Atilla Özsever
Fransa’da ‘hayat durdu’, Türkiye’de?
Yayın Tarihi: 15.09.2025 , 00:06 Güncelleme Tarihi: 15.09.2025 , 00:07
10 Eylül 2025 günü Fransa’nın genelinde 200 bin kişi sokağa çıktı, ulaşım aksadı, Paris metrosu tam zamanlı çalışmadı, çok sayıda okul kapatıldı, tren istasyonları işgal edildi. “Her şeyi durduralım” adı altında yapılan eylemler, Fransa’da büyük ölçüde hayatı durdurdu.
Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve hükümetinin kemer sıkma politikalarına karşı Fransız toplumunun tepkisi, bir anlamda genel grev niteliği taşıyordu. 18 Eylül’de sendikaların da desteği ile daha büyük çaplı bir genel grevin yapılması gündemde bulunuyor.
Türkiye’de de “hayatı durduracak eylemler” konusu gündeme getiriliyor. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, geçtiğimiz günlerde dünyanın ünlü gazetelerinden Financial Times’e yaptığı açıklamada Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “hukuk darbesi”ne karşı güçlü bir direniş gösterileceğini belirtti.
CHP lideri Özgür Özel, “Gerekirse hayatı durdurma noktasına getirecek barışçıl eylemler yaparız. Milyonlar değil, on milyonlar sokağa çıkabilir” ifadelerini kullandı.
Ülkemizde yönetimde bulunan dinci, faşizan bir iktidara karşı hayatı durduracak eylemler, o çapta bir genel grev yapılabilir mi? İşçi sınıfının mevcut konumu buna uygun mu, Türkiye’nin tarihinde bu tür eylemler yapıldı mı?
Tüm bu soruları öncelikle Fransa’da yaşananları dikkate alarak yanıtlamaya çalışalım…
‘Sarı Yelekliler’ örneği
10 Eylül’de Fransa’da yaşamı durduran eylemler, öncelikle sosyal medya vasıtasıyla örgütlendi ve harekete geçildi. Gösteriler, 2018-2019 yıllarındaki “Sarı Yelekliler” isyanına benzetiliyor.
Sarı Yelekliler hareketi, benzin fiyatlarına karşı başlayıp kısa sürede eşitsizliklere karşı geniş bir toplumsal öfkeye dönüşmüştü. O hareket, Fransa’da halkın yalnızca sandıkta değil, sokakta da siyasi özne olabileceğini bir kez daha hatırlatmıştı.
“Her şeyi durduralım” hareketi ise, gençlerin ağırlıklı olduğu, bir merkez yapılanmasının bulunmadığı bir hareket olarak nitelendiriliyor. Sendikaların daha aktif destek vermesi halinde daha güçlü bir harekete dönüşebileceği ifade ediliyor.
10 Eylül’deki gösterilerde 80 binden fazla güvenlik görevlisi vazife yaptı, polis sık sık biber gazı kullandı, 300 dolayında kişi gözaltına alındı.
Genel grev tarzındaki eylemlerin esas amacı, hükümetin 2026 bütçesindeki kemer sıkma politikalarına karşı tepki göstermekti. Bayrou hükümeti, 8 Eylül’de meclisten güvenoyu alamayarak düşmüştü. Protestolar, Cumhurbaşkanı Macron’un atadığı yeni Başbakan Lecornu’nun göreve başladığı gün gerçekleşti.
'Kemer sıkma'ya karşı
Eylemler, özellikle emekli aylıklarının ve sosyal yardımların dondurulması, kamu hizmetlerinde ciddi bütçe kesintilerinin öngörülmesi üzerine gerçekleştiriliyor. Sosyal kamu harcamalarını azaltan “kemer sıkma” politikalarına karşı yapılıyor. Siyasal anlamda da Macron’un istifası isteniyor.
Gösterilere SUD-Rail (demiryolu sektöründe faaliyet gösteren bağımsız sendika), CGT’nin (Genel İşçi Konfederasyonu) bazı şubeleri, Solidaires (Dayanışmacı) gibi yapılar destek verdi. CFDT, FO, UNSA gibi daha büyük federasyonlar ise, daha “çekinceli” davranarak 18 Eylül’de planlanan ortak sendikal eylemlere odaklandılar.
Siyasi parti olarak da radikal sol eğilimli Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) partisi açıktan destek verdi.
18 Eylül’de büyük grev
Fransa’daki gözlemciler, 10 Eylül eyleminin bir başlangıç olduğunu, 18 Eylül’de sendikaların da aktif katılımı ile daha geniş çapta bir genel grev yapılacağını belirtiyorlar. 23 Eylül’de de parlamentoda yeni hükümete karşı bir güven oylaması planlanıyor.
Komünist eğilimli işçi konfederasyonu CGT’nin yöneticisi Laurent Feisthauer, “Sosyal konular ve vergi adaletini dayatmak için bir grev hareketi inşa edeceğiz. Eğer hükümet bizi görmezden gelirse, onu düşürene kadar devam edeceğiz” diye görüşünü açıkladı.
Euronews haberine göre; Fransa'da öfke çeşitli profesyonel sektörlere de yayılıyor. Sağlık emekçileri ve eczane çalışanları da, tıbbi geri ödemelerdeki kesintileri ve belli başlı ilaçlardaki indirimleri protesto ederek sendikaları 18 Eylül'de ülke çapında iş bırakmaya çağırdı.
Türkiye’deki genel grevler
Ülkemizde hayatı durduracak çapta genel grevler yapıldı mı? Kısaca o konuya değinelim. Türk-İş, 16 Haziran 1975’de Demirel başkanlığındaki MC (Milliyetçi Cephe) Hükümeti’nin kıdem tazminatını sınırlama girişimlerine karşı İzmir’de kısmı bir genel grev gerçekleştirdi.
Türk-İş Genel Başkanı Halil Tunç, İzmir’de elektrikleri 8 saat süreyle kesti, elektriğin kesilmesine bağlı olarak epeyce geniş bir alanda üretim yapılamadı. Enerji dışında ve elektrik kesintisinden doğrudan etkilenmeyen birçok alanda da işçiler eyleme katıldı. 70 bin dolayında işçinin bu eyleme katıldığı belirtildi, eylem nedeniyle bir işten çıkarma yaşanmadı.
Yine Türk-İş, Özal Hükümeti’ne karşı 3 Ocak 1991'de 'genel uyarı eylemi' eylemi adı altında 12 Eylül sonrasının ilk genel grev girişiminde bulundu. Türk-İş Başkanı Şevket Yılmaz 3 Ocak'ta işçilere işe gitmeme çağrısı yaptı. Bu eylem, yasalara uygun değildi ama meşru idi. 3 Ocak 1991 genel eylemi kısmen uygulanabildi.
13 Ağustos 1999'da da Emek Platformu, “Mezarda Emeklilik” yasasına karşı 'genel eylem' kararı aldıysa da bu kez Türk-İş’in “yan çizmesiyle” tam bir uygulama olmadı, 17 Ağustos 1999 depremi nedeniyle de Ecevit Hükümeti, yasayı meclisten geçirdi.
Emek Platformu, Tekel Direnişi nedeniyle 26 Mayıs 2010 tarihinde “Genel Eylem” kararı aldıysa da sendikal bürokrasinin hareketsizliği sonucu eylem işyerlerinde bir saatlik bildiri okumaya dönüştü. (Genel grev konusunda Prof. Dr. Aziz Çelik ile sendika uzmanı Yıldırım Koç’un bilgilerinden yararlandık).
2025’teki eylemler
Bu yıl gerek 600 bin kamu işçisini ilgilendiren toplu sözleşme sürecinde, gerekse 4 milyon memur ile 2,5 milyon memur emeklisini ilgilendiren toplu görüşmelerde uyuşmazlık çıktı, işçi ve memur konfederasyonları da bir günlük iş bırakma kararı aldılar.
Gerek Türk-İş ile Hak-İş’in, gerekse Memur-Sen’in bu eylemlerine katılım son derece sınırlı oldu, gereken etkiyi yapmadı. AKP Hükümeti de “sefalet zammı” düzeyinde ücret artışı gerçekleştirdi.
İşçi ve memur kesiminde sendikal anlamda böyle bir hareketsizlik söz konusu olmasına rağmen toplumun önemli bir kesiminde AKP iktidarının hukuk tanımayan, baskıcı, totaliter, dinci, faşizan uygulamalarına karşı büyük bir tepki var.
Tabii ki toplumdaki tepkinin önemli bir boyutunu da ekonomik zorluklar, hayat pahalılığı, açlık sınırındaki ücretlerle geçim sıkıntısı oluşturuyor. Toplu sözleşmeden yararlanan işçi ve memurlar da geçim sıkıntısı içinde, şu an için sözleşmeyle ellerine toplu bir para geçtiyse de önümüzdeki süreçte, özellikle 2026’nın baharıyla birlikte ekonomik açıdan daha sıkıntılı günlere maruz kalacaklardır.
Türkiye’de işçi sınıfı, ancak ciddi bir ekonomik sıkıntı, “bıçak kemiğe dayanma” noktasına geldikten sonra harekete geçebiliyor. Keza böyle bir süreçte sendikal bürokrasinin “AKP yandaşı” tavrı da zorlanıp yeni bir mücadele süreci başlatılabilir.
Genel grev hakkı
Ülkemizde daha önce Anayasa’nın 54. maddesine göre genel grev açıkça yasaklanıyordu. Daha sonra yapılan Anayasa değişiklikleriyle bu hüküm kaldırıldı. Ancak 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş sözleşmesi Yasası ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda bu nitelikteki eylemler için yasaklar bulunuyor.
Öte yandan yine son yapılan değişikliklerle Anayasa’nın 90. Maddesine göre, Türkiye’nin onayladığı uluslararası sözleşmelerle ile iç mevzuatta bir çatışma çıkarsa uluslararası sözleşmelerin esas alınacağı belirtiliyor.
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) Sendika Özgürlüğü Komitesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) de çeşitli kararlarında hükümet kararlarını etkilemek ve değiştirmek amacıyla mesleki, ekonomik ve sosyal taleplerle yapılacak genel nitelikli grevler ve eylemler hak olarak kabul edilmiştir.
Bu nedenle işçi sınıfının ekonomik ve sosyal haklarını ve çıkarlarını korumak amacıyla iş bırakması, genel eylem ve genel grev adı altında üretiminden gelen gücünü kullanması meşrudur ve hukuka uygundur. Bu çerçevede bugüne kadar alınan ve uygulanan genel eylem ve genel grev kararları nedeniyle hiçbir sendikacı ve işçi ciddi bir yaptırıma uğramamıştır.
‘Ayağa kalkalım’
Yazımıza Fransa ile başladık. Yine o ülkeye atıf yaparak bitirelim. Halen Fransa’da yaşayan ve 12 Mart (1971) döneminde avukatım olan değerli hukukçu Enis Coşkun’un (85) kendi bloğunda 5 Eylül 2025 tarihinde yazdığı yazı “Demokrasi İçin Direnme Hakkı” başlığını taşıyordu.
Enis Coşkun, 1789 Fransız Devrimi’ndeki halkın direnişinden örnek vererek şöyle diyor:
“O tarihe kadar egemenlerin önünde başı eğik, kaderine teslim olarak yaşayan Paris’liler, 5 Mayıs 1789’da, Fransız aydınlanma öncüllerinden hukukçu yazar La Boétie’nin duvarlara yazılmış şu ünlü sözleriyle uyandılar; “Tiranlar, muktedirler, önlerinde diz çöktüğümüz için bize büyük görünüyorlar: Ayağa Kalkalım!”.
Başlayan halk direnişi devrimle sonuçlanmış, Fransız Kralı 16. Louis tahtını bırakıp kaçmak zorunda kalmıştı…”