Türban (II) !

01/02/2008 Cuma
Türban (II) !

Eğitim Sen Diyarbakır Şube Başkanı, cemaatlerin açtığı okuma salonları ile ilgili olarak, "Bu salonlara yaşları 9-13 arasında değişen çoğunlukla da kız öğrenciler gidiyor. Yaklaşık bir ay okuma salonlarına gittikten sonra çocukların yüzde 80'i başlarını örtmeye başlıyor" diyor (Evrensel, 22 Ocak 2008). Türbanlaşmanın yalnız cemaatlerin etkinlikleriyle ya da Diyarbakır'la sınırlı olmadığını herkes biliyor. MEB'in denetiminde olan kurumlarda da var. Zaten Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi de, pek çok yerde namaz ve türban dersine dönüştü. Başı açık kızlara, üniversite kapısında ve başı açık olanların çoğunlukta olduğu yörelerde türbanla dolaşmaları karşılığında yüklü paralar verildiği de biliniyor. Türbanlaşanlar çoğaldıkça, inanca göre yaşama isteği de artıyor.

Türbanla ilgili gelişmeler ister istemez bazı soruları akla getiriyor. İnançlara göre yaşamak isteği bir hak mıdır? Birilerine inancı gereği bir hak verilirse, başkalarının inançlarına dayalı istekleri olunca ne yapacağız? İsteyen, kızını ya da kız kardeşini 10-14 yaşlarında evlendirebilir mi? Ailelerin bunu yapmak ya da istemek hakları var mı? Türbanlı kızımız ya da bir başka kadın, "İnancım gereği kadınların şahitliği erkeğin şahitliğine denk değildir" dese, ilgili yasayı değiştirmek zorunda mı kalacağız? Bir de erkekler ayaklanıp, inancım gereği, "Medeni nikah istemiyorum; halim vaktim yerinde 4 eş almak istiyorum; bana iki birim miras, kız kardeşime ise bir birim miras kalmalı" dese, ilgili yasaları mı değiştireceğiz? Ya da hukuk yerine "Şeriat istiyoruz" diyenler için şeriat mı geri gelecek? İnançlılar için şeriat, diğerleri için de çağdaş hukuk mu geçerli olacak? İnançlara göre sürdürülecek toplumsal yaşam neye dönecek?

Bu konularda bayağı ahkam kesen bir liberalin dile getirdiği "... inanç, dinin ne söylediği değil, dindarların dinden ne anladığıdır ve insanların bir bölümü kadınların başlarını kapatmalarını  ‘dinin gereği' olarak sunuyorlarsa, bu onların inançları nedeniyledir. ... Dahası hiçbir kadının kutsal kitabı hiç okumadan da Müslümanlığa ilişkin bir kanaati olabilir" (Zaman, 21 Aralık 2007, s.22) görüşü geçerliyse bu tür inançlar/kanaatler de toplumsal yaşama yansıtılabilir mi? Diyanet İşleri Başkanlığı'nın (DİB) kitaplarında Yehova Şahitleri, Babilik ve Bahailik gibi kimi inançlar, neden sapkın inanç olarak (Gurbetçinin El Kitabı, 1984, s.19-32) niteleniyor? Laik bir ülkede inançlar ne zaman sapkın oluyor, bir inancın sapkınlığına kim karar verebiliyor? 

Toplu taşıma araçlarında, nineleri yaşındaki başı açık kadınlara yer vermeyenler, gencecik bir türbanlı araca bindiğinde birden yerlerinden fırlıyorlar. Dindarlaştıklarını sananların gözünde yaşlı insanların değeri mi azalıyor? İnsan olma değeri, kişi Müslüman olunca (!) ya da kimilerinin istediği gibi örtünüp Müslümanlığını kanıtlayınca (!) mı artıyor? Türban genelde, yüzünü, kaşını, gözünü, burnunu, ağzını, yanağını değil de bir saç telini göstermenin günah olduğuna inananların örtüsü. Türbana izin vermek demek, saç teli göstermenin günah olduğunun ve türban kullanmayanların günahkarlığının tescil edilmesi anlamına da gelmeyecek mi? 

Peki, inancı gereği kişiye türbanla üniversiteye gitme hakkı verilirse, ortaöğretimde de, ilköğretimde de, okulda da türban kullanmak ve de hatta kamusal alanda türbanla çalışmak bir hak olmayacak mı? Türbana hak verilirse, çarşafla üniversiteye geleceklere, burka kullanacaklara, şalvar, sarık, takke, fes ya da bir başka giysiyi (inancı gereği) kullanmak isteyene ne denecek?

Neden MEB Kur'an kurslarını denetlemekten fellik fellik kaçıyor ve denetimi DİB'e bırakıyor? Neden DİB'nin açtığı Kur'an kurslarıyla yetinilmiyor ve binlerce kaçak Kur'an kursu açılıyor? Bu kaçak kurslarda ve DİB kurslarında neler öğretiliyor? Bir devlet kurumu olan DİB, neden tüm yurttaşları kucaklayacak yorumlar ve açıklamalar yapmıyor da, örneğin "Taşıyıcı annelik dinen uygun değildir" diyerek toplumun önemli bir bölümünü dışlıyor? Bu tür inanca dayalı yorumlar ve istekler toplumda ayrışmaya yol açmıyor mu? 

"Kur'an'da saçın örtülmesini emreden bir ifade yoktur; İslam'da en son yorumlar 11. yüzyıla ait yorumlardır. 11. yüzyıldan sonra aydınlanma devrimi, sanayi devrimi, uluslaşma süreci ve son yıllarda da bilgi devrimi yaşanmaktadır, dinde de çağdaş yorumların yapılması gerekir. Ilımlı İslam, ABD'ye teslim olmak anlamına gelmektedir". Bu ve benzeri düşünceleri ileri süren ilahiyatçıların hiçbirine DİB kadrolarında neden bir yer verilmiyor?

MEB, ANAP'la başlayarak ve AKP zamanında artan bir hızla neden imam hatip ya da ilahiyat çıkışlıları üst görevlere getirmek için özen gösteriyor? 700-800 bin öğretmen içinde, imam hatipli/ilahiyatçı dışında bu görevleri hak edenler mi yok? Neden AKP her yerde çocukların Kur'an kurslarına ve imam hatip okullarına gitmesi için propaganda yapıyor? AKP'nin üst düzey kadroları ve eğitim bakanlığı ile cemaatler neden kızlarımızın türbanlaşması için canla başla çalışıyorlar? Türban kullanımını neden anaokuluna kadar indirmek ve toplumsal yaşama da yansıtmak istiyorlar? Tüm bu gayretler, gençlerimizin, laik, demokratik ve sosyal hukuk devleti olan Türkiye'nin bilimsel çağdaş değerler kazanmış yurttaşlarını yetiştirmek için mi? 

Ya da soruları şöyle sorabiliriz: Türbanlaşma neyi temsil ediyor? Türbanlı sayısı çoğaldıkça, ülke daha demokrat mı oluyor, çağdaş mı, bağımsızlıktan yana mı, insan haklarından yana mı, barıştan yana mı? Türbanlaştıkça, töre cinayetleri mi azalıyor, anamalcı sömürüye mi karşı çıkılıyor? KİT'lere mi sahip çıkılıyor madenlere mi? Türbanlaşanlar daha çok mu özgürleşiyor? Türbanlaştıkça, denize mayoyla giren kadınlara, başı açıklara, Sünni Hanefi ve/ ya da Müslüman olmayanlara daha hoşgörülü mü oluyoruz?    

Tüm bu gerçekleri bile bile kimi liberaller nasıl oluyor da, "Hemen aklınıza başörtülü kadınların baskı nedeniyle başlarını kapattıkları, özgürlüklerini yitirdikleri türünden cahilane söylemler gelebilir... Bizim bunlarla işimiz yok" (Zaman, 21 Aralık 2007, s.22) diyebiliyor? Haydi, anladık, dincilerimiz kadınlarımızı türbanlı, çarşaflı, burkalı, ... erkeklerimizi de sarıklı, cüppeli, takkeli, ... görmekten mutluluk duyuyorlar. Peki bu liberallere ne oluyor?

Bilindiği gibi İslam'da, Müslümanların inancına aykırı bir durumu yaşamanın günahı varsa, bu günah o durumu yaratanlara aittir. Siyasallaşmayan-dincileşmeyen Müslüman çoğunluk, inançlarını iç dünyalarında ve özel yaşamlarında sürdürerek, var olan hukuk sistemi içinde yaşıyor ve gerektiğinde hukuk sisteminde beğenmedikleri yönleri demokratik süreçler içinde değiştirmeye çalışıyor. İslam'daki bu teamülü bilerek göz ardı edenler ise laik sistemi hedef alıyor. AKP'nin Avrupa Birliği üyesi olmak için yırtındığı(!), AB ülkelerinin türbanı yasaklamaya başladığı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin açılan davaları temelde, "Avrupa hukuku cemaat hukuku değildir" diyerek reddettiği yıllarda dinci İslam hedef büyültüyor. Bu süreçte türban, yükseköğretimin sınırlarını aştığı gibi insan hakları boyutunu da aşan bir hale getiriliyor. Birbirimizi aldatmayalım, sorun türban sorunu değildir. Sorun, bu tür istek ve dayatmalarla, İslam üzerinden laik, demokratik ve sosyal hukuk devleti olan Cumhuriyetin yıpratılarak anamalcı küresel sömürünün işini kolaylaştırma sorunudur.

AKP ile MHP'nin hem yarıştığı hem de anlaştığı konu, türban değil, insan beynine ve ülke yaşamına narh koyma konusudur; aklın, emeğin ve ülkenin sömürülmesidir.