Sol Entelektüellerin Yapışkan Dini: Psikanaliz

30/12/2011 Cuma
Sol Entelektüellerin Yapışkan Dini: Psikanaliz

İnsan zihninde evrim sonucu ortaya çıkmış bir “Tanrı Modülü” var. Kimi evrimcilerin savunduğu bu görüş sağlam bir görüş. İnsanda inanma ihtiyacı çok güçlü ve yaygın. İnanma, bildiğimiz dinsel öğretilere inanma biçiminde göstermiyor kendini sadece. Herhangi bir dine inansın veya ateist olsun, birçok insan, aynı zamanda başka şeylere de inanıyor. (Burası kurama kendi yorumum). Ve bu inancı dinsel inançta görüldüğü gibi derin ve tartışılmaz boyutta yaşıyor.

Freudculuk veya psikanaliz dünya ölçeğinde entelektüellerin, özellikle solcu olanların açık arayla en çok benimsenen dini. Genelde “Marksist” öğretiyle birlikte inanılıyor. Freudculuğu sosyalist sola sokan ilk ünlü isim Troçki’ydi. Sonra bu iş Frankfurt Okulu’yla gelişmiş bir kült haline getirildi. Marcuse, Adorno, Reich, sonra Fromm. Ardından bir başka tarikat daha ortaya çıktı: Althusser Okulu. Lacan vb. Yapısalcılıkla etkileşim içine girdi. Sonraki ve şimdiki ünlü Marksist düşünürlerin neredeyse tamamı Freudcudur. Zizek, Karatani, Badiou, Eagleton…

Freudculuğun neden bilim dışı salt bir hurafe olduğunu, nasıl onun yalnızca itikada ve zihinsel teslimiyete dayandığını burada açımlamayacağım. Daha önce bunu yüzlerce sayfa yazdım. Benden önce ve benimle birlikte çok kişi yazdı. Bilimsel psikolojinin ve psikiyatrinin Freudcu dogmaları çürüten abartısız binlerce kanıtı yayınlandı. Ancak, bunların hepsi boştur, işe yaramazdır. İnanç karşısında bilimsel ispatın hiçbir değeri yoktur çünkü. Problem zaten tam da bu noktadadır.

Söz konusu düşünürler ve onları izleyenler karşı fikirleri neredeyse hiç görmezler, okumazlar, duymazlar. Zorla gözlerine sokulduğunda ortak tepkileri şudur, umursamaz ve kibirli bir edayla: Onca büyük felsefeci bunun doğruluğuna inanıyor da, bir sen mi doğrusunu biliyorsun! Doğrudur, sosyalist veya “Marksist” aydınların, dörtte üçünden fazlası hiç sorgulamaksızın Freudcu terimleri kullanır, dahası Freudcu kültü akıl yürütmede ve kuram geliştirmede temel dayanak yapar. Niye tartışsınlar “ötekiler”le, iktidar kendilerindeyken, neden sapık “ateistlerle” muhatap olsunlar!

Aslında büyük bölümü ne psikiyatriden anlar, ne psikoloji bilir. Bunu açık itiraftan da çekinmezler. Çünkü önemli değildir herhangi bir bilimde ayrıntılı derinleşmek onlara göre. Kanıtların da hiçbir işlevi bulunmaz zihinlerinde. Onlar yüksek felsefe, yüksek siyaset yaparlar. Bunları yapmak için ne gerçek gereklidir kendilerine, ne bilimsel veri, ne rakam, hiçbir şey... Felsefi soyutlamaları yeter de artar, inançları sarsılmaz güç verir kendi dünyalarının doğrularına. Bunda klasik anlamda dinsel “bilinçaltı” koşullanmalarının rolü azımsanamayacak orandadır. Kaynağı “Eski Ahit”ten alırlar.

Psikanaliz uygulayan hekimlerin yararsız ve şarlatan olduklarını söylemiyorum. Öyleleri de vardır içlerinde, ne ki çoğunluk hastalarına az ya da çok bir yarar sağlar. Çünkü psikoterapi başlı başına ayrı bir disiplin, ayrı bir insan iletişimi kanalıdır. İnsan, iletişimin her türlüsünden belli bir fayda görebilir. Hatta bırakınız terapisti, hocaya gitmekle belirgin fayda gören hastalar çoktur. Fakat günümüzde psikiyatristlerin çok büyük bölümü çok daha etkili başka psikoterapi yöntemleri uygulamaktadır.

Benim üstünde durduğum bilinç uyuşması veya yanılması, felsefede, siyasette ve edebiyatta karşımıza çıkan psikanalizle ilgili olanlardır. Bizim, insanların kişisel boyutta yaşadıkları dinsel inançlarla sorunumuz yoktur. Hatta kendi hesabıma mazbut dindar insanlara sempatiyle bakarım. Problem inanç boyutunda kabul edilenlerin, felsefede ve siyasette tartışılmaz doğrularmış gibi bize dayatılmasındadır.

Dünya ölçeğinde entelektüellerin en yaygın LSD’sidir Freudculuk. Hayal gördürür. Olmayanı onaylattırır, üstüne binlerce çeşit madde dışı, gerçek dışı fantezilere olanak yaratır. Dünyaca bu denli kabul görmesi, entelektüel ve özellikle sol-liberal entelektüel kafaların işleyişine en uygun dinsel öğreti olmasındandır. Psikanaliz, entelektüelleri biat kültürüne karşı bir havaya sokarak biat ettirendir.

Herhangi bir düşünür veya siyasetçi, kuramının, tezinin, savının ayaklarından birini psikanalize bastırıyorsa ona kuşkuyla yaklaşın. Ta baştan 10 üstünden 3 puanı düşün değerlendirmenizde. Çünkü söylediklerinin ortalama üçte biri Freudcu mezmurlardır. Kalan parçayı da kuşkuyla ve dikkatle değerlendirin. Çünkü bir kez ve bir noktada zihnini teslimiyete terk eden, itikat gösteren, gerçekliğe sırtını dönen, hakikati umursamayan, kendi doğrusunu kibirle başkasıyla tartışmayan bir beyin, başka birçok noktada da aynı alışkanlığını sürdürecektir.

Marx Neden Haklıydı?
Örnek olsun diye Terry Eagleton’un “Marx Neden Haklıydı?” kitabını ele alalım bu açıdan. Her şeyden önce bir duygumu belirtmeliyim: Son on-on beş yılda Marksizm üstüne, Kapital üstüne öyle kitaplar okudum ki, Marksizm gerçekte nedir, kuşkuya düştüm. Yakın zamana dek Marksizm bunlardır diye bellediğim neredeyse kırk kadar düsturda Marksizmin aslında tam tersi olduğunu yazanlar çıkıyor. Bununla kalmıyor, Marksizm adına ileri sürülen tamamen aykırı iki önermenin orta yolunu bulmaya çabalayanlar da bir o kadar kalabalık. Bir misal: Marx, “insan doğası” kavramını reddeder diyenler hayır aksine, bunu tanır ve kesin biçimde tanımlar diyenler tanımlar ama çok gevşek tanımlar, gelişmelere açık kapı bırakır diyenler gelişmelere açık kapı bırakır, ama şunlara bırakır, şunlara bırakmaz diyenler vb. vb…

Örneğin Eagleton, Marx’ta “insan doğası” kavramı vardır, diyenlerden. Kafalar öyle karıştırıldı ki, Eagleton’un bunu demesi mi faydalı, dememesi mi, kestiremiyorum.

Eagleton aslında çok tipik biçimde Avrupalı entelektüel tavrı sergiliyor. Tuzu kuru, kibirli, hayatın ve mücadelenin içinde bulunmak gibi bir kaygısı asla yok, nasıl olsa her şeyi biliyor ve doğru görüyor. İstediğini rahatça söylüyor. Kanıta ve gerçeğe dayanma sıkıntısı hiç bulunmuyor. Sallla sallayabildiğin kadar, sırtında yumurta küfesi taşımıyor ya! Bildik Avrupalı entelektüel Marksist (ve tabii onlardan tercüme Türkiyeli liberal solcu) söylemleri yinelemekle felsefe yapabileceğine inanıyor.

Tezler bellidir: Marx’ta eleştirilecek birçok şey bulunabilir, ama ezeli ve ebedi haklıdır. (Marx Tanrı’dır manasına gelir. Freud da tabii onun en büyük peygamberidir.) Marksizmde kötü olan ne varsa onun sapık felsefi ve siyasi yorumcuları yüzündendir. Bunların en önde gelenlerinin kimler olduğunu elbette tahmin ettiniz: Cennetten kovulan Stalin ve öteki büyük şeytan Mao. -O arada Lenin’e de patlatır bazıları geçerken, bazıları ise bir makas alıp ilerler. (Genç yaşta ölen az günahlı azizdir Lenin)- Devam edelim: Tek ülkede sosyalizm olmaz! -Niye girmiştir ki Bolşevikler bu açmaza? Neden evlerinde oturmamışlardır, dünyaya ham hayal yaymışlardır? - (O konuda birçok “düşünür” farklı düşünür. Kimi olmuş bir kere, kazadır, katlanacağız der başkaları, geç sayılmaz, kürtajla aldıralım, diye buyurur kimi kürtaj dinen yasaktır diye haykırır.) Eagleton o bildik “Tanrı” kelamını yineler: Geri ülkede sosyalizm olmaz! Orada olmaz, burada olmaz… Bektaşi fıkrasındaki gibi, “Yok diyeceksin de dilin varmıyor”, hiçbir yerde olmaz desene bari. Çünkü ileri ülkelerde hiç olmuyor. İleri ülkenin burnu büyük Marksistleri sadece geri ülkelerdekilere akıl öğretiyorlar. Kendi ülkelerinde herhangi bir itibarları bulunmuyor.

Mao’yu, Stalin’i bu kadar yerden yere vuruyorsun da be adam, üstelik insan doğası denen şeyi de kabul ediyorsun, bu insanla bu kadarı mı olur, daha iyisi nasıl oluru niye tartışmıyorsun? Kendi kafandaki “cennet sosyalizmi” hayaliyle niye karşılaştırıyorsun var olmuş olanı? Bunun felsefi idealizmden başka bir şey olmadığını nasıl göremiyorsun?

Cevabı açıktır: Bir noktada beynini teslimiyete kaptıran artık hiçbir noktada gerçeği görmez. Neden evrimi kabul ettiğin halde, o konularda da bir şeyler okuduğun halde, evrimci açıdan sorunu ele almayı denemiyorsun? Cevabı yine açıktır: Psikanaliz dininde zındıklık kabul edilir.

Kafaları dardır: Sosyalizmi eşitlikçilik ve bilinçli planlama olarak görmezler. “Cennet özgürlüğü” hiçbir zaman gelmeyecek olsa da, özgürlük kısıtlı olmak zorunda da bulunsa toplumun tabiatı icabı, en yüksek özgürlük düzeyine insan doğasını en iyi şekilde yöneterek böyle varılabilir: Disiplinli bir devletçilikle. Eagleton gibileriyse tam tersine sosyalizmi piyasacılık, başı bozukluk ve “vaat edilmiş” kutsal bir hürriyet olarak görürler. Bir hayal uğruna mevcut sosyalizmi ve sosyalistleri çatır çatır satarlar. İnsanı algılayışları tümüyle “psychedelic”tir.

Badiou da şöyle bir geçerken ders veriyor
Batının söz konusu hahampazları “Arap Baharı”nı da büyük çoğunlukla takdis ettiler. “Özgürlük” denince akan sular durur, değil mi ya. Bu arada Kaddafi’ye de diktatör damgası vurup biletini kestiler. Yaşasın demokrasi kahramanı NATO!

Bakın Badiou Cumhuriyet’e verdiği 11.12.2011 tarihli demeçte ne diyor:

“(Soru) Sizin ‘Doğu’nun rüzgârı Batı’nın rüzgârını süpürecek’ konulu bir makaleniz var. Bundan neyi kastediyorsunuz?

A.B.- Bunun birbirinden farklı, ama belki de değil, iki anlamı var. Öncelikle şunu kastediyorum: Yaşlı Batı’nın egemenliğinin yavaş yavaş zayıflamakta olduğunu herkes görüyor.

- (Soru)Arap Baharı nedeniyle mi?

A.B.- Sadece o değil. Bir kere Çin’in, Hindistan’ın gittikçe artan gücü apaçık gerçekler. Aynı şekilde dünyanın başka bölgelerinde de artık Batı egemenliğini tehdit etmeye başlayan güçler oluşuyor. Özetlemek gerekirse bugün ortaya çıkan güç artık Batı’nınki değil.

İkinci anlamı da şu: Stratejik bölgelerde varlıklarını sürdüren Arap ya da Müslüman ülkelerin bir zamanlar Batı egemenliği altında güçlerine güç katan yönetimleri birer birer devrilmeye başladılar. Yakın gelecekte bu ülkelerin Batı’dan daha bağımsız hale geleceklerini düşünüyorum.

(Soru)- Peki, bu bağımsızlık hareketlerinin sınırlarını tahmin edebiliyor musunuz?

A.B.- Kim bilir? Bugün Arap Baharı’nı yaşıyoruz. Ama bu baharın yazı ne zaman ve nasıl olur? Bu bir soru işareti. Ama görebildiğim, artık rejimleri değişmeye başlayan bu ülkelerin yeni yönetimleri Batı’ya çok daha az boyun eğer olacaklar.”

Demek Badio’nun durduğu yerden öyle görünüyor. Bizlerse çıktığımız ağaçtan farklı bir eylem görüyoruz: Badiou gibi doğu-batı ayrımı gözetmeyen (ve tabii ki büyük oranda Batı ağırlıklı) uluslararası büyük sermaye, koçbaşı ABD, arkasında İngiltere, Fransa vb olmak üzere “özgürce” akışını engelleyen her gücü beceriyor. Radikal İslami kesimlerin bile büyük bölümünü kendi “özgürlük” savaşçılarına dönüştürmüş durumda.

“Batı”ya direnen, uluslararası kapitalizme direnen ciddi bir güç görebiliyor musunuz şu anda? Siz göremeseniz de hahampazlar görüyor. Umarız onların istihareleri doğru çıkar.

Olmayan üstünden siyaset yapabilmektir psikanalitik felsefe.