Neden ordu yanlısı değiliz?

10/08/2010 Salı
Neden ordu yanlısı değiliz?

Soru tuhaf gelebilir, "ne münasebet" diyebilirsiniz. Öyle ya, komünistler bırakın bir burjuva düzende, emekçilerin kendi elleriyle kurmaya çalışacakları sosyalizmde bile ordu yanlısı olamazlar. Onların ilkeleri vardır, onlar işçi sınıfından, devrimin çıkarlarından, toplumun çıkarlarından yanadırlar ordunun da aynı tarafta saf tutması için onu yepyeni bir mantıkla yapılandırırlar. Ama bugünkü sömürü düzeninde ordudan yana olmak, kendini böyle tarif etmek, elbette olacak iş değil.

İlk bakışta bu yaklaşım fazlasıyla kitabi bulunabilir, günün gerçeklerine denk düşmediği, ayakları yere basmadığı için eleştirilebilir. Çünkü biz itiraz etsek de, son yıllarda yaşananlar, AKP ile TSK arasındaki çatışma olarak formüle edildiği sürece, "e peki siz bu çatışmada kimden yanasınız" sorusundan bütünüyle kurtulmak mümkün olmuyor. Üstüne, "cezaevi kültürü" oldukça baskın bir ülkede, "bir düşünün, neden TKP'lileri değil de askerleri tutukluyorlar" gibi saçma olmasına saçma ama aynı zamanda gard düşüren bir müdahale gelince, "neden ordudan yana değilsiniz" sorusunu elinizin tersiyle ittirmek zorlaşıyor.

Ayrıca…

Türkiye'de ulusalcılık ve liberalizm sol değerleri kemirirken, her şeyden önce "teori"ye zarar verdi. Ne AKP, ne Anayasa, ne Ergenekon, ne Kürt sorunu, ne de bir başka konuda teorik bağlam etkili oluyor. Bunu herhalde kabullenecek değiliz, en başta teorideki bir zayıflama siyasal bağlamda da zayıflamayı kaçınılmaz olarak getirdiği, somut durumun somut analizi merakının "teori"nin yönlendiriciliği olmadığında saçmalamaya kapı aralamak anlamına geldiği için…

Ama dünkü yazımda Türkiye bağlantılarını da kurmaya çalışarak kısaca sunmaya çalıştığım teorik çerçeveyle yetinip orduyu yerli yerine oturtma girişimi, güncel verilerle desteklenmediği, sağlama işlemine tabi tutulmadığı sürece, zaman zaman gerçek dostlarımızın da aklına düşebilen "neden ordu yanlısı değilsiniz" sorusuna verilen yanıt da inandırıcılığını yitiriyor.

O halde, temel yaklaşımımızı, hani "ne münasebet" dedirten ilkesel tutumu değersizleştirdiği söylenen kimi iddiaları bizim boşa çıkarmamız gerekecek.

TSK'nın bir kurum olarak, solun da sahip çıktığı ya da sahip çıkması gereken bazı değerleri yok olmaktan kurtardığı iddiasıyla başlanabilir. Türkiye burjuva devriminin şu ya da bu nedenle Türkiye'de bağımsızlıkçı ve ilerici birikime çok şey katmış olmasından hareketle o devrimin yarattığı düzenin bu birikim üzerinden tarif edilmesi ne kadar olanaksızsa, Türkiye burjuva devriminin ileriye doğru hamlesinde askeri bürokrasinin rolünden hareketle bugünkü TSK'ya yurtseverlik ve aydınlanmacılık yakıştırmak da o kadar olanaksızdır. Türkiye Cumhuriyeti'nin ordunun birinci dereceden rol aldığı bağımlılaşan ve gericileşen tarihi "Kubilay vakası"yla, satır aralarına sıkıştırılan ABD eleştirileriyle örtülemeyecek kadar tutarlıdır.

TSK başka şeyler bir yana, Türkiye toplumuna Amerikancı ve gerici müdahaleler yapmak konusunda sistematik bir misyon üstlenmiştir ve bu misyon burjuvazinin sınıfsal gereksinimleriyle devletin anti-komünist felsefesinin ürünü olmuştur.

Kurumun siyasal islamın yükselişiyle ve somut olarak AKP hükümetiyle ilgili kaygıları hakiki olmakla birlikte, söz konusu sınıfsal gereksinim ve felsefeyi gözden geçirmeyi gerektirecek bir bağlama hiçbir biçimde yerleşmemiştir. Bu tür bir "kopuş" teorik olarak, imkansız değilse bile son derece zordur pratikteyse TSK'nın AKP karşısındaki "direnişi"nin kapitalist sınıfla bağları güçlendirme, ABD ile ilişkilerde başat aktör olma ve din silahını dincilerin elinden alma sacayağına oturduğu hesaba katılmalıdır.

Buradan yurtseverlik ve aydınlanmacılık, kaç takla atarsanız atın, çıkmaz.

Bunu en "orducu" kesimler bile kabul ettiğinden, "TSK içindeki ilerici, yurtsever unsurlar"a dayanan stratejiler, toptancı destekçiliğin yerini almaya başlamıştır. Teorik olarak TSK içinde ilerici, yurtsever unsur bulunmaması olanaksız olduğundan, bu kez AKP'nin tasfiyeci politikalarına hedef olan bu unsurlardan yana taraf olmak önerilmektedir.

Biz bunu yapmadık, şu yolu seçtik: Bugün Türkiye'de yürütülmekte olan kapsamlı operasyona bir bütün olarak karşı durmak, bu operasyona doğrudan ya da dolaylı biçimde yardımcı olacak her tür davranıştan kaçınmak, operasyona karşı direnci sınıf eksenine taşımak ve bunu bugün oldukça etkisiz duran ama ülkenin biricik kurtuluşu olan sosyalist seçeneği güçlendirme hedefine bağlamak.

"AKP'ye direnen subaylara sahip çıkmayarak operasyona destek olmuyor musunuz", "Halk örgütsüz, siz çok zayıfsınız, bu aşamada onlar biricik kurtuluş umudu değil mi"… Seçtiğimiz yola bu itirazlar döşeniyor bu kez.

Keşke, çok zayıfsak -ki değiliz-, bırakın bizimle uğraşmayı, siz kime nasıl destek olacaksanız olun yetseydi.

Yetmediği gibi, bu türden bir yanıt bizi haksız duruma düşürür.

Burada yanıtlanması gereken düpedüz şu sorudur: Ordu içinde desteklenmeyi ya da taraf olmayı gerektirecek kadar billurlaşmış bir "ilerici" odak var mıdır? İlerici kavramını bir kenara bıraktım, ordu içinde "bağımsız" bir ülke için kolları sıvamış bir odak var mıdır?

Varsa, elbette desteklenmelidir.

Peki bu unsurların kritik noktalarda var olup olmadığının kriteri ne?

Bir devir teslim töreninde, Harp Okulu'nun açılışında "savunma ve dış politikamızın yeni arayışlara gereksindiği"ni söylemek yetmez, Kürt sorununda ABD'den şikayet etmek hiç ama hiç yetmez.

Türkiye'nin bağımlılığı son derece tutarlı bir sürecin ürünüdür, oldukça baskındır ve büyük bir şiddetle savunulmuştur bu politikadan da aynı şiddetle kopulabilir ancak!

Böyle birileri çıksa ve gerçekten sonuçlarına katlanacak bir biçimde Türkiye'nin bağımlılık ilişkilerine meydan okusa, işi gücü bırakıp onların peşine takılmak anlamında değil ama, gerçekten sahip çıkma anlamında ilk girişim bizden gelir.

Ama gerçekçi olalım, bu tür bir radikallik tek başına "ABD sorgulaması"yla olmaz, halkçı bir itki gerektirir. Bugün TSK'nın sınıfsal karakteri, komünizmle mücadeleye kattıkları, yıllardır Kürt sorununda üstlendiği rol ve bir "ekonomik birim" olarak üst düzey subaylar için taşıdığı anlam itibariyle "kurumun gelenekleri"nden hareketle ilerici ya da bizim hayırhah bakabileceğimiz bir konumlanışa izin vermemektedir. O geleneklerle hesaplaşmanın göze alındığını ise biz görmedik.

"Mecburen dikkatli davranıyorlar", "her şeyin sırası gelecek"…

E biz de dikkatli olmaktan vazgeçtiklerinde bakarız, sırası geldiğinde konuşuruz.

Halkın, işçi sınıfının kendi gücüne güvenmesi, örgütlenmesi, bugün sermaye sınıfı adına hareket eden tüm siyasal ve kurumsal aktörlere karşı mücadele etmesi, yaşamsal bir başlık olarak AKP karşıtlığını böyle bir çerçeveye yerleştirmesi bizim için esastır.

Bakarsınız birileri de heyecanlanır, cesaretlenir, etkilenir.

Şu destek meselesi de tersine döner.