Hakaret davalarının önlenemeyen artışı

10/12/2015 Perşembe
Hakaret davalarının önlenemeyen artışı

Türkiye, anlamsız ve gereksiz davalar çöplüğü oldu.

Aynı konuda, ret ya da kabul, ceza ya da aklama gibi çelişkili kararlar çıkıyor. Bu tür yargı kararları, bireysel olarak sonuç doğursa da bütünsel olarak anlamsız ve gereksiz hale geliyor. Çifte standartlık, adalet yerine adaletsizlik getiriyor; yargı denetimi amacına ulaşmıyor.

Yargı kararları ne olursa olsun, o kararların nedeni olan “olay” bölümünde değişiklik olmuyor, fiili durum devam ediyor. Yargının “korkuluk” görevi de amacına ulaşmıyor. Ya da kimileri korkutuluyormuş gibi gözükse de, o korku dağları bürümüyor.

Söylediklerimize güncel ve tipik olarak oturan örnek, dava sayısı, içeriği ve sonuçları yönlerinden zirveye oturan “cumhurbaşkanına hakaret”…*

Ne yapılırsa yapılsın, kurallar, kurumlar ve kararlarla ne kadar oynanırsa oynansın, cumhurbaşkanını anayasal sınırlar içinde kabul etmeyen, eleştirilerini artarak sürdürenler var. Ve bu durumdan vazife çıkaranlar, eleştiri sınırlarını daralttıkça daraltıyor, hakaret sınırlarını genişlettikçe genişletiyor. “Cumhurbaşkanı da hakaret ediyor” diyenler ise hukuk ve yargıda karşılığını bulamıyor.

Birçok alanda olduğu gibi bu alanda da kaotik durum sürdürülüp duruyor. Bir yandan cumhurbaşkanı anayasal temsil sınırlarını tanımıyor, siyaset yapıyor, sinirleniyor, kızıyor; bunu da seçimle gelmesine bağlı olarak, “halk seçtiğine göre” diyerek olağanlaştırıyor.

“Partili cumhurbaşkanı” ya da “başkanlık” için fiili durum yaratılıyor.  Cumhurbaşkanının içinden geldiği ve kopmadığı siyaset, düzenin devamı için, kapitalist/emperyalist gerekler adına her şeyi yapıyor. Diğer yandan, bu durum eleştirilirken sınırların zorlandığı ifade edilerek hakaret davaları sel gibi akıyor.

Kasım ve Aralık aylarında, Hukukta Sol Tavır Derneği bir atölye çalışmasıyla, Ankara Barosu da bir çalıştayla konuyu masaya yatırdı. Her iki toplantıda da kapsamlı sunuş ve tartışmalar yapıldı. Ama sonuç değişmiyor; davalar da, maddi gerçek de aynen sürüyor.

Ortada ciddi bir meşruiyet sorunu var ve bu sorun devam ettikçe de hukuk ve yargının işin içinden sıyrılması ya da çözüm üretmesi olanaklı gözükmüyor. Cumhurbaşkanlığı makamının “şeref varlığının korunması” gibi bir gerekçe de kaosu çözmeye yetmiyor. Çünkü gerçek bu başlığı işaret etmiyor.

Gerçek, gerici/piyasacı düzeni, yolsuzlukları, talanı, cinayet ve katliamları, artan iş ya da kadın cinayetlerini, savaş suçlarını işaret ediyor. Manşetler, “Musul’a gönderilen asker ve silahlar”, “Suriye krizi çözümlenmeden terör ve mülteci sorunu çözümlenmez” diyerek krizi Suriye devlet yönetimine yıkan açıklamalar, “NATO üyesiyiz tabii ki gelecekler” diyen savunmalar, “Mesud Barzani MİT’te” haberleriyle dolu.

Gerçek, kapitalist/emperyalist düzenin gericilikle birleşip halka yaptıklarını işaret ediyor; sermaye sınıfı palazlanırken, emekçilerin sömürülmesini işaret ediyor.

Bir yanda düzen adına halka baskı ve hakaret var, diğer yanda da halkın içindeki dağınık mücadele... Kimi zaman Haziran 2013 gibi toplu direniş, kimi zaman şimdilerde olduğu gibi örgütsel ve bireysel direniş… Birincisine devletin güvenlik güçleri müdahale etti, ikincisine hukuk ve yargı müdahale ediyor.

Varsayalım ki, cumhurbaşkanına hakaret konusu hukuk ve yargı alanında çözümlenmiş olsun. Varsayalım ki Türkiye, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararlarına uygun davransın, cumhurbaşkanına hakaret suç olmaktan çıkarılsın.  Fiili durum değişmedikçe konu çözümlenmiş olmuyor.

Sorun, dava açan savcılar, çelişkili kararlar veren yargıçlardan ibaret değil; Hukukun satırlarından ve yargının çelişkili kararlarından ibaret değil. “Keşke öyle olsaydı” denilecek kadar dar çerçeveli değil.

Çünkü nasıl, yargı hukuktan ayrılamıyorsa, hukuk siyasetten, siyaset de sermayenin boyunduruğundan ayrılamıyor. Çelişkili de olsa her kararına bir gerekçe bulan ve çifte standardı kaygı etmeyen yargının durumu bu ilişkilere dayanıyor.

Hakaret davalarının önlenemeyen artışının nedenleri, aynı boyunduruğun altında tutulmaya zorlanan halkta değil, sermaye düzeni ve “devlet makinesi” özdeşliğinde…  Bu nedenle de siyasi eleştiri hakkını hakaret saymayı hukuk ve yargı çizgisinde durdurmak olanaksız.

Hakaret davalarının önlenemeyen artışı ile eleştirel bakışın önlemeyen yükselişi koşut. Birincisi düzenin kendince önlemi, ikincisi halkın gerçek mücadelesi…

Çözüm siyasi mücadeleyi işaret ediyor ama bu mücadelenin de adını koymak gerekiyor. Düzen içi mücadele ne yaparsa yapsın sonuçta sınıfta kaldı. 1 Kasımdan sonra da okuldan atılma tehlikesini yaşıyor.

Sermaye sınıfı karşısındaki mücadelenin angajman kuralları, düzenin angajman kurallarına hiç benzemiyor. Onun için de şimdiye kadar ki tüm toplum tarihine “sınıf mücadeleleri tarihi” deniliyor.

*  Yakın tarihte yazdık ama konu hızını kesmediği gibi, artırıyor. Bize de aynı konuda birden çok yazma görevi düşüyor. Hukukta Sol Tavır Derneği’nin atölye çalışmasını da okuyucuyla paylaşacağız.

 

ÖNCEKİ YAZILARI

Virüs işgalinde devlet 02/04/2020 Perşembe
Piyasavirüs 19/03/2020 Perşembe
Vampir 12/03/2020 Perşembe
Yurtseverliğe ihanet 26/02/2020 Çarşamba
Deprem ve devl(af)et 30/01/2020 Perşembe
Yabancıya gitmesin 23/01/2020 Perşembe