Atilla Özsever
Faşizm karşısında işçi sınıfı
Yayın Tarihi: 10.09.2025 , 21:21 Güncelleme Tarihi: 11.09.2025 , 00:02
Türkiye’de AKP ve MHP’den oluşan Cumhur İttifakı, her geçen gün baskısını, totaliter anlayışını pekiştirerek dinci, faşizan bir rejimi inşa etmeye çalışıyor. Demokrasinin son kırıntılarına, seçme ve seçilme hakkına yönelik saldırılarla ve de son olarak CHP İstanbul İl Başkanlığı’na kayyım atayarak, polis zoruyla binasını işgal ederek bu anlayışını ortaya koymuş bulunuyor.
Bu koşullarda toplumsal muhalefetin ne yapması gerekir, özellikle üretimden gelen bir güce sahip işçi sınıfının tavrı ne olmalıdır? Bu dinci, faşizan gelişmeye karşı emek hareketi ne yapabilir?
Bu sorulara cevap aramadan önce geçmiş dönemlere, Mussolini İtalya’sı ile Hitler Almanya’sındaki faşizm uygulamalarına ve işçi sınıfının nasıl bir tavır gösterdiğine bakmakta yarar vardır.
Yine o dönemlerde sol, sosyalist, komünist partilerin konumu ve mücadelesi nasıldı? Geçmiş dönemlerden dersler çıkararak bugün için faşizan rejimlere karşı nasıl mücadele edilebilir konusuna eğilebiliriz…
İtalya’nın “iki kızıl yılı”
Faşizm karşısında işçi sınıfının konumunu anlatmak açısından öncelikle Mussolini İtalya’sına bakalım. Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtalya’daki ekonomi düzen, büyük bir krizle karşı karşıyaydı.
Yüksek işsizlik ve ekonomik kriz, işçi sınıfını harekete geçti. Geniş bir grev dalgası başladı, Sosyalist Parti’nin üye sayısı 50 binden 200 bine yükseldi, işçiler sendikalara akın ettiler. 1920’nin Ağustos ayında tüm ülkede 400 bin metal işçisi greve çıktı, fabrikalar işgal edildi.
Metal işçilerinin ardından diğer sektörlerdeki 100 bini aşkın işçi de, grev ve fabrika işgallerine başladı. Hükümet felç olmuştu. Ülkede “devrimci bir süreç” yaşanıyordu.
Bu nedenle İtalya’nın 1919 ve 1920 yılları “iki kızıl yıl” olarak anılır. Ocak 1920’de posta ve demiryolları greviyle Fiat otomobil fabrikasındaki grevlere Sosyalist Parti’nin kayıtsız kaldığı görüldü.
Eylül 1920’de bütün fabrikaların işgaline gidildi. İtalya’da devrim öncesi bir hava esiyordu. İşverenler lokavt ilan ettiler. Fabrikalar kızıl ve siyah bayraklarla donatılıyordu, işçiler üretim araçlarına el koyup denetimlerine aldılar.
Sosyalist Parti’nin zafiyeti
Ancak sosyal demokrat eğilimli Sosyalist Parti bu devrimci sürece önderlik edemedi, işçilerin ücretlerinde ve çalışma koşullarında birkaç küçük iyileştirme yapıldı fakat sonuç itibariyle işçi hareketi bir yenilgiye uğramış oldu.
Aslında 1920 İtalya’sında tabanı sağlam devrimci bir parti, bu devrimci duruma müdahale edebilseydi İtalyan işçi sınıfı iktidarı ele geçirebilir, köylülerle birlikte kır ve kent yoksullarını arkasından sürükleyebilirdi.
Böyle olmamasının başlıca nedeni, devrime önderlik edecek bir partinin olmayışı, mevcut sosyalist partinin de hem örgütsel, hem de hedef olarak iktidarı ele geçirip sosyalizme yönelecek bir anlayışa sahip bulunmamasıdır.
Tabii böyle bir durum, yani işçi hareketi anlamında fabrika işgallerinin devrimci bir iktidar mücadelesine dönüştürülememesindeki başarısızlık, Mussolini’’nin işine yaradı. Sonuçta geri çekilen proleter hareket, çok geçmeden yükselen faşist harekete yenik düşecekti.
Faşist hareketin güçlenmesi
Nitekim 1921’de parlamentoda azınlıkta olan Mussolini’nin Faşist Partisi, akıllıca bir taktikle önce diğer tutucu partilerle işbirliği yaptı, “orta sağ” bir seçim ittifakı oluşturdu. Ardından iktidar yürüyüşüne başladı.
Öte yandan faşist paramiliter gruplar, sendika merkezlerine saldırılara yöneldiler. Bunun üzerine 1922 yılında tüm sendikaların oluşturduğu “Emek İttifakı”, temmuz ayında üç günlük genel grev çağrısında bulundu.
Ancak yüksek işsizlik ve ekonomik durgunluk nedeniyle üç günlük grev, büyük iş çevrelerinin Mussolini’yi finanse etmekten caydırmadı, işçi grupları sokak mücadelesinde kontrolü ele geçiremediği için Mussolini güçlü konumu korudu.
Solun bölünmesi
1921 yılında Livorno’da yapılan kongrede Antonio Gramsci ve arkadaşları, özünde sosyal demokrat eğilimli Sosyalist Parti’den ayrılarak İtalyan Komünist Partisi’ni (İKP) kurdular. Bu ayrılık, antifaşist cephenin zayıflamasında da etkili oldu.
Gerek Sosyalist Parti, gerekse Komünist Parti, faşist tehlikeyi yeterince önemsemiyordu.
Komünist Parti, yalnızca sendikal temel üzerinden bir “Birleşik İşçi Cephesi” kurulmasını amaçlıyordu.
“Birleşik Cephe” anlayışının sadece ekonomik alanda sendikalarla ilişkiler bağlamında ele alınması, faşist tehlikeye karşı siyasal alandaki mücadeleyi sınırlıyordu. Zaten Komünist eğilimli sendikaların anarşist ve sosyalist sendikalara yaptığı çağrı da, tam bir karşılık bulmadı.
Sosyalist güçlerin bölünmesi, işçi sendikalarının da üye kaybetmesine neden oldu. 1920 yılında iki milyon civarında olan işçi konfederasyonlarının üye sayısı, 1921’de 1 milyon 200 bine, 1922’de 400 bine kadar indi. Kuşkusuz faşist saldırıların da, üye kaybında etkisi vardı.
Mussolini’nin Roma Yürüyüşü
Öte yandan Mussolini’nin Roma Yürüyüşü, ardından kral tarafından başbakanlığa atanması, ve nihayetinde 1924 yılında muhalif sosyalist milletvekili Matteotti’nin sokak ortasında öldürülmesi, faşistlerin ülkede daha güçlü bir konuma gelmesini sağladı.
Bu arada İtalyan sosyalistleri hala yasalara ve Anayasaya bağlı kalmakta kararlıydılar. Muhalefet partileri, Matteotti olayına karşı mecliste sadece oturumlara katılmayarak bir boykot tavrı gösterdi.
Mussolini bile bu durumla alay ederek, “Rakiplerimiz ne yapıyorlar? Genel grev ya da mahalli grevler mi düzenliyorlar? Ordu içinde isyan mı çıkartmaya çalışıyorlar? Hiçbiri değil; basın kampanyalarıyla yetiniyorlar!” diyordu.
Mussolini, 1925 yılından itibaren diktatoryal önlemlere başvurdu. 5 Kasım 1926’da da bütün muhalefet gazeteleri ve tüm siyasal partiler kapatıldı, faşizmi benimsemeyen bütün siyasal örgütler dağıtıldı. 1927 yılında da sendikalar, faşist hükümetle “teknik anlamda işbirliği” yaptı ve sonra faşist sendika dışında hepsi tasfiye edildi.
Faşist liderin sonu
İtalya, 1939’da Nazi Almanya’sı ile birlikte İkinci Dünya Savaşı’na girdi. 1943’te İtalya’da geniş bir grev hareketi görüldü. Bu siyasal grev, Mussolini iktidarını sarstı. 1944’te de büyük grevler oldu. Faşist iktidara ve Alman işgaline karşı direnen grupların başında komünistler geliyordu ve bütün savaş boyunca parti biçimini yitirmeyen tek örgüt Komünist Parti’ydi.
Savaş yıllarında dağılmış bulunan sosyalist güçler, Aralık 1943’te “İtalyan Birleşik Proleter Sosyalist Partisi”ni oluşturdu. Faşizmi iş başına getiren ve yaşatan politik çekişmeler son buldu, böyle bir kadro etrafında birleşme sağlandı ve faşizmi yıkan bir güç doğdu.
İtalyan faşist lider Mussolini ise, savaş biterken kaçmaya çalışmış fakat partizanlarca yakalanıp asılmıştı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da İtalya’da 10 Aralık 1945’te bütün antifaşist partilerin katıldığı bir hükümet kuruldu.
Hitler Almanya’sı
Almanya’da da 1929 ekonomik bunalımı sonrasında faşist hareketin yeşermesi mümkün oldu. Hitler’in kurduğu Nazi Partisi, solun bölünmesi üzerine 1930’dan itibaren parlamentoda ve sokakta gücünü arttırmaya başladı.
Bu dönemde işçi sınıfı sosyal demokratlarla komünistler arasında ikiye bölünmüştü. Sosyal demokratlar, komünistlerin ezilmesinde düzen kurumlarıyla işbirliği yaptığı için iki parti arasında uzlaşmaz bir uçurum vardı.
Faşizme karşı mücadelede iki kesim de güç birliğinden kaçındı, birbirine saldırdı. Komünistler, sosyal demokratları “sosyal faşist” olarak nitelerken sosyal demokratlar ise hem Naziler hem de komünistlerle mücadele ediyordu.
Başarısız genel grev
Sosyal demokrat sendikaların faşistleşme süreci içerisinde burjuvazinin siyasetine bağlanması, siyasal mücadeleden ziyade işçilerin ekonomik hak taleplerine takılıp kalmaları otoriter rejimin yerleşmesinde önemli bir etken oldu. Kızıl sendikalar da, faşistleşme süreci boyunca kitlenin ilgisini çekmeyi başaramadılar.
Alman Komünist Partisi, işçi sınıfına önderlik gücünü hem eylem, hem de genel düzeyde yitirmeye başlamıştı. Komünist Parti, 1929-1932 yılları arasında altı kez genel grev çağrısı yaptıysa da bu çağrılar cevapsız kaldı.
Keza Alman Sosyal Demokrat Partisi de, Hitler’in 1933’te başbakanlığa atanması üzerine Komünist Parti’nin genel grev önerisini reddetti. Böylece Nazizmin yolunu kesmesi açısından önemli bir güç olan antifaşist birlik, ne işçi sınıfı, ne de demokratik güçler arasında sağlanabildi. Meydan, Hitler’e bırakılmış oldu. Hitler, birleşemeyen sol kesim sayesinde yüzde 37 oyla başbakanlığa atandı.
İşbirlikçi sendikalar
1933’te başbakanlığa atanan Hitler’in ilk işi, sendikaların Sosyal Demokrat Parti ile ilişkisini kesmesini talep etmek oldu. Alman Sendikalar Birliği (DGB) sosyal demokratlarla ilişkisini kestiği gibi “hükümetle ayni yüce amaç peşinde koştuklarını” açıkladı.
Naziler, 20 Nisan 1933’te de tüm sendikaların devlet çatısı altında toplanmaları ve 1 Mayıs İşçi Bayramı’nı ortak kutlamaları çağrısını yaptı. Ertesi gün, yani 2 Mayıs 1933’te de sendikalar dağıtıldı, malları Komünist Partisi’ne yapıldığı gibi Nazi Partisi’ne devredildi. Muhalefetin ileri gelenleri ya öldürüldü ya da toplama kamplarına gönderildi.
14 Temmuz 1933’te, yani seçimler üzerinden henüz dört ay geçmesine rağmen çıkarılan bir yasayla bütün partiler kapatıldı, Nazi Partisi’nin tek siyasal parti olduğu ilan edildi. Bu gelişmelere karşı en küçük bir direnmeyle karşılaşmadan Almanya’da tek partili totaliter bir devlet kurulmuş oldu.
Daha sonra Hitler’in 1939’da Polonya’ya saldırısıyla 2. Dünya Savaşı’na girişmesi, tarih sahnesinde yerini aldı. 1945’te Nazilerin savaşı kaybetmesi üzerine Hitler de intihar etti. Almanya’daki demokratik süreç ise, ancak savaş bittikten sonra söz konusu olabildi.
Çıkarılacak dersler
Geçmiş faşizm örneklerinden işçi sınıfı ve sol hareket açısından ne gibi dersler çıkarılabilir? Öncelikle belirtmek gerekir ki hem İtalya’da, hem de Almanya’da işçi hareketinin bölünmesi, faşizmin yerleşmesi ve kurumlaşmasında önemli derecede rol oynadı.
“Avrupa’da Antifaşizmin Tarihi (1923-1939)” isimli kitabın yazarı, Fransız tarihçi Jacques Droz, bu konudaki görüşünü şöyle açıklıyor:
“Reformizme yakın sosyalistler ile devrimci olma iddiasındaki komünistler, (yani) faşizmle ayrı ayrı mücadele eden ve birbirlerini asıl düşman gören iki işçi partisi, böylelikle kendi yenilgilerini de kaçınılmaz kıldı.
İşlenen hataların kavranması, komünistlerin ‘sosyal faşizm’ terimini terk etmesi, sosyalistlerin ‘Halk Cephesi’ fikrine razı olması; bunlar her iki tarafın yaralarının kabuk bağlayamayacağı kadar geç gerçekleşti”.
“Demokrasi Cephesi”
Bu çerçevede günümüz Türkiye’sinde dinci, faşizan rejim anlayışına ve uygulamalarına karşı toplumsal muhalefetin seçme ve seçilme hakkı dahil demokratik hak ve özgürlüklerin korunması açısından ortak bir mücadele vermesi gerekli gözüküyor.
Toplumsal muhalefet olarak emek ve meslek örgütleri başta olmak üzere gençlik, kadın örgütlerini, Cumhuriyetçi kuruluşları, doğayı koruma derneklerini ve benzerlerini sayabiliriz. Bugünkü mücadele, CHP’ye yapılanları da aşan bir anlayışla bir demokrasi cephesinin oluşması yönünde bir direniş hattını gerektiriyor. Kuşkusuz böyle bir demokrasi cephesinde sol siyasi partilerin de bulunması gerekli hale geliyor.
Öte yandan demokrasi olmadan barışın da olmayacağı bilinciyle Kürt meselesine, “çözüm süreci”ne yaklaşmanın daha sağlıklı olduğu görülecektir. Cumhur İttifakı’nın bu baskıcı uygulamaları karşısında demokrasi mücadelesinin daha hayati olduğu aşikardır.
İşçi sınıfına çullanma
Gerek geçmiş faşizm uygulamalarında gerekse günümüzdeki otoriter, faşizan yönetimlerde öncelikle emeğin haklarına yönelik saldırılar dikkati çekiyor. Emekçilerin ücret, sosyal güvenlik ve sendikal haklar açısından 23 yıllık AKP dönemindeki kayıpları, 12 Mart, 12 Eylül gibi sıkıyönetim dönemlerinden daha ağırlıklıdır.
Tarihsel süreç göstermiştir ki faşizmin ana hedefi, işçi sınıfının kazanımları ve örgütlülüğüdür. Nitekim ünlü İtalyan Marksist düşünür ve politikacı Antonio Gramsci (1891-1937) işçi sınıfı örgütlerini uyararak “Faşizm işçi sınıfının bir pasiflik dönemini bekleyip sonra üzerine çullanır” diyor.
O nedenle ülkemizde işçi sınıfının, sendikaların emeğin haklarını koruma anlayışıyla hareket edip “Demokrasi işçinin ekmeğidir” şiarını da unutmadan demokrasi mücadelesi olmaksızın sosyal hakların kazanılmayacağı bilincini diri tutmak gerekiyor.
Kuşkusuz içinde bulunduğumuz koşullarda ve gerek kamu işçileri, gerekse memurlar açısından yapılan sözleşme süreçlerinde emekçilerin yeterince güçlü bir mücadele veremedikleri görüldü. Birer günlük iş bırakma eylemleri başarılı olamadı. Burada mevcut sendika yönetimlerinin AKP “yandaşı” olmasının büyük etkisi var.
Direniş esas
Bununla birlikte Türkiye tarihi açısından 15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi’ni, 1989 Bahar Eylemlerini, 1991 Büyük Madenci Yürüyüşü’nü, 2010 Tekel Direnişi’ni hatırladığımızda işçi sınıfının “bıçak kemiğe dayandığı zaman” harekete geçtiği de görülmüştür.
Keza 19 Mart (2025) sürecinden bu yana toplumun önemli bir kesimi AKP iktidarına karşı mitinglerle ve çeşitli eylemlerle direngen tavrını göstermiştir ve göstermeye de devam ediyor.
Sonuç itibariyle emek kesiminde “ekmek ve demokrasi” hedefini de içine alan ve tabandan başlayabilecek bir mücadele, toplumsal muhalefet hareketiyle işbirliği içinde mümkün olabilirse bu dinci, faşizan gidiş durdurulabilir…
Yararlanılan kaynaklar:
Chris Harman: Halkların Dünya Tarihi, Yordam Kitap, 2010.
Devrimler ve Karşı Devrimler Ansiklopedisi, Gelişim Yayınları, 1975.
Federico Finchelstein: Faşizme Heves Etmek, İletişim Yayınları, 2025.
Jacques Droz: Avrupa’da Antifaşizmin Tarihi (1923-1939), İletişim Yayınları, 2023.
Neil Faulkner: Marksist Dünya Tarihi, Yordam Kitap, 2014.
Nicos Poulantzas: Faşizm ve Diktatörlük, Birikim Yayınları, 1980.
Margit Köves – Shaswati Mazumdar: Faşizm Üzerine, Yordam Kitap, 2018.
Formun Üstü