İktidar, üniversite ve akademisyen (III)

06/09/2019 Cuma
İktidar, üniversite ve akademisyen (III)

Geçen haftalarda, devlet olarak uygulayacağımıza dair imza verdiğimiz evrensel bildirgelerle toplum olarak uymak zorunda olduğumuz bazı yasa maddelerine yer vermiştik. Bu maddeler bir bakıma, iktidara, üniversiteye ve akademisyene, öncelikle insan haklarına -barışa, adalete, eşitliğe, demokrasiye, ifade özgürlüğüne, …- saygılı tutum ve anlayışta olma ve öğrencileri de bu doğrultuda yetiştirme görevi veriyor. 

İktidarın hali!

Bırakın geçmiş yıllardaki tutum ve uygulamaları, iktidarın 31 Mart 2019 yerel seçimleri öncesi ve sonrasında takındığı tutum bile, insan hakları-barış-demokrasi karşıtlığının örneklerini içermektedir. Örneğin,

  • Millet ittifakına “zillet ittifakı” denerek toplumsal barışla oynanmıştır;
  • Ana muhalefet liderine linç saldırısında bulunan saldırgan korunup pohpohlanmıştır;
  • İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığı seçimi, trajikomik nedenlerle YSK’ye iptal ettirilmiştir;
  • Doğu illerinde, sicilleri temiz olduğu için aday olup halkın oylarıyla seçilmiş pek çok belediye başkanı, sudan suçlamalarla görevlerinden alınıp yerlerine kayyum atanmıştır;
  • Adli yılın açılış töreni, yargının sarayın vesayeti altına girdiğini gösterecek şekilde, sarayda yapılmıştır;
  • Yargıtay tarafından resmen davet edilen Cumhuriyet gazetesi muhabiri, saray tarafından açılışa alınmamıştır;
  • Günümüzde 146 gazeteci tutukludur. Ağustos ayında 15 gazeteci gözaltına alınmış ve 700 habere erişim engeli konmuştur;
  • Muhalif gazetecileri fişlediği ileri sürülen araştırmayı gerçekleştiren yandaş bir kuruluşun üyesi, Basın İlan Kurumu’na atanmıştır.

İktidarın resmi bayramların kutlanmasındaki tutumu da, insan haklarının olmazsa olmazı olan barış karşıtlığını yansıtmaktadır. Örneğin 26 Ağustos 1071 Malazgirt Savaşı ile 26-30 Ağustos 1922 Başkumandanlık Meydan Savaşı, çok önemli ancak farklı niteliklerde olan savaşlardır. 1071 savaşı, Anadolu’nun Türkleşmesine, pek çok yeni savaşlara, en azından 1200 yıllık Bizans’ın -Doğu Roma İmparatorluğunun- yok olması ile Anadolu’nun etnik ve inanç kimlik yapısının değişmesine yol açmıştır. 1922 savaşı ise, Anadolu’nun ve toplumun özgürleşmesi ile barışın gerçekleşmesine yol açmıştır. 1922 yerine 1071’in ve İstanbul’un 6 Ekim kurtuluşu yerine 29 Mayıs’ta fethinin çok daha coşkuyla kutlanması, iktidarın cihat anlayışıyla ilgilidir.

İktidarın yan kuruluşu haline gelen Diyanet İşleri Başkanlığı'nın (DİB) Çanakkale Zaferi ile Zafer Bayramını anarken, bu zaferlerin mimarı Atatürk’ün/M. Kemal’in adını anmaması da, herhalde onun laiklik ve “yurtta barış ve dünyada barış” gibi insan haklarının olmazsa olmaz konulardaki tutumunu unutturmak içindir. İktidarın DİB’e sahip çıkması da bu nedenledir. 

Gazetelerde hemen her gün, çocuk istismarı, çocuk yaşta doğum yapanlar ve kadın cinayetleri ile ilgili haberler çıkmaktadır. İktidarın toplumsal cinsiyet eşitliğine karşı olması, bu konuda başlatılmış projelere son vermesi, genelde dini kurumlarda ortaya çıkan çocuk istismarı konularında yeterince tepki göstermemesi, bu tür olayların artmasına neden olmaktadır. DİB’in, “9 yaşındaki kız evlenebilir. Kadın erkeğe emanettir” gibi açıklamalarda bulunması da, yargının cinsel suç işleyenlere verilen cezalarda “iyi hal” ya da “çocuğun rızası var” gibi absürt gerekçelerle indirimi yapması da, bu tür olumsuzlukların artmasına yol açmaktadır. 

Kendisi de bir tarikata dönüşen DİB, hazırladığı Tarikat Raporu’nda, tarikatlar “sahip oldukları insan kaynağını ticari/mali kazanımlar elde etmek için seferber etti; devlet bürokrasisinde gizlice örgütlenmeye ve bu konumlarını kendi mensupları lehine kullanmaya ve dolayısıyla devletteki kadroları liyakat kriteri dışında suiistimal etmeye başladılar” demektedir (https://tr.farsnews.com/islam/news/13980514000535, 5.8.2019). 2018’de yapılan bir araştırmaya göre, “1 milyon öğrenci tarikatların elindedir. Sadece İstanbul’da 445 tarikat ve kolu faaliyet göstermektedir. Aileler, yoksulluk ve sahipsizlikten çocuğunu tarikatlara teslim etmiş haldedir” (Sözcü, 25 Şubat 2018). İnsanların bir cemaate/tarikata girip egemenliğini cemaat/tarikat liderine emanet etmesinin vahim sonuçları zaman zaman ortaya çıkmaktadır. FETÖ'nün 15 Temmuz darbe girişimi, Adnan Hocacılarla Bursa’da yargılanan cemaatteki cinsel ilişkiler (İsmail Saymaz’ın ‘Şehvetiye Tarikatı’ kitabına bkz) hiç de insan haklarıyla bağdaşan olaylar değildir. Ancak iktidar, hâlâ yandaş cemaatlere/tarikatlara destek vermeye devam etmekte ve onlarla okullarda projeler yürütmektedir.

Türkiye'de haremlik-selamlık uygulamasına geçen okul sayısı gün geçtikte artmaktadır. Karma eğitimin uygulanmadığı okullar Bolu, Kırşehir ve Siirt’te yüzde 30’u geçmiştir. Okulların velilerin tepkilerine karşın imam hatibe çevrilmesi devam etmekte, çocuklarımız imam hatibe ya da açıköğretime gitmek zorunda bırakılmaktadır. MEB DİB ile protokol imzalayarak küçücük çocukları arasından daha fazla hafız yetiştirmeye kalkışmaktadır. Bu tür gelişmeler ne eğitsel içeriklidir ne de insan haklarına uygundur.  

Yerel mahkemeler ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin zorunlu olamayacağına karar vermişse de, iktidar bu kararları göz ardı etmekte, insan haklarına karşı olan bu uygulamaya devam etmektedir.

Zeytinlik ve ormanlık alanlarda, taş-mermer ocaklarını açma ve altın arama izinleri verilmesi ile nükleer santrallerin yapılmaya kalkışılması da, doğal kaynakların yok edilmesine dolayısıyla insan haklarına karşı bir uygulamadır. 

Anayasa Mahkemesi’nin “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiride suç unsuru olmadığına ve imza atan akademisyenler için “ifade özgürlüğü” kararı vermesi üzerine iktidarın gösterdiği tepkiler, barış karşıtlığının başka göstergeleridir. 

Türkiye’nin Barış Endeksi'nde 163 ülke arasında 152. sıraya düşmesi, iktidarın yukarıda özetle örneklenen tutum ve davranışlarının sonucudur.

[email protected]