Ali Rıza Aydın
Yargı kıskacı mı, kıskaç kimin elinde?
Yayın Tarihi: 17.09.2025 , 22:10 Güncelleme Tarihi: 18.09.2025 , 00:00
Güncel siyasal ve hukuksal durumu CHP’nin kurultay davası üzerinden 15.09.2025 günü “CHP kararı hukuken ne söylüyor: 9 maddede kararın anlamı” başlığı altında soL’da değerlendirdik. Kurgusal dava yarışmalarına taş çıkartacak derecede çeşit çeşit birçok dava sürerken CHP ve halkın geniş kesimi “yargı kıskacı” ile operasyon düzenlendiğini ileri sürüyor. Adalet Bakanı, “yarası olan gocunur” sözlerine haklılık kazandırırcasına sürekli bağımsız yargıdan söz ederken Erdoğan da “Şu anda yargı burada tek amir, mutlak butlan mı olur, başka karar mı çıkar, hepsini yargının vereceği karardan sonra göreceğiz”, “Biz bu davanın hiçbir yerinde AK Parti olarak yokuz” diyerek tartışmaya girdi.
Bu tartışma ve görüşler üzerine “yorumsuz” yazacağım. Ancak genel bakışla yargı üzerine daha önce yazdıklarımızı biraz daha açmakta yarar var. Bu açma işi, yargı ve adalet sisteminin kötüye gittiği, yargının güvenirliğinin hızla azaldığı sonuçlu araştırmalara toplumsal ilişkiler yönünden ışık tutabilecek.
İlkin, alçakgönüllü davranarak, burjuva düzeninin ileri sürdüğü ve hukuk eğitiminde de anlatılan savlarla açıklarsam yargı bağımsızlığı genel olarak şöyle nitelendirilir: Yargı ve yargılama yasama, yürütme ve yargının ve de ulusal/uluslararası ekonomik, siyasal ve toplumsal araçların, tüm dış etkilerin müdahale, baskı, tehdit, emir, talimat, tavsiye ve teşviki dışında kalacak. Silahların eşitliği ilkesi gereği, herkes yargı önünde davacı ve davalı olarak sav ve savunma ile adil yargılama hakkına sahip olacak ve bu konuda en ufak bir kuşkuya kapılmayacak. Yargı mensubu ödül-kıyım-yıldırma gibi, hiyerarşi ve otorite hissi gibi uygulamaların etkisi altında yaşamayacak. Yasal yargıç güvencesinden, hukuk ve yargı güvenliğinden sapılmayacak. Doğal olarak ne yargı vesayetinden ne de yargı üzerinde vesayetten söz edilmeyecek. Nitelendirme böyle uzar gider ama uzatmaya gerek yok. Alçak gönüllülük de ölçülü ve ilkeli olmalı.
Özetlersek, adalet dağıtılan yerde ve adaletin dağıtımında hukuksuzluk, keyfilik, ilkesizlik ve adaletsizlik olmayacak. Beklenti güzel değil mi?
Güzel de kimi soruları sormadan nokta koyamıyoruz güzele.
Adaletin dayanacağı anayasa ve hukuk adaletsizse ne olacak? Hukuk dışına çıkmayan, liberallerin çok sevdiği deyişle hukukun üstünlüğüne bağlı kalan yargı hukuk adaletsizse, hukuk eşitsizlik yaratıyorsa, hukuk sömürücü sınıfın istek ve gereksinmelerine hizmet ediyorsa, emekçileri sömürmenin, doğayı ve halkın olanı yağmalamanın yolunu açıyorsa, savaşımlarla kazanılan hak ve özgürlüklerin ihlal ve ihmaline yol açıyorsa… Ne olacak?
Yasaması ve yargısıyla devlet gibi hukuk da ekonomik ve toplumsal ilişkilerin ürünü değil mi? Sömürü ya da kıyımı yalnızca ağaçları, suyu, toprağı, kıyıları, bütünsel olarak yer altı ve üstü kaynakları, hayvanları hedef aldığında ara sıra anımsayanlar sermaye sınıfı ve emperyalist güçlerle kol kola gezerken hangi adaletten söz edilecek? Eşitsizlik her yerdeyken, laiklik ayaklar altındayken hukuk nasıl üstün olacak?
Eşitsiz gelişme yasalarının egemenliğinde, biçimsel eşitlik adı altında adalet nasıl olanaklı değilse, aynı koşullarda yargının bağımsızlığı ve adil yargılama da olanaklı değil. Sömürüden ve gericilikten beklenmeyeni, aynı ilişkilerin ürünü olan yargıdan beklemek negatif hayal.
Negatif hayalin özelliği düşmanı görmemesi, düşmanın kural ve kurumlarıyla yaşamayı kanıksaması; sömürüden, yoksulluktan, yoksunluktan yakınsa bile sömürücü düzenin gemisinde demokrasi yanılsamasıyla yaşamaya devam etmesi.
Eşitlik-özgürlük diyalektiğini teslim alanlar emekçileri ve haklarını teslim aldığı bir düzen kuruyor. Devlet, hukuk ve siyaset bu düzenin araçları olarak biçimlendiriliyor, yetmezse yeniden biçimlendiriliyor. Egemenlik, örgütlenme, yönetim ve denetim gücü halktan alınıp sömürücü ve gericilere veriliyor.
Kıskaç altında yaşamaktan söz ediliyorsa, kıskaç yalnızca yargı değil. Kıskaçtan kurtulmaktan söz ediliyorsa yalnızca yargıyla kurutuluş gelmez. Bağımsız denilen yargı tartışmasız sınıfsal; bütünsel çürümenin yansımalarından biri.
Liberal düzenin yargıyı “özgürlükler yargısı” adı altında başkalaştırması hiç de zor olmadı. Türkiye’de 12 Eylül 1980 darbesinden sonra yargının başına gelenler bunun açık kanıtı. Yetmediği yerde 2010 Anayasa değişikliği, yetmediği yerde 2017 Anayasa değişikliği geldi. Anayasanın yetmediği yerde yandaş kadrolaşma geldi. Yetmediği yerde istenildiği zaman tanınan, istenilmediği zaman tanınmayan yargı kararları geldi. Neler olduğunu, ne pazarlıklar yapıldığını sınıfların tarihi depoluyor. Tarih yargılayacak, yargıyı da yargılayacak.
Ulusal ya da uluslararası arenada mutluluk dağıttığı iddia edilen sihirli kristal küre gibi vitrinde tutuluyor yargı. Tekil olumluluklar var elbette ama kapitalist/emperyalist düzenin sınırları içinde. Düzen krizlerle, çürümelerle, yağmalarla, gericilikle, savaşlarla, soykırımlarla ve devleti, hukuku, siyaseti, ideolojisi, ekonomisiyle yaşamaya devam ediyor; sömürerek yaşamaya devam ediyor.
Hukukla ve yargıyla seri darbeler yapılabilir ama devrim yapılamaz.
“Devrim”i ve o tarihsel çıkışı bir kez daha vurgulamanın tam zamanı: Yağma yok, sosyalizm var.