Seçime doğru

20/07/2007 Cuma
Seçime doğru

60 yıldır yaklaşık her dört yılda birçok partili seçim yapıyoruz. 60 yılın özeti şöyle: Her seçim, bir umut olacağına ve olumlu yönde toplumsal dönüşüme kapı açacağına, bir öncekine göre, bizi anamalcı tuzağın içine bir adım daha sokuyor; demokrasiyi de öğrenemedik. İki gün sonra yine sandığa gidiyoruz. Geçmişteki seçim süreçlerinde, ABD’ye gitmiş olma, ABD başkanıyla birlikte fotoğraf çektirme ya da “ABD başkanı benim dostumdur her an telefon açar konuşurum” söylemi, kimi seçmenden oy alma araçlarıydı. İçinde bulunduğumuz seçim sürecinde kimileri için pirim yapan durum ise çok ilginç ve anlamlı(!): “ABD tarafından süpürülmemek, kullanılmak”. Anayasa profesöründen televizyonlarda program yapanlara ve gazete köşelerinde yazı yazanlara kadar adı sanı bilinen nice ünlü, kullanılması önerilen başkanın peşinde koşuyor. Üstelik bu kullanılma durumu, ABD düşmanlığının ülkede doruk noktasına çıktığı, Türkiye’nin 47 ülke içinde ABD’ye en olumsuz bakan ülke olduğu bir zamanda oluyor. 

Acayiplikler bununla da sınırlı değil. 23 Nisan 1920 günü açılan TBMM’de kurulan ilk hükümet programı her türlü emperyalist sömürüye karşıtlığıyla biliniyor. Bu programla başlayan süreç sonunda, 1968 üniversite gençliğinin, “ABD’ye hayır her türlü sömürüye hayır” demesi doğal da, 68 gençliğinden bugünlere gelmek ise başlı başına acayip bir durum değil mi?

1940-1946 yıllarında her köye okul ve öğretmen hedefinden, bugün her köy de cami ve imam gerçeğine ulaştık. Kurtuluş Savaşı’ndan seksen küsur yıl sonra hâlâ ben deyim altı siz deyin yedi milyon okuma yazma bilmeyen yurttaşımız var. 1973’te zorunlu eğitimi beş yıldan sekiz yıla çıkaran yasayı kabul ettiysek de, ancak 1997’de, o da birilerinin zoruyla, uygulamaya başladık. Zorunlu eğitim on yıl önce sekiz yıla çıkartılsa da, kimileri için zorunlu eğitim hâlâ zorunlu değil. Seksen küsur yıllık cumhuriyet döneminde ulaşabildiğimiz öğrenim düzeyi ortalaması ilkokul beşinci sınıfı aşmıyor. Eğitimdeki bu genel tablo ne rasgele oluştu ne de Allahın takdiri!

Osmanlının son zamanlarına döndük, batının şamar oğlanı olduk. ABD, AB, IMF, DB iş bölümü yapmışlar, biri “şunu yapamazsın” öteki “bunu yapamazsın” diyor; zaten biz de ne yapacağımızı bilmiyoruz. Akışkan yabancı sermayenin her an piyasalardan çekilmesi olasılığı Demoklesin kılıcı gibi başımızın üstünde duruyor. Servetini kumarda yemiş adam gibiyiz. Elimize ne gelirse satıyoruz: KİT’leri, bankaları, toprakları… Satma sırası neye geldi bilinmiyor! Takiyeciliği, yalanı-dolanı, suçu, hortumlamayı, iç ve dış borcu son seçim döneminde ikiye katladık. Cebimizdeki para eridi. Açlık sınırı 853 yoksulluk sınırı 2.216 YTL oldu. Devlet memuruna artık sadaka ve fitre verilecek. Çalışan bir derdi varsa, işsizin bin derdi var. 

Ve ülke seçime gidiyor!

Anketler ve araştırmalar dışında da halkın ABD’yi sevmediği ve AB’yi istemediği görülüyor. 14 ve 29 Nisan ile 13 Mayıs toplu gösterilerinde milyonlar “Ne ABD ne AB, bağımsız Türkiye” diye haykırdı. Nafile, AB’ye ve ABD’ye gerçekten hayır diyen kaç parti var? O kalabalıklara sahip çıkanlar bile, lafı dengine getirip özelleştirmeden, AB ve ABD’den ve de anamalcı sistemden yana olduklarını söyleyebiliyorlar. Yüzde on oy barajını aşma olasılığı olan partilerin aralarında ton ve vurgu farkı var: Hepsi gerektiğinde dayanılmaz derecede, ırkçı, dinci, teslimiyetçi, ABD/AB’ci.

Ve ülke seçime gidiyor!

Okuryazar olmayan 6-7 milyon seçmen ile birkaç yıllık okul deneyimi olan bir başka 6-7 milyon seçmen ne yapacak? Ya kapı gibi diploması olanlar! Ağanın, şıhın, şeyhin, hoca efendinin, kocanın işaret ettiği partiye oy verecekler az mı? Bir çuval kömüre muhtaç bırakılanlar ve de bu dünyadaki umutları tüketilip tüm yaşamlarını öbür dünyayı kurtarmaya yöneltilmiş olanlar yok mu? Tüm bunlara görsel ve yazılı basın kuruluşlarında yer kapanların söylemlerini ekleyin.

Partiler de bu durumun güvencesini hissediyor gibi. Topluma karşın ABD/AB/IMF/DB’ci olmak yetmiyor, ilginç parti amblemleriyle seçmene mesaj veriyor: Biri sokarım, biri çiftelerim, biri batırırım ve bir başkası da dokunanı yakarım, kimse aldırmıyor. Emeğe ve insana saygıyı anlatan amblem pek az.

Ve ülke bu koşullarda iki gün sonra sandığa gidecek.

Seçmen, her şeye karşın ülkenin önünü açacak anahtarı (mührü) elinde tutuyor. Ve de bir gıdım demokrasi öğrenememiş/öğretilmemiş seçmenden, birer yurttaş olarak, mührünü doğru yerde kullanması bekleniyor.

 

ÖNCEKİ YAZILARI