17 Nisan

18/04/2008 Cuma
17 Nisan

alnız eğitim tarihi açısından değil, Cumhuriyet tarihi açısından da 17 Nisan, 1940 yılında 3803 sayılı yasanın çıkarılıp Köy Enstitülerinin kurulduğu önemli bir gündür. Köy Enstitülerini ve dolayısıyla 17 Nisan'ı önemli kılan, açıldığı dönemin ülke ve dünya koşulları, açılış amacı, neler yaptığı, neden kapatıldığı ve bugünümüze yansıyan etkileri nedeniyledir. Bu yasanın kabulünden 68 enstitülerin kapatılmasının üzerinden de 54 yıl sonra bir liberalin, neredeyse kitap okumamakla övünen, kültürel hiçbir etkinliğe katılmayan, yurt dışı güçlerin dediklerini yapmak dışında önemli bir icraatı olmayan siyasetçilerin her yaptığına arka çıkarken, "Köy enstitüleri balonu" başlıklı yazısında, enstitülüleri, "Vasatlık ve hazımsızlık! Daha ilginç tabirle, az görgülü yarı münevver" (Hürriyet Gazetesi, 17 Nisan 2008: 18) olarak küçük gösterme çabası, herhalde enstitüleri küçülten değil onların önemini ortaya koyan bir durumdur. 

1940'lı yıllar, faşizmin batı ülkelerinde giderek yaygınlaştığı, 1939'da başlayan II. Paylaşım Savaşının tüm vahşetiyle devam ettiği, faşist Alman ordularının sınırlarımıza dayandığı, Türkiye'nin bu savaşta yansız kalmaya çabaladığı yıllardır. Türkiye, 1911-1912 Balkan Savaşları, 1914-1918 Birinci Paylaşım Savaşı ve 1919-1922 Kurtuluş Savaşından çıkmış; savaşlarda büyük can kaybı yanında eğitilmiş kesimin önemli bir bölümünü de yitirmiş 17 yıllık yeni bir ülkedir. Bağımsızlığının ardından Osmanlı borçlarını üstlenmiş, bu süreçte 1929 dünya iktisadi bunalımını yaşamış, 1930'larda izlemeye çalıştığı planlı ve devletçi iktisadi politikalarla kalkınmaya çalışan, genelde ilkel alet ve yöntemlerin kullanıldığı bir tarım ülkesidir. Yüzde 22,4'ü okuryazar olan 19 milyonluk nüfusun büyük çoğunluğu kırsal bölgelerde yaşamaktadır. 35 bin kadar köyde ise okul yoktur. Yaklaşık olarak, 900 bin ilkokul, 84 bin ortaokul, 25 bin genel lise ve 13 bin meslek liseli öğrenci vardır. 1933 yılında İstanbul Üniversitesi adını almış bir üniversite ile Dil Tarih Coğrafya Fakültesi gibi birkaç bağımsız fakülte ve yüksekokulda okuyan 10 bin kadar da yükseköğrenim öğrencisi vardır.

İlkokullara öğretmen yetiştirecek okul 1868'de açılmasına karşın, yeterli sayıda öğretmen yetiştirilememiştir. Cumhuriyet döneminde 1926'dan itibaren, özellikle köylere ilkokul öğretmeni yetiştirme çabası artmış ve 1936 yılında "Köy Eğitmeni" denemesine kalkışılmışsa da, 1940'a kadar Osmanlıda ve Cumhuriyet döneminde yetiştirilen ilkokul öğretmeni sayısı ancak 6000 kadardır. 

Köy enstitülerinin amacı, köy okulunu bir bakıma toplum merkezi yaparak köylünün temel gereksinimlerini karşılayacak, köylüyü Cumhuriyet devrimlerini benimsemiş daha üretken yurttaşlara dönüştürecek becerilerle donanmış ilkokul öğretmeni yetiştirmektir. Enstitülerin amacının veciz şekilde açıklayan söz, Kayseri Pazarören Köy Enstitüsü'nün giriş kapısındaki sözdür: "Bozkırları baştanbaşa yeşile öreceğiz/ Tanrının geç kaldığı işi biz bitireceğiz".

Köylerden seçilen ilkokul mezunları, enstitülerde, 1-2 yıl içinde dünya klasiklerini okuyacak düzeye gelmekte, spor ve müzik eğitimi yanında haftalık eğlenceler düzenlemektedirler. Çocuklar her hafta, yaptıkları toplantılarda önceki haftayı değerlendirmekte, gelecek hafta yapılacakları tartışmakta, kararlar alıp uygulamaktadırlar. Komşu köy okullarında staj yapmaktadırlar. Çocuk, okul yaşamı sırasında, gerçek yaşamda var olan öğrenme, çalışma, üretme, düşünme, karar verme, uygulama gibi her durumu bizzat yaşayarak köy öğretmenliğine hazırlanmaktadır.

Enstitülerin yaratıcılarından biri Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, diğeri de İlköğretim Genel Müdürü olan İsmail Hakkı Tonguç'tur. 1946 yılında yapılan çok partili seçimlerden sonra, sağa kayan Türkiye'de ilk hedeflerden biri enstitüler olmuştur. Yücel yeniden bakan yapılmamış ve Tonguç da görevinden alınmıştır. Enstitüler amacından saptırılmış, enstitülere öğretmen yetiştirmek üzere açılan Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatılmış ve 1954 yılında da, niteliği tamamen ortadan kalkmış olan enstitüler, bir yasayla ilköğretmen okullarına dönüştürülmüşlerdir.  

Köy enstitülerinin kuruluş amacına uygun olarak işletildiği ilk 7-8 yılda, 8.756 eğitmen ile 17.321 ilkokul öğretmeni yetiştirilmiş ve 7090 köy ilkokulu yapılmıştır (bkz. D. Ilgaz'ın doktora tezi, Boğaziçi Üniversitesi, 1995). Bu durum, enstitülerin amaçları doğrultusunda çalıştırılmış olsaydı, ilköğretim sorununun, planlandığı üzere 1960'lara kadar çözülmüş olacağını göstermektedir. Bugünkü koşullarda ve günümüzün değerleriyle enstitülerde köy çocuklarının sömürülmesini, mezunların 20 yıl köylerinde öğretmen olarak çalışacak olmasını ve köylünün sırtından köy okullarının yapılmasını savunmak kolay değildir. Ancak, enstitülerin kapanma nedeni bu antidemokratiklik değil, enstitülerin getirdiği uyanıştır, aydınlanmadır ve haksızlıklara başkaldırı alışkanlığıdır. 1946-47 yıllarında enstitüye giden müfettişin şu raporu, enstitülerden neden çekinildiğinin kanıtı niteliğindedir: "Çok sık kitap tanıtma, okutma, özünü açıklama, öğretmen ve öğrencilere bu eserlerin özetini çıkartma işi yaptırılıyor. Çocuklar boş zamanlarında hep ders dışı eserler ve roman şeklindeki kitapları okumaktadır. Öğrenciyi zehirleyen bu kitapların başlıcaları: Uyandırılmış Toprak, Ana, Şahika, Reaya ve Köylü, ... Klasiklerin mahiyeti karanlık eserler olduğu göz önüne alınırsa, bu hareketin manasının anlaşılması kolaylaşacaktır" (bkz M. Makal, Cumhuriyet Gazetesi, 17 Nisan 1992). 

Evet, anlaşılan liberal yazarımızın rahatsızlığının kaynağı, köy çocuklarının bu kitapları okumasıdır. 

Okuma alışkanlığı devam edecek olsaydı, Türkiye bugün bir başka Türkiye olmaz mıydı?