Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Bağımlılık Dosyası - 4: Liberal kuşatılmışlık ve 'bireysel sorumluluk'

İşte, dünya genelinde günümüz anaakım bağımlılıkla mücadele siyasetinin oturduğu teorik zemin bu! Sermaye değil, birey sorunsallaştırılıyor. Ne kadar risk, sorumluluk, maliyet, zarar varsa, hepsi “hazzını maksimize etmeyi tercih ettiği” söylenen bireyin üstüne yıkılıyor. Yeter ki piyasa dengesi kurulsun!

Sigara markasının logosunun yer aldığı reklam kampanyasında kullandığı bir afiş: "Sen karar ver."

Meryem Vitni

Yayın Tarihi: 01.07.2025 , 00:43 Güncelleme Tarihi: 01.07.2025 , 00:48

Bu yazı dizisinde, kasten bağımlılık yapıcı olarak tasarlanmış tütün ve aşırı işlenmiş gıda ürünlerine odaklanarak, ulusötesi sermayenin yol açtığı “imal salgınlar”ı, “bireysel sorumluluk” ideolojisine dayalı hakim bağımlılık söylemini ve buna dayalı bağımlılıkla mücadele politikasının başarısızlığını masaya yatırıyoruz. Bağımlılık ve kapitalizm arasındaki ilişkileri irdelemeyi, liberal ve İslamcı politikanın önündeki perdeleri kaldırmayı ve her toplumsal olgu gibi sistemik düşünme ve eylem gerektiren bağımlılığı ve çözümlerini tartışmaya açmayı amaçlıyoruz.

Bu bölümde, bağımlılıkla mücadele politikası ve retoriğinin altında yatan neo-klasik iktisadın ve türevlerinin bağımlılığı nasıl tanımladığını ve meşru saydığı müdahalelerin neler olduğunu inceliyor ve tütün endüstrisinin öncülüğünde geliştirilen “bireysel sorumluluk” retoriğinin tarihçesine bakarak, “kâr ve zarar kimin?” diye soruyoruz.

Neo-klasik iktisat temelleri üzerinde 

Günümüzün bağımlılıkla mücadele politikalarının ve retoriğinin kaynağında, piyasa mübadelesiyle fayda maksimize eden rasyonel bireyler ekonomisi olarak tanımlanabileceğimiz neo-klasik iktisat olduğunun altını çizmek önemli. Bu iktisadi tahayyülü ve varsayımlarını tütüne ve aşırı işlenmiş gıdaya tercüme edersek, bir yanda gereksinim, arzu ve tercihleri doğrultusunda hazzını maksimize etmek için sigara veya aşırı işlenmiş gıda satın alıp tüketen bireyler, diğer yanda bu gereksinim, arzu ve tercihleri karşılama yeteneği bulunan ve kârlarını maksimize etmek için sigarayı, aşırı işlenmiş gıdayı üretip satan bireysel firmalardan oluşan bir piyasa resmi çıkıyor karşımıza. Her iki tarafın da homo economicus, yani özgür, rasyonel, bencil oldukları ve mükemmel rekabet koşullarında piyasada mübadele yaparak kendi faydalarını en çoğa çıkarttıkları varsayılıyor. Çok mu gerçek dışı? Evet, öyle. Bu tahayyülde, eşitsizlikler de yok, tekeller, oligopoller de yok, piyasa oyuncusu olmayan kadınlar, çocuklar, yaşlılar, hastalar, tütün kullanmayanlar da, aşırı işlenmiş gıdaları tüketmeyenler de yok.

Yine bu tahayyüle göre, bir malın faydalı mı, zararlı mı olduğuna devlet veya uzmanlar değil, piyasa karar vermeli. Zira, devlet ve uzmanlar yanılır, ama piyasanın sihirli görünmez eli hiç yanılmaz. Her şey piyasada doğru fiyatlandığı için, eğer zararın fiyatı faydanın fiyatını aşıyorsa, o mal zaten talep edilmez olacağından, zararlı mal sorununu piyasa kendisi çözecektir. Bu bağlamda neo-klasik iktisat, piyasaya yapılacak müdahalelere, dolayısıyla devletin herhangi bir bağımlılıkla mücadele politikası yürütmesine de karşıdır. Oysa, hem bağımlılık gittikçe tırmanan toplumsal bir sorun, hem de, bir sonraki bölümde göreceğimiz üzere, sağcı siyasetler “bağımlılıkla mücadele”yi seviyor ve istiyorlar.

Dünya Bankası katkısı

Bu açmaza yanıt, tütün tüketiminin sağlık etkilerinin ortaya döküldüğü 1990’lı yılların sonunda Dünya Bankası’ndan geldi. Banka’nın 1999 tarihli Curbing the Epidemic: Governments and the Economics of Tobacco Control [Salgının Önünü Almak: Hükumetler ve Tütün Kontrolü Ekonomisi] isimli raporu da “hazzını maksimize etmek için sigara içen birey” üzerine kurgulanmıştı, ancak bireyin bu tercihini gerçekleştirirken hem kendine hem başkalarına zarar vermesi bir “piyasa kusuru” olarak çerçevelenmişti. Buradaki, neo-klasik ortodoksiyi modifiye eden, piyasanın çözemediği kusur/dışsallık kabulüne dayalı yaklaşım, iş tütün tüketiminin sağlık etkileri ve bağımlılık yapıcı olmasına geldiğinde, sürekli olarak bireyin risklerin farkında olup olmadığı ve zararın maliyetini taşıyıp taşımadığına vurgu yapıyordu. 

Bunun doğal sonucu olarak, iki devlet müdahalesi meşru politika olarak belirlendi. Bunlardan ilki, bireyin bilgisinin eksik veya yanlış olmasından kaynaklanan piyasa kusurunu giderecek önlemlerdi. Paket üzeri sağlık uyarıları, kitle iletişim kampanyaları bu kapsamdadır. Bunlar, bilgilendirme yoluyla tüketiciyi davranış değişikliğine teşvik ettikleri için meşru ve faydalı müdahaleler olarak onaylanıyor. Buradaki beklenti, bilgi eksikliği giderilen bireyin tütünden uzak duracağı, başlamayacağı, başlamışsa bırakacak olması. Bu yaklaşım, 4733 sayılı Tütün Kanunu’na ve bu Kanun ile bir bağımsız düzenleme idaresi olarak kurulan TAPDK’nın görev tanımına aynen yansımıştır. Kanun’da, kamu idaresinin görevi iki yönlü tanımlanıyor: Bir yandan etkin bir piyasa düzeni kurulması, diğer yandan piyasa hakkındaki bilgileri kusurlu olan tüketicilerin bilgilendirilmesi ve tercih seçenekleri olmasının sağlanması öngörülüyor. İşte bunun için, tütün ürünü paketlerinin üzerinde sağlık uyarıları, radyo-televizyon yayınlarında Yeşilay yapımı kamu spotları var. Aşırı işlenmiş gıda ambalajları üzerinde yer alan, okunması zor, sağlık etkileri anlaşılması olanaksız, kargacık burgacık bilgiler de aynı yaklaşımın bir başka yansıması.

Bireyin kendisinin neden olduğu toplumsal zararı üstlenmiyor olmasından kaynaklanan piyasa kusuruna çare olacak ikinci onaylı müdahale, tüketicinin tüketim vergisi ödeyerek neden olduğu dışsallıkların sosyal maliyetini kendisinin karşılaması şeklinde formüle edildi. Dikkat edilecek olursa burada amaç ve çözüm, zararlı üretim ve tüketimi ortadan kaldırmak veya zararın maliyetini zararı imal edenlere ödetmek değil. Bunun yerine, tüketici bireye vergi ödeterek, marjinal özel maliyet ile marjinal sosyal maliyetin eşitlenmesi sayesinde bozulan piyasa dengesinin yeniden kurulması hedefleniyor. İşte bunun için sigara fiyatında yüzde 80’in üzerinde vergi yükü var. Aynı doğrultuda, şeker katkılı gıda ve içeceklere şeker vergisi getirilmesi de artık birçok hükümetin gündeminde.

Sermaye: 'Riskli ürün tüketenler gördükleri zarardan sadece kendileri sorumludur'

İşte, dünya genelinde günümüz anaakım bağımlılıkla mücadele siyasetinin oturduğu teorik zemin bu! Sermaye değil, birey sorunsallaştırılıyor. Ne kadar risk, sorumluluk, maliyet, zarar varsa, hepsi “hazzını maksimize etmeyi tercih ettiği” söylenen bireyin üstüne yıkılıyor. Yeter ki piyasa dengesi kurulsun!

Tütün endüstrisi dahil artık herkes kabul ediyor: Tütün ürünü bağımlılık yapıyor, hasta ediyor, öldürüyor. Hem de, kitlesel ölçekte salgın boyutunda. Peki, fail kim, sorumlu kim? Üreten mi, satan mı? Buna izin veren, piyasasını düzenleyen devlet mi? Yoksa, uyarılara rağmen, sigaraya başlayan, içmeye devam eden, bırakamayan birey mi? Aynı sorular aşırı işlenmiş gıdalar için de sorulabilir. Neo-klasik iktisat ve onun devamındaki türevler bu sorulara verilecek yanıtların ideolojik zeminini oluşturuyor. Bu açıdan, sadece gerçeklikten kopuk iktisat tahayyülleri olarak değerlendirmemek gerek. Teorinin arkasında kapitalist sistemi meşrulaştırma ideolojisi yatıyor; yani tütün ve gıda şirketlerinin varlığının, yüksek kârlarının, sermaye birikiminin sürdürülmesi yatıyor. Bu nedenledir ki, sermayenin bugün çok yaygın kullanılan “bireysel sorumluluk” retoriği Dünya Bankası’nın diline düşmeden önce, diğer sektörlerde yaygın kullanım bulmadan önce, bizzat sigara şirketleri tarafından geliştirilmişti.

'Bireysel sorumluluk'un tarihçesi

Sigara şirketleri 1950’lerden beri, “sigara içenlerin gördükleri zararlardan sadece kendilerinin sorumlu olduğu” iddiasını bir yandan halkla ilişkiler kampanyalarında hak ve özgürlükler bağlamında kullanıyor, diğer yandan, aleyhlerinde açılan tazminat davalarında temel savunma argümanı olarak ileri sürüyorlar. “Bireysel sorumluluk” kavramı, ilk kez 1954’te ABD’de, ilk kanser bulgularının ortaya çıkması üzerine, sigara üreticileri birliğinin gazetelerde tam sayfa yayınladıkları “Sigara İçenlere Samimi Açıklamamız” başlıklı bildiride vurgulanıyor. Burada verilen mesaj özetle şöyle: “İçmekte özgürsünüz ve sonuçlarından siz sorumlusunuz”. 1977’de sigara üreticileri birliği başkanı bu pozisyonu şu ifadelerle açıklıyor: “Sigara içen ve içmeyen tüm Amerikalılara sesleniyorum: Asıl meselemiz tercih özgürlüğüdür. Devlet sigara içme davranışımıza bir kere karışırsa, başka davranışlarımızı da kontrol etmeye başlar.”

ABD’de sigara paketleri üzerinde sağlık uyarısı erken bir tarihte, 1965’te, endüstri talebiyle kullanılmaya başlıyor. “Dikkat: Sigara içmek sağlığınıza zarar verebilir” şeklindeki ilk uyarının ardından, bugün kullandığımız “Sigara içmek öldürür” geliyor. Bu uyarıların yürürlük tarihi itibariyle, şirketler hukuk davalarında tazminat ve hesap verme yükümlülüğünden büyük oranda kurtuluyor. Dikkat edilecek olursa, devletin de sorumluluğu yok bu mesajlarda. Devlet uyarıyor, ama sorumluluğu muğlak. 

1970’lerde, yukarıda değindiğimiz bilgilendirme, bilinçlendirme kampanyaları başlıyor. Bağımlılık söz konusuyken, bilgilendirmenin pek etkili olmadığını hemen fark eden endüstri buna da kucak açıyor. 1985 tarihli bir Philip Morris açıklamasında şu sözlere yer veriliyor: “Tüketicinin tercih ve bilgi sahibi olma hakkı, üreticinin de bilgi verme hakkı vardır. Bunlar ticari özgürlüğün esasıdır. Bireyin ne yapacağına kendisinin karar verme hakkı ve yaptıklarından sorumlu olma hali vardır.” Dünya Bankası bundan daha iyi ifade edemezdi.

Şirketlerin sağlık uyarılarını benimsemelerinin temelinde, uyarılar sayesinde sigara içenlerin “bilinçli tercih” yapmış oldukları, diğer bir deyişle kendi sağlıklarıyla ilgili hukuki sorumluluk taşıdıkları yatıyor. 1986-88 yıllarında kullanılan bir Philip Morris broşüründe yer alan “Uyarılara rağmen milyonlarca kişinin sigara içmeye devam etmesi bilinçli tercih haklarını kullandıklarını gösteriyor. Ancak, aşırı-uyarı toplumun devlete güvenini zedeler,” ifadesiyle bu pozisyon doğrulanırken, uyarılar için bir de sınır çizilmiş oluyor. 1980’lerde ikinci el tütün dumanına ilişkin kanıtların ortaya çıkmasına paralel olarak, uyarılardaki kişisel sorumluluğun alanı genişletilerek, “Sigara içmek size ve çevrenizdekilere ciddi zararlar verir” devreye giriyor. Burada da yine şirketlerin, yine devletin sorumluluğu yok.

Mahkeme salonlarından, iktisat fakültelerine, oradan medyaya, siyasete, oradan da düzenlemelere yansıyan, ürünleri bilinen sağlık riskleri içeren ulusötesi sermaye bütünü tarafından kullanılmaya başlayan “bireysel sorumluluk” retoriği, günümüzün hâkim ideolojisi haline geldi. Öyle ki, “riskli ürünleri tüketenler sonuçlarına kendileri katlanmalıdır” anlayışı anaakım mecralarda solunan hava, içilen su kadar tartışmasız kabul görüyor. Türkiye’de tütün ürünlerinin üretimi ve ticaretini düzenleyen yürürlükteki mevzuat da olduğu gibi bunun üzerine inşa edilmiştir.

Kâr ve zarar kimin?

Diğer yandan, tütün ürünlerinin çok yönlü zararları hakkındaki bilgimiz sürekli gelişiyor. Sadece insan sağlığı üzerindeki etkiler değil, tütün ürünlerinin karbon ayak izi, ormansızlaşma, izmarit filtrelerinin okyanusları kirletmesi hakkında yayınlanan yeni çalışmaların sayısı son yıllarda hızla arttı. Sağlık ve çevre zararlarının yükünü, sermaye çevreleri dışında kalan neredeyse herkes, gelecek nesiller dahil, taşımak zorunda bırakılıyor. Sermaye ise süper kârlarla beslediği cirosunu şişirdikçe şişiriyor. Bu nereye kadar devam edebilir? Hep kâr onların, hep maliyetler ve zararlar bizim mi olacak? İçinden geçilen tarihsel, toplumsal süreçler bu soruya verilen yanıtları gitgide daha olumsuz yönde etkiledi.

Anımsayacak olursak, 1980 öncesinin kapitalist dünyasında, Batı’daki refah devletinde de, Küresel Güney’deki kalkınmacı devletlerde de, sağlık maliyetleri vergi gelirleri ile finanse edilen bir sosyal güvenlik sistemiyle mümkün olduğu kadar toplumsallaştırılıyordu. Sermaye, kârının bir kısmını vergi olarak kamuya geri aktarmaya mecbur bırakılıyor, böylece neden olduğu zararın tazminine kısmi ve dolaylı bir katkı yapmış oluyordu. Eğer TEKEL gibi bir KİT ise, kârı zaten kamuya aitti. Ancak her halükârda, neden olduğu zararın sorumluluğunun üstü örtük kalıyor, yükünü taşımıyordu. 

Sağlık hakkının, sosyal güvenlik hakkının, sosyal devletin eridiği bir sonraki dönemde ise, sadece maliyetlerin bireyselleştirilmesiyle kalınmadı, bu alanların her biri birer yeni birikim alanı haline getirildi. Bağımlılıkla mücadele bile bir birikim alanı oldu. Bağımlılığı satanlar şimdi yanında ilacını da satıyor. Zararın kamusal tazmini yerine, kâr motivasyonuyla sunulan tazminat sistemleri ön plana çıktı. Tütün ürünü üretimi ve ticareti de özelleşti. Buna karşın, artık kârının çok daha azı vergi olarak kamuya akıyor. Üstelik kamu kaynaklarından teşvik veriliyor. Gönüllü bazda toplumla paylaşılan kırıntı ise kurumsal sosyal sorumluluk. Bacasına taktığı filtre, afet yardımları, STK destekleriyle toplumun yetinmesi bekleniyor. Neden? Çünkü sermaye, neden olduğu zararın sorumluluğunu “özgür iradesiyle” sigara içen, aşırı işlenmiş gıda tüketen bireye atabiliyor, yükünü asla üstlenmiyor. 

Bireysel ölçekten toplumsala kadar, önümüzdeki sorunların ve engellerin farkında olarak, “Bu böyle gitmez!” demek şart.  

Yazı dizisinin son iki bölümünde, objektifimizi Türkiye’ye ve AKP’nin bağımlılıkla mücadele politikasına çevireceğiz. Bir sonraki beşinci bölümde, Erdoğan’ın konuşmalarını masaya yatırarak bağımlılıkla mücadelenin rejim inşasındaki dört işlevi ile bir kırmızı çizgisini inceleyeceğiz.

Bağımlılık Dosyası - 3: Aşırı işlenmiş gıda ürünleri
bağımlılık 3
Bağımlılık Dosyası - 2: Tütün ürünleri
tütün
Bağımlılık Dosyası - 1: Bireysel kusur mu, sistemik bozukluk mu?
Bağımlılık 1

DOSYA

Bağımlılık Dosyası

Bağımlılıkla Mücadele

Bağımlılıkla mücadele politikası iflas etmiş durumda; çünkü tüm sorunun kaynağı bireylere yükleniyor. Oysa asıl sebep, toplumsal ve yapısal sorunları göz ardı eden, sorumluluğu yalnızca kişiye yükleyen 'bireysel sorumluluk' ideolojisi

Bağımlılık Dosyası - 1: Bireysel kusur mu, sistemik bozukluk mu?Bağımlılık Dosyası - 2: Tütün ürünleriBağımlılık Dosyası - 3: Aşırı işlenmiş gıda ürünleriBağımlılık Dosyası - 5: AKP tarzı mücadelede Erdoğan'ın rolüBağımlılık Dosyası - 6: AKP tarzı mücadelede Yeşilay'ın rolü

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.