Yabancılaşmanın / yabancılaştırılmanın sonuçları

07/02/2020 Cuma
Yabancılaşmanın / yabancılaştırılmanın sonuçları

Kapitalist süreçler nedeniyle emekçinin ürettiklerine, kendi özüne ve doğaya yabancılaşması olayı, günümüzde yaşamın hemen her alanına yayılmış durumdadır.

Erkek egemen, gerici, ırkçı ya da piyasacı öğretilerle anlayışlar da, insanın kendine, toplumuna, insanlığa ve doğaya yabancılaşmasını kolaylaştırmaktadır. Bu içerikteki öğretilerden geçenler, yeterince bilişsel ve duyuşsal gelişim gösteremeyip özgürleşemediklerinde, kendi yeteneklerini tanıyamayıp yeterince özgüven ve kişilik kazanamadıklarında, bencilleşmeleri, ahlak dışı, etik dışı ve insanlık dışı davranışlarda bulunmaları kolaylaşmaktadır. Çocuk istismarı, tecavüz, ve karısını-sevgilisini öldürme eylemlerinin arkasındaki etken, büyük ölçüde erkek egemen anlayıştır. Alevi, Şii, Hıristiyan, Yahudi, Müslüman düşmanlığı da, ırkçılığın ve gericiliğin göstergesidir. Hırsızlık yapmak, etik davranmamak, üç kuruş daha fazla kazanmak için yalan söylemek gibi olaylar da piyasacılığın etkisiyledir ve kişinin bencillik düzeyiyle ilişkilidir.  

Bu ülkede yaşayanların bir bölümünün yurttaş olamayıp tarikatların peşine takılması, yabancılaştırılmış olmalarının bir sonucudur. Ülkemizde uzun zamandır insanların yabancılaştırılmasının ötesinde, toplumsal işlevi olan kurumların da giderek varlık nedenlerine yabancılaşması süreci başlamıştır. Özel sektör olsa da yazılı ve görsel medyanın, toplumu bilgilendirme ve hükümetin icraatlarını denetleme gibi vazgeçilmez toplumsal işlevi-görevi vardır. Bu nedenle demokratik sistemlerde, yazılı ve görsel medyaya "4. Kuvvet" denmektedir. Ancak bu sektörün "yandaş medya" olarak adlandırılan bir bölümü, tarafsız haber yapmayarak ve gerçekleri toplumdan saklayarak varlığına yabancılaşmış kurumlara dönüştürülmüşlerdir. Benzer biçimde TRT, YÖK, üniversiteler, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi tüm toplumun malı olan üst kurumların da, topluma yabancılaştıkları yılları yaşamaktayız. Son yıllarda, bazı yargı organlarının iktidar karşıtlarını beraat ettiren mahkeme heyetini değiştirdiğine, tecavüz suçlusuna “iyi halden!” indirim yaptığına ve kanıtlanmamış suçlamalarla akıl-almaz cezaların istendiğine ve verildiğine tanık olunmaktadır. İktidarın toplum yararına olmayan istekleri karşısında, 1980’lerde ve 2000’lerin başlarında istifa eden komutanlardan, bugün sesini çıkarmayan komutanlara gelinmiştir. Bu durum yargıda ve silahlı kuvvetlerde de, yabancılaşmanın başladığını göstermektedir.  

Yabancılaşmanın Kızılay’a bile yansıdığı görülmektedir. Bilindiği gibi, savaş alanında yaralanan askerlere ayrım gözetmeksizin yardım etmek için 11 Haziran 1868 tarihinde kurulan “Osmanlı Yaralı ve Hasta Askerlere Yardım Cemiyeti”, 1877’de “Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti” adını almıştır. 1923'te "Türkiye Hilal-i Ahmer Cemiyeti", 1935'te "Türkiye Kızılay Cemiyeti" ve 1947'de "Türkiye Kızılay Derneği" adını almıştır. Dolayısıyla Kızılay, bu ülkenin yurttaşlarına ayrım yapmadan yardım götüren bir kuruluş olduğu gibi başka ülkelere de, yaşadıkları herhangi bir toplumsal felaket sonrasında ayrım göstermeden yardım eden bir kuruluştur. Ancak Kızılay’ın AKP’nin yandaşı kuruluşlarına kaynak aktarma işlevine soyunması, bu kurumun da hem kendisine hem de topluma yabancılaşmış olduğunu göstermektedir. Elazığ’da depremle birlikte yaşanan faciada Kızılay’ın pek görülmemesi, yabancılaşmanın bir başka kanıtı gibidir. Kızılay başkanının, “Vergi kaçırmak başkadır, vergiden kaçınmak başka” diyerek olayı geçiştirmeye kalkışması ise, yabancılaşmanın nerelere vardığının işaretidir. 

Başkanlık sistemine geçilirken ve geçildikten sonra TBMM’nin bile, kuruluş nedenine ve varlığına yabancılaştırıldığının örnekleri görülmektedir. Mecliste, Elazığ’ın afet bölgesi olarak ilan edilmesi önerisinin, muhalefetten geldiği için reddedilmesinin başka bir anlamı yoktur.   

İnsanların ve kurumların yabancılaştırılmasının ötesinde, yıllardır toplumun yabancılaştırılması süreci yaşanmaktadır. Toplumu yabancılaştırmanın bir boyutu, yıllardır soL portal sayfalarında değinildiği gibi, toplumu din toplumuna dönüştürmektir. Bu çabanın son örneği, Cumhurbaşkanı’nın başdanışmanının şeriat anayasası taslağını açıklamasıdır. 

Toplumu yabancılaştırmanın ikinci boyutu, toplumu "yurtta barış ve dünyada barış" anlayışından uzaklaştırma çabasıdır. Bilindiği gibi tarihsel süreçte ortaya çıkan Türk devletleri, genelde savaşlar sonunda devlet haline gelmiş ve savaşlar sonunda da yıkılmışlardır. Osmanlı devleti de, Anadolu Selçukluların yıkılması üzerine kurulan bir beylikten, diğer beyliklerin bir bölümüyle savaşarak devlet olmuştur. Osmanlı Hıristiyanlarla da, Timur, Şah İsmail, Uzun Hasan ve Memlükler gibi Türklerle de, Araplarla da ve hatta Yıldırım Beyazıt’ın oğullarının yaptığı gibi kardeş kardeşe de savaşmıştır. 1800’lerin son yıllarında Ruslarla ve Yunanlılarla, 1900’lerin ilk yarısında İtalyanlarla, Balkan devletleriyle ve I. Dünya Savaşı’nda da Araplarla, Fransa, İngiltere, İtalya ve Rusya ile savaşmıştır. Bu dünya savaşı sonrasında yapılan Kurtuluş Savaşı ile kurulan Cumhuriyet, tarihsel geçmişten ders alarak, “yurtta barış ve dünyada barış” sloganını üretip Türkiye Cumhuriyetinin en önemli ilkelerinden biri haline getirmiştir. Bu ilke, Anayasası’nın başlangıç ilkelerinden biridir. 

“Yurtta barış ve dünyada barış”ın bir anlamı, başka ülkelerin bağımsızlıklarına saygılı olup onların içişlerine karışmamaktır. Yabancıların içişlerimize karışmasına tahammül edemeyen toplumumuza, örneğin Suriye’nin, Yemen’in, Libya’nın içişlerine karışılmasının meşru olduğu algısı yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır. Tüm dünyada, ülkelerin var olan hükümetlerine karşı silahlı mukavemete kalkanlar, terörist olarak tanımlanmaktadır. Türkiye toplumu, ülkedeki teröristlere yabancı ülkelerin destek vermesine haklı olarak kızmaktadır. Hal böyleyken, Suriye hükümetine karşı gelen silahlı grupları desteklemenin meşru olduğu algısının topluma benimsetilmesine çalışılmaktadır.  

Yabancılaştırma sürecindeki son örnek, yüzbinlerce silahlı kuvvetler mensubu ile polis gücü varken, bekçiliğin yeniden gündeme getirilmesidir. Üniversite mezunu öğretmene göreve başladığında 4 bin lira maaş verilirken, bekçi olacak lise mezununa ise 4 bin 500 bin lira maaş verilecektir. Bu uygulama toplumu, bir yandan bekçiliğin öğretmenlikten daha makbul bir meslek olduğu algısını yaygınlaştırıp öğretmenlik mesleğine yabancılaştırabilecektir. Öte yandan da toplumu demokratikliğe ve özgürlüğe yabancılaşıp istibdat toplumuna -hiçbir hakkın ve özgürlüğün bulunmadığı tek adam tarafından yönetilen topluma- dönüştürme işlevi görecektir. 

Oysa insanlığın ve toplumların geleceği, kişilerin, kurumların ve toplumun yabancılaşmasında değil özgürleşmesine bağlıdır. 

[email protected]