Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Aşkın Süzük

12 Eylül İle Derdi Olanlar

Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:59 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:59

Anayasa'nın değiştirilmesi, ülkenin demokratikleşmesi ve Ergenekon soruşturması ile ülkenin “darbecilerden” temizlenmesi konuları yaz boyunca gündemdeydi. 12 Eylül bu nedenle 29. yılında daha fazla tartışılıyor. Sadece tartışılmakla kalınıyor, darbeye ve darbecilere “dokunulmuyor.”

Ancak tartışmaların da, 12 Eylül Darbesi'nin belli unsurları ayıklanarak yapıldığı görülüyor. Darbenin, sınıfsal özü elbette konu edilmiyor. Darbe tartışmalarında, solun eli bu kadar kuvvetliyken belirleyici olamamasının başka nedenleri var elbette, ama sendikaların konuyla ilgili daha fazla gürültü çıkarmaya hem hakları var hem de ihtiyaçları. Çünkü, önümüzdeki dönemde, emeğe saldırı politikalarına karşı mücadelenin yükseltilmesi için gerekli toplumsal meşruiyet, 12 Eylül gerçeklerinin ortaya konması, demokrasi ve darbe kavramlarının sınıfsal özünün daha fazla deşilmesi ile toplanabilecektir.

12 Eylül'ün asıl amacı, sermayenin talepleri doğrultusunda, birikim sürecine yeni nefes kanalları açılması ve bu sürece tehdit oluşturabilecek tüm engellerin kaldırılmasıydı. Bu nedenle, hedefe işçi hareketi ve sendikaların konması şaşırtıcı değildi.

Sendikaların içerisinde ise sınıf hareketinde mücadelesiyle büyük bir mevzi kazanmış olan DİSK ve bağlı sendikalara farklı bir muamele yapıldı. Darbeciler, DİSK'i kapattı. 67 yöneticisi ise, bazıları idam ile yargılanmak üzere, tutuklandı.

Sadece bu değil. Sarı da olsa her tür sendikal faaliyet, bir “pazarlık unsuru” olarak değerlendirildiğinden açık bırakılan sendikalara da hareket alanı bırakılmadı. Darbeden sonraki dönemde, işçi hareketinin bir kez daha yükselmesini engellemek için yasal mevzuat baştan aşağı gözden geçirildi. 12 Eylül'ün ardından önce Anayasa ardından da 2821 ve 2822 sayılı yasalar değiştirilerek, emekçilerin örgütlenmesine ve sendikal faaliyetlere sayısız kısıtlama ve yasak getirildi.

Darbecilerin bu süreçte kılavuzu ise patronların örgütü TİSK'in talepleri oldu. Dışa açılan ekonominin “rekabetçi” yapısını geliştirmek gerekçesiyle, işgücü maliyetlerinin baskılanması amaçlanıyordu. Bu amacın gerçekleştirilebilmesi için işçilerin örgütsüzleştirilmesi gerekiyordu.

Anayasanın sendika kurma hakkını düzenleyen 51 ve toplu iş sözleşmesi hakkını düzenleyen 53. maddeleri, söz konusu amaca uygun hazırlanmıştı. 54. madde ise sözde “grev hakkını” düzenliyordu, ancak maddede asıl olarak grev yasakları sıralanıyordu. Grev hakkı, toplumun zararına ve milli serveti tahrip edecek şekilde kullanılamayacak, siyasi amaçlı grevler ile dayanışma grevi yapılamayacaktı. Anayasa'nın bu maddesinin diğer ayrıntıları ile birlikte, Türkiye'de grev yapılması adeta yasaklanmıştı.

Sonraki yıllarda hiçbir hükümet Anayasa'nın bu maddelerine dokunmadığı gibi son yıllarda hızlanan anayasanın değiştirilmesi tartışmalarında da Anayasa'nın bu kısımları geri planda kaldı. Çünkü, AKP hükümetinin ve destekçisi liberallerin, demokratikleşme ve özgürlüklerin denince asıl ilgilendikleri “sermayenin özgürlükleri” idi.

Sonuç, sendikal örgütlülüğün giderek zayıflaması ve buna paralel olarak Türkiye'nin emekçiler açısından bir cehenneme dönüşmesi oldu. Sendikal örgütlülük, 12 Eylül öncesi yüzde 20'ler düzeyinden bugün yüzde 6'ya kadar geriledi. Sendikalar ciddi üye kayıpları yaşarken, giderek etkisiz hale geldiler.

Bugün, hem sermaye hem de sermayenin temsilcisi AKP hükümeti, bu gerçeğin farkındadır. Kıdem tazminatının kaldırılması ve özel istihdam bürolarının faaliyetlerini düzenleyen yasal değişiklik bu nedenle rahatlıkla gündeme getirilebilmektedir. Hükümetin önce kamu işçileri ile toplu iş sözleşmesi sürecinde, ardından kamu emekçileri ile de toplu görüşmelerde takındığı tavır aynı rahatlığın ürünüdür.

Emeği temsil eden solun ve başta sendikalar olmak üzere emek örgütlerinin, 12 Eylül ile ilgili yapacağı etkinlikleri, alışık olduğumuz, bir takvim günü eylemlilikleri atmosferinde geçirmemesi gerekiyor. Ekim ayı ile birlikte, Anayasa'nın değişmesi tartışmaları ve “demokratikleşme” adımları ile emeğe saldırı politikalarının eş zamanlı yürütüleceği bir dönem açılıyor. Bu sürecin sınıfsal özü deşifre edilemezse, emeğe saldırı politikalarına da direnilemeyecektir.

Aşkın Süzük 'ın Son Yazıları