkeziydi. Stefan Zweig da, bu ortamda müzikten edebiyata çok yönlü bir gelişme sağlamış ve aynı zamanda felsefe doktoru unvanı almış bir fikir insanıdır.
Psikoloji ve psikiyatri alanının usta ismi Sigmund Freud’la arkadaşlık yapmış, Paul Valery, Thomas Mann, Maksim Gorki gibi edebi şahsiyetlerle, ünlü heykeltıraş Rodin ve İtalyan orkestra şefi Toscanini ile yakın dostluklar kurmuştur.
'Üç Büyük Usta'
Stefan Zweig, birçok ünlü eserinin yanı sıra “Üç Büyük Usta” isimli kitabıyla da dünyaca ünlü yazarlar olan Balzac, Dickens ve Dostoyevski’nin yaşam öykülerini ve edebi yapıtlarını anlatan bir eser kaleme almıştır.
İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan bu kitabın ilk baskısına önsöz yazan Dr. Ayda Yörükan, Zweig’ın eserlerinin çok büyük bir bölümünün biyografi (özgeçmiş) türünde olduğunu belirtir. Zweig, bir biyografi yazarı olarak hayatını incelediği kişilerle ilgili çok derin ve kapsamlı araştırmalar yapan bir yazardır.
Stefan Zweig, empati (kendisini başkasının yerine koymak) düzeyi yüksek bir yazar olarak Balzac’ın, Dickens’ın, Dostoyevski’nin ve diğer birçok yazarın yaşam dünyasını ve acılarını onların gerçekliği içinde aktarmayı bilmiştir.
Yoksulluk, hor görülme, kürek mahkumluğu, sürgün, sara hastalığı gibi dertlerin acısını çeken Dostoyevski; açlığın, parasızlığın, borçluluğun, yükselme tutkusunun, para hırsının pençesinde kıvranan Balzac; çocukken çok acılar çeken Dickens; Zweig’ın bu eserinde anlatılmaya çalışılır.
Zweig’ın intiharı
Stefan Zweig, hayat hikayelerini anlattığı kişileri kusurlarına rağmen sevmesini bilen ve okura da bunu hissettiren bir yazardır. Birçok eserinin yanı sıra “Bir Kadının Hayatında Yirmi Dört Saat”, “Dünün Dünyası”, “Yıldızın Parladığı Anlar” gibi kitapları da ülkemizde değişik yayınevleri tarafından tekrar tekrar basılmış eserlerdir.
Bu büyük yazar, 1934 yılına kadar Avusturya’da yaşamış fakat Yahudi asıllı olması nedeniyle Nazi Almanyası'nın baskılarından kurtulmak için 1934’te Avusturya’yı terk etmiş, uzun bir sürgün hayatının ardından 1941 yılında Brezilya’ya yerleşmiştir.
Faşizmin yayılmasından ve İkinci Dünya Savaşı’nın vahşetinden derin bir umutsuzluğa kapılan Zweig, "yeni vatanı" olarak gördüğü Brezilya'da da bu depresif psikolojiden kurtulamamıştır. 1942 yılında ikinci eşi ile birlikte 61 yaşında iken Brezilya’da intihar ederek yaşamına son vermiştir.
Aslında Zweig, bir üç sene daha dayanmış olsa savaşın bittiğine ve faşizmin yenilgiye uğradığına şahitlik edebilirdi. Neyse, şimdi onun tekrar “Üç Büyük Usta” kitabına dönelim…
İhtiraslı Balzac
Stefan Zweig’a göre, Honore de Balzac’ın (Fransa vatandaşı, 1799-1850) roman kahramanları da kendisine benzer, hepsinde dünyayı fethetme hırsı vardır. Her biri servete hücum etmiş, birinin cesedi üzerinden ötekilerin atları gelip geçmiştir.
Balzac, ölçülü insanlarla ilgilenmez, ihtiraslı kişileri roman kahramanı yapmıştır. Fransa’nın bu ünlü yazarının en önemli özelliklerinden biri, acısını çalışmakla dindirmek isteyişidir. Tutkulu bir yazar olan Balzac, bir insanın yüzünü ve çevresini inceleyerek onun iç dünyasını keşfe çalışır.
Yüzüne, kılığına kıyafetine ve yürüyüşüne bakarak sokaktan geçen her insanın mesleğini kestirmekle övünen bir yazardır, sezgi gücü yüksektir. İnsanlık Komedyası, Goriot Baba, Vadideki Zambak, en tanınmış eserleridir.
Yoksul çocukların yazarı
İngiliz yazar Charles Dickens (1812-1870), Victoria dönemi İngiltere'sinin en büyük romancılarından biridir. Babasının borçları yüzünden hapse girmesi üzerine henüz 11 yaşındayken bir boya fabrikasında çalışmak zorunda kalmıştır. Bu zorlu dönem, onun eserlerindeki ezilen ve yoksul çocuk karakterlerine ilham vermiştir.
Stefan Zweig, Dickens’ı halk nezdinde büyük bir üne kavuşan bir yazar olarak tanımlar. Dickens’ın bir toplantıda konuşma yapması üzerine halkın salonlara hücum ettiğini, hatta insanların sevdikleri bu yazarın sesini işitebilmek için sürünerek kürsünün altına girmeye çalıştığını yazar.
Zweig, Dickens’ın İngiliz geleneklerine bağlı bir yazar olduğunu, bu çerçevede muhafazakar fakat burjuva eğilimlerine de sahip İngiliz halkının ortalama hayatlarını konu eder, bu anlamda da devrimci bir kişiliği olmadığını belirtir.
Dickens, eserlerinde zayıf ve güçsüz insanların yardımına koşmakla birlikte düzeni suçlamamış, devlet yönetimine başkaldırmamıştır. Aslında İngiliz toplumunun bu yöndeki özelliği, o dönemde Avrupa 1848 ihtilalleriyle çalkalanırken bu devrimci sürece katılmayan tek Avrupa ülkesinin İngiltere olmasıyla da belliydi.
Üç yazarı karşılaştırma
Stefan Zweig, Balzac’ın kahramanlarının açgözlü ve haris, güçlü olmak için sonsuz bir arzu ile yanıp tutuşan, anarşist nitelikli olduğundan söz eder. Dostoyevski için de kahramanlarının ateşli ve coşkun olduğunu, hayatlarından memnuniyet duymadığını belirtir.
Balzac’ın kahramanları dünyaya hükmetmek isterken Dostoyevski’nin kahramanları dünyayı aşmak ister. Dickens ise, tamamen tersine, romanlarındaki insanların hepsi alçakgönüllüdür. Dickens, sıradan insanların yaşamlarını ortaya koymaya çalışır.
Dickens’ın hayallerinde sosyalist bir radikallik yoktur, sevgi ve merhametle dolu olarak küçük burjuva dünyası içinde kalmalarını savunur. Dickens’ın kahramanları tehlikelerle karşılaşsalar bile okuru korkutmazlar, Dostoyevski’nin kahramanları ise uçurumlarla baş başa kalabilirler, okur da bu bilinmeyen uçurum ve karanlıklar karşısında boğucu bir duyguya kapılabilir.
Çocuk kahramanlarına önem veren Dickens’ın eserlerinde, çocuk demek cennet demektir. Bu ünlü yazarın çocuklarla ilgili en önemli eseri Oliver Twist’tir. Diğer çok okunan eserleri de David Copperfield, Büyük Umutlar, İki Şehrin Hikâyesi’dir.
'Vahşi İnsan: Dostoyevski'
Ünlü Rus yazar Fyodor Dostoyevski (1821-1881) dünya edebiyatının ve psikolojik roman geleneğinin en büyük ve en etkili yazarlarından biridir. Çocukluğu yoksul bir ailede, sert bir babanın ve şefkatli ama erken ölen bir annenin yanında geçmiştir.
1849 yılında siyasi fikirleri nedeniyle tutuklandı ve kurşuna dizilmek üzereyken idam cezası son anda affedildi; ardından Sibirya'da zorunlu kürek cezası ve hapis yattı. Yaşamı boyunca epilepsi (sara) nöbetleri, ekonomik sıkıntılar ve ağır bir kumar bağımlılığıyla mücadele etti.
Dostoyevski’nin başlıca eserleri de şunlardır: Yeraltından Notlar, Suç ve Ceza, Budala, Karamazov Kardeşler.
Stefan Zweig’a göre, Dostoyevski hayatı boyunca sessiz sedasız, vahşi bir insan olarak yaşamıştır. Gençliğinde birkaç dostu varken olgunluk çağında ise tek başına bir hayat sürmüştür.
Yine Zweig açısından Dostoyevski, “bütün insanlık için duyduğu sevgiden bir pay ayırarak birine bağlanmak, kendini birine hasretmek istememiş gibidir”. Hayatının uzun yılları, bütün gençlik çağı karanlıklarla örtülüdür.
Çar’a biat
Dostoyevski’de her şey aşırı ve ölçüsüzdür ancak Zweig’a göre asıl büyüklüğü ruhunun derinliklerindedir. Duyduğu acı ve ıstıraplar karşısında acı ve ıstırap duymaktan zevk alır hale gelmiştir.
Hayat onu üç kere yükseltmiş ama her üçünde de tekrar yere vurmuştur. Bununla birlikte hiçbir zaman kadere başkaldırmamış, kadere yumruk sallamamıştır. Sefalet, parasızlık ve sara hastalığı peşini bırakmamış, 10 ruble (Rus para birimi) için beş kere İsa’nın adını anmış, parasızlık nedeniyle birkaç kuruş için ağlayıp sızlandığı mektupları yazmıştır.
Zweig’a göre, en büyük mutluluğu sonsuz güçlere boyun eğmekten geçiyordu, dindardı, haçı öpmekten zevk alırdı. Sibirya’da cezaevinde iken Rus Çarı’na övgü dolu bir mektup yazıp anlaşılmaz bir alçalma, küçülme ile af dilemiş, bir anlamda kendisini vuran eli öpmüştür.
Kumar düşkünü Dostoyevski, rulet oynamak için karısının elbisesini ve parasını çalmıştır. Bu ünlü Rus yazarının kahramanlarının mutlu olmak gibi bir dertleri yoktur, acıdan beslenirler, hepsi ya uçuruma ya da en yüksek zirvelere doğru çılgınca bir koşu içerisindedirler.
Balzac’ın kahramanları topluma galebe çaldıkları anda zafere ulaşırlar; Dickens’inkiler ise sosyal sınıf içerisinde, burjuva hayatında, aile ve iş hayatında yerlerini aldıkları zaman başarı kazanırlar. Oysa Dostoyevski’nin kişilerinin yönelmiş olduğu toplum sosyal değil dinidir.
Hayatı sevmek
Tüm bunlara rağmen Dostoyevski’nun tutkulu yazımı, okuru çok etkileyebilir. Aslında bu ünlü yazar, insanlığın sırrını şu son ve unutulmaz formülü ile açıklamıştır: “Hayatın anlamından çok, hayatın kendisini sevmek gerekir”.
Zweig’ın bu kitabında ünlü Alman yazar ve şair Goethe’nin şu sözüne de yer verilmiştir:
“Hayat, her şeye rağmen güzeldir”.
İşte biz de bu sözden esinlenerek hayatın her şeye rağmen sevmeğe değer olduğunu belirtmeye çalışalım. Ve yazımızı Nâzım Hikmet’in “Yaşamak ne güzel şey” isimli şiiri ile sonlandıralım:
Yaşamak ne güzel şey
Anlayarak, bir usta, kitap gibi
Bir sevda şarkısı gibi
Bir çocuk gibi şaşarak yaşamak...
Yaşamak birer birer ve hep beraber
İpekli bir kumaş dokur gibi
Hep bir ağızdan sevinçli sevinçli bir destan okur gibi.