Birinci yılında fanteziden gerçeğe 15 Temmuz

"Afişlere bakıyor musun, 15 Temmuz afişlerine? Askerler ile mevcut siyasi sürecin çadır direği 'Lider ve Yüce Millet' karşı karşıya. Hani her Türk asker doğar, asker ölürdü? Hani Türklerin temel özelliği "ordu millet" olmalarıydı? Afişlere ne yerleştirilmişse 15 Temmuz anmalarının da işlevi odur."
Tolga Binbay
Cumartesi, 15 Temmuz 2017 14:03

15 Temmuz darbe girişiminin birinci yılında yaşananların psikopolitik anlamlarını psikiyatrist ve yazar Cemal Dindar ile konuştuk. Dindar toplumun hemen benimsediği fantezilerin gerçekliği inşa eden yanına dikkat çekerken o gerçeklikte belirgin hale gelen güçlü lider, kadın imgesi, paranoya gibi yanların altını çiziyor.

Bir yıl geçti, 15 Temmuz darbe girişiminin üstünden. Ve tartışmalar hala devam ediyor, ne olup bittiğine dair. Belki çok erken ama sanki tarih bir türlü yazılamıyor. Katılır mısın?
15 Temmuz, bir terörist eylem nasıl olur ve neyi hedefler başlıklı bir inceleme yazılsa içini doldurmak için epey vaka bulabileceğimiz bir an. Tekinsizliği eter gibi yayan bir andı. Bir kez hakikaten dehşet öğesi yüksekti.Fakat bu grotesk deneyimin dehşet boyutunun bir ucunda her an jetler evimizi başımıza yıkabilir hissi varsa diğer ucuna memleketin her köşesinden yükselen sala sesleri yerleşti. Neydi Tayyip Bey’in Siirt konuşmasında okuduğu ve yargılanıp ceza almasına gerekçe gösterilen şiir: “Camiler kışlamız /Minareler süngümüz…” Jetler gitti, sala kaldı. Ve grotesk şiddet de bildik şiddet biçimlerine dönüştü. Geriye islamcı kadroları yıllarca hor gördükleri iki kavrama raptiyeleyen karnaval kaldı: demokrasi ve hakimiyetin millette olduğu kabulü…

Olan bitene dair birçok boşluk da kalmadı mı?
Bu türden toplumsal anların asıl değeri gövdelerine yerleşen boşluktur. 15 Temmuz, hatta bunun Dünya tarihindeki öncülü 11 Eylül, sistem açısından tamamen aydınlatılması yeğlenecek anlar değildir. Çünkü hem icracı anlardır hem de fantezi kurucu... Sosyal medyada zaman zaman dolaşan bir Ahmet Özal şakası var, durum kısmen onun gibi. Ahmet bey, o dönem kim aşikar düşman olarak damgalanmışsa "babamı o zehirledi" açıklamaları yapar bu şakalara göre, bu arada Turgut Bey'in gerçekten zehirlenip zehirlenmediği de hep muğlak kaldı.

Gerçek ile fantezi iç içe girmiş sanki. Hatta fantezi gerçekliği kurmaya yaramış, kurmuş gibi.
Evet. Afişlere bakıyor musun, 15 Temmuz afişlerine? Askerler ile mevcut siyasi sürecin çadır direği 'Lider ve Yüce Millet' karşı karşıya. Hani her Türk asker doğar, asker ölürdü? Hani Türklerin temel özelliği "ordu millet" olmalarıydı? Afişlere ne yerleştirilmişse 15 Temmuz anmalarının da işlevi odur. O afişlere bakarken benim aklıma darbeye dahilleri aşikar olan Fethullahçılar filan gelmedi... Ne geldi biliyor musun? Her MGK toplantısı sonrasında yapılan "irtica birinci tehdittir" açıklamalarına dair, geçmişe yönelik, o açıklamalara bu kadroların yıllarca maruz kaldığında birikmiş olan, bastırdıkları öfkeleri. Bastırılan her neyse, biliyoruz ki, bastırıldığı biçimiyle değil kılık değiştirerek döner.Yani, özcesi, programlı bir biçimde öfkenin nefrete, nefretin kine yolaldığı uzun bir siyasi programdan söz ediyoruz ve geçmişteki "kinine sadık nesil" vurgusu boşuna değildi.

Evet, kesinlikle ama toplumun, kitlelerin Cumhurbaşkanı ile ilişkisi de gayet psikolojik değil mi? İnsanlar sanki bir arkadaşı ya da hasmı ile konuşur gibi konuşuyor, bahsediyorlar. Seven çok seviyor, sevmeyen de zerre sevmiyor.
Ya aşk ya da nefret imgesi: ya hep iyi, ya da hep kötü... Bu bölmeyi (splitting), en ilkel savunmalardan biri olarak ruhsallık bilgisinden biliyoruz. Bizim alandaki en özgün metinleri üretenlerden biri, Bilgin Saydam Hoca, splitting için "yarma" karşılığını kullanıyor. İçerdiği şiddet düşünülünce, güzel bir Türkçe değil mi?

Her hücresine kadar taraflaşmayı hisseden, hissettiren bir bölme. Hatta bu ilişki, bu bağ harekete geçiyor ve geçiriyor. Kayıtsız kalamıyorsunuz.
Bi'at ve Öfke'de, Lider, ya da artık yerleşmiş ve kabul görmüş adlandırmayla Reis ve Yüce Millet’i diyalektiğini Freud'un Kitle Psikolojisi ve Ben Analizi'nden yola çıkarak hipnoid bağ teorisi ile açıklamıştım. Özetle, kitle, lidere hipnoid bağ ile, birbirlerine de ben ülküsünün yerini almış Lider’e bi’at etmekle bağlanmış bireylerden oluşur. Freud böyle diyor ve bunu aşk ile karşılaştırıyor. Kültürümüzde bu var, buna eğilim var.

Tayyip Bey’in de çok sevdiği, konuşmalarında yararlandığı bir Yunus sözünü hatırlayalım: “Yaradılanı hoş gör /Yaradan’dan ötürü”. Moğol istilalarının üzerinden geçtiği Anadolu’da ortaya çıkmış bir derviş sözü ve belli ki zamanının muktedirlerine sesleniyor. Zamanımızın muktediri Tayyip Bey’de bu söz “Yaradılanı severiz Yaradan’dan ötürü”ye  dönüşüyor ve kitle psikolojisi üzerine yazdığı dönemde Freud böyle bir şeye rastlasaydı herhalde şöyle tercüme ederdi: “Lider, bu söz ile, birbirinizi sevebilirsiniz, lakin bu sevme edimi benden ötürü olmak zorunda…”

Kitleleri bir araya getiren sadece yücelttikleri liderler mi yani?
Fransız psikanalist Janine Chasseguet-Smirgel'in Ben İdeali kitabını daha sonra çalıştım. Janine Chasseguet-Smirgel bizzat içinde yer alınan grubun sunduklarının da önemi üzerinde duruyor. Özetle şöyle diyebiliriz: baba işlevinin arkaik bir biçimi olarak lider bir belirleyendir ve Freud’un Totem ve Tabu’da sözünü ettiği ilksel şefe yaklaştıkça belirleyiciliği artar. Öte yandan bunu aşan başka bir şey vardır. Grup içinde erimek, anne kucağına doğmuş bebeğin anneyle bütünleşmesine benzer bir şey sunar. Buna birincil narsistik sürece benzer bir grup narsizmi diyebiliriz.

Sosyal medyada olsun siyaset sahnesinde olsun kendini hep-haklı gören iktidar söyleminde grubun bu anacıl işlevi de etkin: “Biz var ya biz, milliyiz, yerliyiz, dün ne yaptıksa doğruydu, şimdi tam tersi gibi görünse de yaptıklarımız yine doğru. Hep o an, şimdi ve burada haklıyız, yine doğruda duran biziz.” gibi. Ne yapsalar kusurlu gerçekliğe dair değil; zira kusura, eksikliğe katlanabilen bir ben yapısına izin vermiyor, hep ideal!

Fantezi sanırım burada: “Herkes bize düşman, kimse bizi istemiyor, herkes arkamızdan iş çeviriyor, içimizdeki hainler dahil” gibi bir söylem ile dile gelen bir fantezi.
Bir tek fantezi değil, gerçeklik de “ben buradayım” diyor tabii. Başka gruplarla, ya da nesnel koşullarla karşılaşmada hep onarılması gereken bir ideal imgesi var. Bu sözünü ettiğin konum, tam da Kleincı paranoid konum değil mi? Az önce sözünü ettiğimiz anacıl işlevle, anne kucağındaki bebeğin ilksel konumuyla da örtüşmüyor mu?

Ve birincil narsisizm, grubun narsisizmi paranoyayı da iyi açıklıyor sanki: zavallı ben ve kötü onlar.
Şöyle bir faztazmagorik yapı bu: “Engellemeseler çok daha iyi olabiliriz.” Sanki meme sonsuz süt dolu: “yeni Osmanlıyı da kurarız, Musul'u da alırız, portakalı da sıkarız vs. vs.” Yine bu kurguya göre; memenin sahibi olan Anayurt hain dolu… O hainler engelliyorlar. Engellemekle kalmıyorlar, her an yeni bir darbe yapabilirler vesaire. Bu arada, şuna hiç yer yok: “Biz ne hata yaptık? Bu anayurda bilerek bilmeyerek ne kötülük ettik, hangi zararları verdik, neyi yanlış yaptık?” Yani depresif konuma, kendi içine yönelmeye geçiş, çıkış yok.

Türkiye sağının genetik kodlarına da aykırı "kendinde hata aramak".
Belki... Çünkü sadece siyasette değil, entelektüel olarak da bunun emareleri yok. Fakat bunu aşamayan bir toplum, doymak isteyen ve engellendikçe, ketlendikçe birbirini yıkan, öfkelenen kişilerden oluşan güruha dönüşüyor. Mevcut toplumsal değerleri, bağları tutması, koruması beklenen muhafazakar kadrolar ve siyasetler, o bağları en fazla örseleyen kadrolara dönüşmüş durumdalar. Türkiye'deki önemli siyasi paradokslardan biri de bu...

Olanakların genişlemesi ve arzunun sürekli bastırılmak zorunda kalmasını da atmayalım: kadın bedeni, cinsellik, taciz, tecavüzün bu kadar gündemde olması bu siyasi atmosferin toplumsal karşılıklarından birisi.
Geçmişte beden'in politik bir alan olduğu pek de revaçta değildi. AKP dönemi, bunun ne denli önemli bir konu olduğunu da gösterdi. Özellikle arzulayan bir kişi olarak kadının bastırılması ve bedeninin erkeksi taleplerle, hatta temsillerle işgali en önemli siyasal alanlardan biri oldu. Kök bir anlayış da var İslami siyaset için... Kadın tekinsiz bir varlıktır ve kontrol altına alınmazsa cennetten kovulmaya bile sebep olabilir. Kadının tekinsiz bir varlık olmasına dair aşırı vurgu, erkekler arasındaki av sözleşmesinin ve erkek cinselliğindeki saldırganlığın gizlenmesinin bir yolu. Bunun en katı biçimi savaş ganimeti olarak yenilen gruba ait kadınların da paylaşılmasıdır.

Türkiye’de bir paradoks da şu: Tayyip Bey’in siyasi yaşamındaki başarılarında kadınların katkısı büyüktür. Milli Görüş’teki ak saçlıların itirazına rağmen, kendi deyişiyle “kale içeriden fethedilir” demiş ve kadınların Refah Partisi’nde etkin bir biçimde yer almasını sağlamıştır. Bugün Yeni Sağ kadrolarda öne çıkan bir kadın adı geliyor mu aklımıza?

Evet, belki Meral Akşener ama o da yeni değil. Ama şunu da düşünebiliriz: Türkiye'nin son 15 yılı insanı kuruttu, toplumda ve tabii ki siyasette de. Herkesi yuttu.
Biz ona Lider keyfiliği diyelim mi? Tüm toplumsal sözleşmeler lider keyfiliğinin karşısına yerleşir... Hatta içimizden bunca keyfilikle yönetecek biri çıkmasın diye de yapılır toplumsal sözleşmeler. Freud'un savına göre, ki Totem ve Tabu'nun Darwinist başlangıç anıdır, başlangıçta insan toplulukları sürüler halinde yaşıyordu ve başlarında tüm-güçlü bir şef vardı. Kendi keyfiliğine boyun eğmeyenleri sürüden kovuyordu. Sonra kovulanlar birleşti ve olanlar oldu. Bir daha da aralarından Şef çıkmasın diye totemdaşlık ve ensest yasağına dayalı toplumsal bir sözleşme yaptılar.

Burada bir şey sormak istiyorum: Nereden çıktı bu "tümgüçlü lider" arayışı? Yani neden oraya döndük? Hatta bir tek Türkiye'de değil; genel olarak dünyada?
Ben Türkiye için bir açıklama getirebilirim. 12 Eylül Darbesi sözde ne için yapılmıştı ve topluma en çok nasıl anlatıldı? Kardeş kavgasını bitirmek için. 1970'lerin özellikle ikinci yarısında milliyetçilerle sosyalistler ve sosyalistlerle yazık ki yine sosyalistler arasındaki çatışmalar kastediliyordu. 12 Eylül'den sonra bırakalım yeni kuşakların kendi arasında mücadelelerini, parlamenter sistemde bile en çok aşılanan kaygı "koalisyon" kaygısıydı. Anayol medyada kalem tutup "eyvah koalisyon geliyor vah vah" yazısı yazmamış köşe yazarı bulmak zordur.

Darbeyi tüm bunlara karşı 24 Ocak/12 Eylül Darbesi diye adlandırmayı da öneriyorum. Türkiye’de soldan yapılmış işlerde bile, özellikle sinemada, 12 Eylül tarihine, Kenan Evren’e ve militarizme aşırı odaklanmanın 24 Ocak tarihini ve Turgut Özal’ı aklayan bir yanı olduğunu sanıyorum. Benzer bir süreç şimdi de yaşanıyor. 15 Temmuz’a aşırı vurgu, Cumhurbaşkanı daha yakın zamanda söyledi, OHAL’in grevi imkansız kılmasına örtü olabiliyor.

Doğru, onca görüntü, gürültü içinde sermayeyi hiç ihmal etmediler ama bunu çok da vitrinde tutmadılar. Ancak bir yıl sonra dolaysız bir ifade mümkün oldu.
Türkiye'de şöyle veya böyle güçlü bir sol pratik ve kültür vardı. Asıl bastırılan bu oldu. Ve bu solu bastırmanın düşünü, Türkiye'de sermaye başta olmak üzere, asker de, hatta bazı sol gruplar da, elbette sağ kadrolar da görüyorlardı. Topluma bu düşün aktarıldığı ana imge ise "güçlü lider" imgesiydi. Muktedirler sahnesinde yer alan herkesin gördüğü düş. O lider, öyle görünüyor ki, ezilmiş olan sosyalistler veya milliyetçiler arasından çıkamadı. 12 Eylül'ün, dönemin Amerikancı projesine göre Yeşil Kuşak ortaklığında korunan İslami kadrolar içinden çıktı. Çıkması beklenirdi, öyle de oldu. 12 Eylül şiddetinden en az etkilenmiş oğullardan biri oldu. Ha, düşler iyi başlayıp bazen kabusa da dönüşebilir.

Tam zamanı geldi, bizi de çok ilgilendiren konu: "Üst-akıl" kavramı. Süslenmeye bile gerek duymayan bir siyaset teorisi, sadece paranoya içeren bir yaklaşım çok sık kullanıldı…
Öncelikle şunu söyleyelim mi: Kovel'den öğrendiğim bir şey; bir kavramın önüne Yeni (Neo) takısı geldiğinde işlevi kavramı çürütmektir. Neoliberalizmdeki neo liberalizmde değerli olanı, Yeni Osmanlıcılık'taki yeni Osmanlı'daki, Yeni-Freudçuluk'taki yeni de Freud kuramındaki değerli olanı çürüttü. Üst ya da ortak akıl benzeri terimlerde de çürüyen akıldır. Üst-akıl ile kastedilen pek dışarıdaki bir şey mi, dersin? Ben bu vurguyu yapanların daha çok içinde bulundukları gruba bi'at bildirisinde bulunduklarını sanıyorum. Komplo teorilerinden temel farkı da bu. Gerçekte denilen; ben şimdi ve buradayım ve orada ne varsa onun parçası değilim. Böylece grubu da bir arada tutan bir işlev üstleniyor.

Ne hatırladım biliyor musun? Aydın Doğan'ın daha Milliyet Yayınları ile iştigal ederken yayınladığı, sanırım beş ciltti, Kenan Evren'in anılarını. Batılı şer odakları bizim gençleri kandırıyorlar, o gençler komünist oluyor, kandırılmış hain komünistler de kimi kandırıyor dersin? Bizim masum kızlarımızı... Bu kurgu o anılarda birebir var.

Türkiye sağının makus semptom anı: kadınlar, kadınlar, kadınlar…
Evet, biraz öyle. Ama izninle şu tümgüçlü lider, tiranlar meselesine geri döneyim... Julliet Mitchell "Tiranlar kardeşler arasından çıkar" der. Biri baba olmayı başarmışsa tiran olamaz. Mesela Kenan Paşa'nın bildiğimiz kadarıyla kızı var. Fakat baba olabildi mi dersin? Gülten Akın, 42.Gün'de 12 Eylül mahkeme salonlarında "Yok mu senin oğlun kızın?" diye sorar. Kenan Paşa'ya sorulduğunu kabul edebiliriz.

Kenan Paşa’nın kızı var. Babasını anlatışında Kenan Paşa’ya bu soruyu sormanın ne denli yerinde olduğunun ipuçları vardı. Darbeci / 12 Eylül Ruhu Ya da Halkın ‘Yüce Millet’le İmtihanı  kitabıma almıştım, o baba-kız ilişkisinin nice sözsüz olduğunu. Tayyip Bey'in de çocukları var. Gerçekten baba olabilmiş midir? Reis ya da Şef olanın baba olma ihtimali var mıdır? Psikanaliz literatüründe ihmal edilen bir ayrım bu. Oysa Şef ya da Reis başka biri, baba başka... Türkiye tuhaf paradokslar içeren bir ülke... Çocuksuz Demirel babaydı, çok çocuklu Erdoğan reis...

Gerçekliğinin yanı sıra bir sürü "fantastik" öğe de var 15 Temmuz'un içinde. Ve bazen bu fantastik öğeler daha fazla öne çıkıyor, daha fazla ilgi görüyor. Hatta fantastik bir gerçeklik inşa edilmeye çalışılıyor ama dikiş de tutmuyor. Neden tutmuyor?
Travma ve zafer. Gezi Direnişi döneminde toplumu Habillere ve Kabillere bölmüşlüğün, evde zor tutulan %50’yi artık sokağa çıkartmış olmanın coşkusu da var burada. Öte yandan 15 Temmuz ve izleyen OHAL süreci, Agamben’in “istisna hali” ve işlevi ile ilgili yazdıklarını doğrular nitelikte. Eğer toplumda ikna edemediğin ya da yola getiremediğin kişi ve gruplar varsa bir istisna hali yaratırsın, ya da “Allah’ın lütfu” olarak sana tarih böyle bir an sunar, sen de dışarıda kalanları ideolojik olarak ya da baskı aygıtlarınla entegre eder, dışarıda kalanı içeri alırsın. İçeri almak da türlü türlüdür… Mesela hapse atmak en bilinen yolu. İnsanların işinden gücünden edilmesi de bir tür çaresizliğe kapatma eylemidir. Fakat toplumda dinmeyen çok ciddi bir itiraz var.

Kendini nasıl anlatıyor bu itiraz?
Mesela şöyle: Adalet bizde kadın adıdır. Adalet, fazilet, saadet… Hatta anavatan. Tüm bu isimler sağ parti adlarında yer aldılar. Bu denli erkeksi bir tutum alan siyasetlerin seçtikleri parti adları ilginç geliyor ve devamlılığında bizim sosyokültürel yapımıza dair bir şeyler var. Fantazmagorik inşalarda bir tarafı aşırı bastırdığınızda bastırılan bir biçimde dönüyor. Bin yıl sürecek denilen 28 Şubat ne kadar sürdü? Bir yanıyla hâlâ sürüyor denilebilir; Erbakan’ın adil düzenci milli görüş çizgisini bastırıp sermaye ile sorunsuz kadroların Yenilikçiler olarak çıkışına vesile olmasıyla… Fakat şimdi İslami siyasetin fantazmagorik sürecini yaşıyoruz ve bünyelerine kattıkları anacıl dinamiğin, adaletin itirazını da duyuyoruz… İlginç bir dönemden geçiyoruz. Her şeyin hayırlısı diyelim mi?

İşimizi hayra ve şerre bırakmasak derim ben de…
Hayırlama, diyalektiğin temel kavramlarından negation’un en iyi karşılıklarından biri… Sağ ‘şer odakları’ ile uğraşırken biz hayırsız olanı hayırlıyalım…