Aşkın Süzük
Soma’dan sonra
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:14 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:14
Geçen hafta TÜSİAD ile hükümet arasındaki gerilimleri ve patronlar kulübünün başkanının sendika düşmanı tutumu nedeniyle Başbakan tarafından hiç eleştirilmediğini yazmıştım. Salı günü akşamdan sabaha değişen gündem yazıyı daha yayınlanmadan eskitmişti. Soma’da göz göre göre gelen bir facia nedeniyle maden ocağı yüzlerce madenciye mezar oldu. Kahrolduk...
Bizi kahreden yalnızca, Türkiye’nin artık bir “kolay ölümler” ülkesi haline gelmiş olması değildi. Kurulan şirket-bürokrasi-siyaset düzeninde, bu mekanizmanın her bir parçasının ölümlerden sonra takındığı pişkin tavır canımızı acıttı, öfkemizi arttırdı.
AKP hükümetinin Türkiye tarihinde sermayenin önünü açmak ve sermaye-devlet ilişkilerini doğrudan hale getirmekte en iddialı hükümet olduğunu biliyorduk. İcraatları bunu çoktan kanıtlamıştı. Sermayenin bazı kesimleriyle yaşanan gerilimler, bunu tabloyu asla değiştirmez. Hele hele, jöleli danışmanın dillendirdiği “vahşi kapitalizm Başbakan’a karşı” safsatası halkın aklına hakaret olarak değerlendirilmeli.
Geçen hafta Başbakan’ın Sütaş’ta işçi ve sendika düşmanlığı yaptığı için TÜSİAD Başkanı’na hiçbir zaman “vatan haini” diyemeyeceğini yazmıştım. Yazıldığı gün eskiyen yazı, sermaye birikiminde devletin rolü ve düzen siyasetinin işlevi ile ilgili vurguları nedeniyle aslında tam da Soma’yı işaret ediyordu.
Soma, sermayenin programından hiç şaşmayan hükümetin, kârını maksimize etmeye çalışan patronun, madenleri ve buradaki çalışma koşullarını denetlemekle mükellef ilgili Bakanlıkların, kraldan çok kralcı bürokratların ve “ağzımızın tadı bozulmasın” çizgisindeki sendikaların el birliğiyle işlediği bir cinayettir. Bir düzen kurulmuş ve bir ölüm makinesine dönüşmüştür. Kurulan bu ölüm düzenini seyretmek de cinayete ortak olmak anlamına geliyor.
Ülkede yüzlerce maden işçisi ölüyorsa ve halkın suçluların adaletin önüne çıkarılması konusunda umudu kalmamışsa, henüz bu katliamın sorumluluğunu üstlenen çıkmamış ve gereği olarak hiç kimse istifa etmemişse, maden kazaları olağan kılınmaya çalışılıyor ve şehitlik mertebesinden bahsedilerek ölümler kutsanıyorsa, bu ölüm düzeninin kapsama alanı hayli geniş demektir.
Soma’da yaşananlardan sonra bu düzenin büyük bir meşruiyet krizine girmesi ama buna rağmen faciayı ve sorumluların suçlarını unutturulabileceğinin düşünülebilmesi başlı başına bir skandaldır. TBMM’deki muhalefet partileri ve milletin vekillerinin Meclis çatısı altında nafile gayretlerinin artık oyunun bir parçası haline geldiklerinin farkına varmaları gerekiyor.
17 Aralık süreci ile birlikte hükümete daha yüksek perdeden eleştiri yapmaya başladıkları gözlenen parlamentodaki muhalefet partilerinin, Soma faciasından sonra halkı sükunete davet etmesi ise oyundan ayrılmak istemediklerini göstermeye yetiyor.
Buradaki tercih ve tereddüt sınıfsaldır. Tıpkı Soma’daki katliam ve yaşanan ölümler gibi...
Oysa halkın vicdanı, hiçbir tereddüde yer bırakmaksızın ayağa kalktı. Vicdana kararlı bir akıl eşlik ediyor. Madendeki can pazarının özelleştirmenin ve taşeronlaştırmanın zorunlu bir sonucu olduğunun herkes farkında. Patronlar ile hükümet arasındaki ilişkiler deşifre oldu. Çalışma yaşamını ve işçi sağlığını ilgilendiren yasaların aslında neye hizmet ettiği ortaya çıktı. Patronların tüm örgütlü güçleriyle işçilik maliyetlerinden şikayet etmesi ile hükümetin esnekleşme saldırısını gündeme getirmesinin ilişkili süreçler olduğu görüldü.
Acımız hâlâ tazeyken, hükümetin taşeron düzenlemesini ısıtması ve Ulusal İstihdam Stratejisi’ni resmileştirmesi sermaye sınıfının programından taviz vermeyeceğini gösteriyor.
Soma’dan sonra saflar netleşti. Ölenlerin ve öldürenlerin tarafı, işçinin ve sermayenin tarafı...