Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Tunç Sipahi

Aydınlanma karşıtlığı

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:09 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:09

Fransız Devrimi olur olmaz başlamıştır. 18. Yüzyıl sonu karşı devrimci düşüncesinin kalbinde yer alan Edmund Burke daha 1790 yılında Fransa’daki devrimi İngiltere’deki 1688 Glorious Revolution ile karşılaştırmış ve Fransızların radikalizmini Aydınlanma rasyonalitesinin “çıplak aklına” bağlayıvermiştir. Devrimin tarihçileri, sempatiyle bakanlar ve tersi, Guizot, Thierry, Mignet, Michelet, Thiers, hatta tam tarihçi saymasak da Tocqueville, henüz yazmaya başlamamışlardı. Büyük Devrim’i sınıflar savaşı olarak gören vizyon 19. Yüzyılda yerleşecekti. Evet Burke Reflections on the Revolution in France’ı La déclaration des droits de l’homme et du citoyen’e karşı yazmıştı ama sadece bu kadar değil. İnsan ve yurttaş hakları liberal gelenekte de yankılanan bir etkiye sahipti: Fransızlar sonsuz barışın, kardeşliğin ve ülke sevgisinin -evet- yolunu açıyorlardı ve Whig geleneğindeki “eskiler” teolojik bir kavram olan “sevgi” (ilahi aşk) ile insan hakkı temelinde yeni hukuku üst üste koymayı düşünebilirlerdi. Thomas Pain ve Burke arasındaki polemik fazlasıyla biliniyor, fakat tartışmanın politik teoloji boyutu ve Machiavelli’nin Prens’iyle Carl Schmitt arasındaki bir boyutta devamlılık belki de fazla bilinmiyor -Discorsi’yi bambaşka bir yerde görmek daha doğru düşüncesindeyim.

Aydınlanma karşıtlığına geri dönelim. Frankfurt Okulu’yla başlayan maceranın bir noktasında -limit örneği Benjamin olan- Avrupa’lı kültürel mandarinler herşeyin yittiği duygusuna kapıldılar. 1789, 1848, 1871, 1917: İnsanlık gele gele Hitler’e -ve çok da farklı görmedikleri- Stalin’e mi gelebilmişti? Avrupa’nın bütün bir Aydınlanma sonrası dönemi, iyimserliği, bilime ve insana inancı -koskoca 200 yıl- Yahudi soykırımına, barbarlığa mı çıkmıştı? Bu “1945 vizyonunda” bir saptama ve bir tez mevcuttu. Saptama Aydınlanma’nın ve devrimlerin hiçbir şeyi değiştirmediği, hatta daha da kötüleştirdiği saptamasıydı. Tez ise bu kötüleşmede baş suçlunun Aydınlanma’nın enstrümental rasyonalitesi olduğu iddiasıydı. İşin özü buydu ve bu öz parlak entelektüellerin -derin hayal kırıklıklarıyla bezeli bir tarihte- Fransız Devrimi tarihçilerinin gerisine düştüklerini gösteriyordu. Muazzam bilgi ve zekaları bir yana, keşfedilen özün aslında Edmund Burke’un 1790’daki halinde bile bulunan karşı devrimci tezle eş yapıda olduğunu görmemek güç.

Şu an için iki teze bağlayacağım. Birincisi, Burke gibi bir politik muhafazakarın Aydınlanma karşıtlığının ve Aydınlanma’yı Fransa’da devrimle doğrudan ilişkilendirmiş olmasının, 1790’lardaki “kitapçıklar savaşı” sonrası, siyasi düşünceye belki sanıldığından da fazla etki yapmış olması. İkincisi, Burke etrafında dönen ve 20. Yüzyılda bazen alay konusu olan tez. Mutlak hükümdarda, Kral’da vücut bulan “sevgi” ve ulusu somut bir kralın ayakta tutabileceği tezinin Britanya hukukundaki “kralın iki vücudu” (Kantorowicz’in meşhur eseri ve sonrası) kavramıyla ilişkili olduğu. Bu ilk aşikar biçimde karşı devrimci Aydınlanma karşıtlığı, teolojik temaların siyaset kuramına geri çağrılması yolunu –Burke’un meşhur teatral stiliyle de bağlı biçimde- anında açmıştır.

Aydınlanma’nın büyük bir özgürleşme hareketi olduğuna kuşku yok. Aynı zamanda bilimsel ilerlemenin çok yüksek bir ivmeyle hız kazanmasının önündeki engelleri kaldırmış, hatta söz konusu gelişme potansiyelinin var olmadığı durumlarda bilimsel atılımın bizzat özü, motoru olabilecek düşünce ve pratiklerin yaratılmasını sağlamıştır.

Aydınlanma sosyal, siyasi, ideolojik, teolojik, bilimsel yönleriyle emsalsiz bir kopuştur. Laikliği içerir ama ona indirgenemez.

Tunç Sipahi 'ın Son Yazıları