Ben demiştim…

04/06/2010 Cuma
Ben demiştim…

Siyasette, hele partili yaşamda gülüp geçeriz "ben demiştim" diyen benlere… Neredeyse bunu demek için yaşar ve yarışırlar.

Yazı dünyasında da pek sırıtan bir davranıştır, kaçınmak gerekir. Ama bazen ister istemez söze "daha önce belirttiğimiz gibi"yle girmek zorunda kalırsınız, kendinizi yinelemekten utanırcasına…

Konuşurken de yazarken de "yeni"ye yönelmeye çalışır, okuru ya da dinleyiciyi sıkmaktan kaygı duyarsınız.

Biz böyle öğrendik, kendini kendine tanık göstermenin şık olmadığını…

Başlıkta duran "ben demiştim", bugün iki okurdan gelen "siz demiştiniz" yargısıyla ilgili… Kibarlıklarından "sen" demiyorlardı, oysa doğrusu buydu:

Biz demiştik!

Bunu demek zorundayım ki, biz demiştik!

Okurlar "Erdoğan'ı kim kurtaracak" yazısından söz ediyorlardı…

Doğrudur, o yazı bana aittir, lakin o yazı kişisel vurgulardan arındırıldığında mutlak anlamda bir kolektif aklın ürünüdür. Bir yazar olarak özgürlüğümü alabildiğine kullanabilirim ama aynı zamanda bir siyasetçi olarak daha büyük bir özgürlüğün, örgütlü olma özgürlüğünün nimetlerinden yararlanırım.

Beş kişi, on kişi oturup yazı yazamazsınız. Her örnekte yazılan bir yazıyı öncesinde birlikte değerlendirme şansı da bulamazsınız. Ama sürekli dinler, görüşlerinizi test eder, ders çıkarır, düzeltme hakkınızı kullanırsınız. Ortak doğrultuyu yansıtma sorumluluğuyla hareket edersiniz.

Ortada bir toplam var. Türkiye Komünist Partisi son 15 gün içinde yaşanan iki önemli gelişmeye çok hızlı ve özgün müdahalelerde bulundu. Yazı yazanlar bu müdahalelerden yararlandı, Kılıçdaroğlu ve Gazze'ye yardım konvoyuna ilişkin ayrıntılı değerlendirmelere imza atıldı. soL Haber Portalı, kendi bağımsız işleyişiyle ama hiçbir zaman gizlemediği siyasal tercihleriyle her iki başlıkta da bu müdahaleleri "haber" üzerinden güçlendirdi.

Bunları neden yazıyorum?

Ayrıntılar başka zamana belki ama, ne demiştik?

"Kılıçdaroğlu'nun yarattığı heyecandan rahatsızlık duymaya gerek yok"! Rahatsızlık duyanlar, CHP'nin bir kez daha solu peşine takacağından kaygı duymaktaydı. Diyorduk ki, insanlar Kılıçdaroğlu'nun solu ayağa kaldıracağını düşünüyor, bu kadar kişinin bundan heyecan duyması iyidir.

Başka ne demiştik? "Kılıçdaroğlu bu beklentiyi karşılayacak biri değil"! Bu kez tutunacakları dalı kırdığımız için bize kızılıyordu. Ne yapacaktık, insanları uyarma görevimizi yerine getirmeyecek miyidk? Hiç çekinmeden, birkaç gün boyunca gözünü kapatanlara sesimizi, kulağını kapatanlara yazımızı ulaştırdık. "Kimse sizinle ilgilenmiyor" diye burun kıvıranlara "biz görevimizi yapıyoruz" dedik, "sen öyle san" demek yerine "gün gelir suya yazı yazmadığımızı, giderek daha fazla kişinin yüzünü döndüğünü anlar" yaklaşımını tercih ettik.

Peki ne oldu? Kılıçdaroğlu'nun sol rüzgarı kaç gün sürdü? Susup otursaydık, herkesin söylediklerini tekrar etseydik sol adına daha iyi mi olurdu? Kimilerin önerdiği gibi Kemal beye zaman mı tanısaydık?

Dükkan onun!

Türkiye'nin ezilenleri, emekçiler için parmağını oynatsa bunun anlamlı olacağını söylemiştik. Daha ne diyelim?

CHP'nin yeni Genel Başkanı yeni bir rüzgar yaratmak için uluslararası finans çevrelerini ikna turlarına başlıyor(muş). Bunu öngörmek kolaydı, öngördüğümüzü kendimize mi saklasaydık?

Haklı çıkmak çoğu kez işe yaramaz. Ancak on gün önce bize sitem eden birçok kişi, aralarında CHP'liler de var, "haklıymışsınız" demek durumunda kaldılarsa, bu da iyi bir şey. Ya "haklısınız" diyebilecekleri bir özne olmasaydı ortalıkta?

Gelelim Erdoğan'a, İsrail'e…

Erdoğan'ın iç siyasetteki başarısı, onun sonunu hazırlıyor saptamasını bundan birkaç yıl önce dillendirmeye başladık. Karizmatik, toplumsal desteği olan bir siyasetçi olarak Türkiye'nin dönüşümüne imza attıkça kendisine duyulan gereksinimi azaltıyordu bu bir, ikincisi dönüşümün şiddeti nedeniyle örseleniyor, yıpranıyordu.

İç siyasette böyle, dış siyasette de…

Erdoğan'ın kendine göre düşünceleri vardı, perspektifi vardı. O bununla ABD'nin gereksinimlerini örtüştürmeyi denedi, ABD'de kendi cephesinden aynı şeyi yaptı. Dünyaya aynı pencereden bakmıyorlardı ama yine de birbirlerine yaslandılar.

İsrail konusunda Erdoğan'a gazı Amerika'nın verdiğini ilk biz yazdık, Davos'taki orta oyununu bu çerçevede değerlendirdik. Dünyadaki dostlarımızı "aman, ABD Türkiye'yi bölgeye ittiriyor, dikkat edin" diye uyardık. ABD Erdoğan'ın kişisel üslubuna ilk başta ses etmedi, bu üslup olmadan Arap dünyasında inandırıcılığı olan bir açılımdan söz edilemeyecek, İsrail kendini düzeltmeye çalışmayacaktı.

Ancak Erdoğan bütün bunları yanlış anladı, danışmanları onu uyarmakta gecikti. Brezilya'yla birlikte İran'la imzalanan anlaşma sonun başlangıcıydı, bunu ilan ettiğimizde "çok erken"den "uyduruyorsunuz"a varıncaya kadar türlü itirazlarla karşılaşıverdik.

Hemen ardından İsrailli katillerin Gazze'ye yardım konvoyuna saldırısı geldi. Hiç zaman yitirmeden üç şeyi aynı anda yapmaya çalıştık: İsrail'e karşı tereddütsüz tavır, gericiliğin ve AKP'nin bunu fırsata dönüştürmesine karşı önlem ve meselenin Erdoğan'ın hanesine kocaman bir artıyla kapanacağını sananlara karşı "bu iş henüz bitmedi" uyarısı.

soL Haber Portalı, ikinci günden itibaren, İsrail devletine dönük tepkilerin üzerini örtmeden olayın karanlıkta kalan bir dizi boyutuna ilişkin haber yaptı, benzer bir görev üstlenen haber kaynaklarının üretimlerini okurla paylaştı. Buna devam da edecek.

Ancak kabul etmeli ki, Erdoğan'ın şovuna en büyük darbeyi Fethullah Gülen vurdu. Herhangi bir yerde değil, Wall Street Journal'da Gazze'ye insanı yardım projesine açık tavır aldı, İsrail'le görüşülmeliydi dedi, İHH'yı çizdi. Cemaatlar arası bir çekişme filan değildi bu. Gülen dünyaya ve Türkiye'ye "ben Erdoğan'a artık kefil değilim" diyordu.

Zamanlaması mükemmel.

Erdoğan'ın buz kıranlıktan mayın eşekliğine dönüşümü cemaatçe tescillenmiştir.

Erdoğan elbette direnecek, kendine yer bulmaya çalışacaktır ama artık emperyalistler için de Türkiye burjuvazisi için de yeni bir arayış söz konusudur.

Kaotik bir dönem ve coğrafyada yaşıyorsak bile teoriyi, siyasetin yasalarını o kadar da küçümsemek olmaz!

Bir de hangi konuda dediklerimizden dolayı sürekli eleştiriliyorduk?

Sağlam bir ittifaklar politikası için önce bağımsız bir güç olmak ve başkalarının sizi olduğunuz gibi önemsemesini sağlamak gerekir. Dediklerimizden biri buydu ve Türkiye'de sosyalist seçeneği mutlaka ve mutlaka örgütlü bir güç haline getirmeye dönük bir ısrarla hareket ediyorduk. Bu ısrarın zaman içinde devrimci bir ittifaklar politikası geliştirmesi, Türkiye özgüllüğünde mümkündü.

Bunu boş verip, mevcut güç dengelerine denk düşen eklemlenmelere gitmemizi, ama CHP'ye, ama orduya, ama İslamcılara yönelmemiz gerektiğini ileri sürenlerin önemli bir bölümünün bizi haklı ama "umutsuz" bulduklarını biliyorduk.

Lafım onlara değil ama iflah olmaz "ittifakçı"lara… Eğer Erdoğan'dan kurtulmak için sağa sola bakınıyorlarsa, Gülen cemaatinden etkilisini bulamazlar. Hem yalnız da kalmazlar, Türkiye siyasetinde yeni "ittifak"lar için kollar çoktan sıvandı. Yalnız acele etsinler...