Recep Adıgüzel
"Türkiye büyüsün, istikrar sürsün!"
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:27 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:27
Kulağa hoş gelen, güzel bir söz doğrusu!
“Türkiye büyüsün, İstikrar sürsün!”
12 Haziran seçimlerinde, AKP’nin ana seçim sloganıydı bu sözler. Hem okuyanda, hem de duyanda pozitif bir algı, pozitif bir duygu yaratıyor.
Türkiye tabi ki büyüsün. Buna kimin, ne itirazı olabilir ki?
İstikrar tabi ki sürsün… Buna da kimsenin bir itirazı olamaz!
Fakat bir itirazın olması ya da yükselip yükselmemesi, bu sözlerin söylendiği zamana ve nesnel koşullara göre değişir!
Ülke koşullarının nesnelliğine göre bir itiraz yükselmeli, uyku hali değişmeliydi…
Doğruyu söylemem gerekirse, bu hafta okuyanda bir hafifleme hissi uyandıran ve kolay okunan bir yazı yazmak geçiyordu içimden.
Nerde kardeşim?
Kitabevine hafta boyunca gelen giden oluyor!
Hemen hemen hepsi de çıkınları dolu geliyor ve söyleyecek sözleri oluyor…
Hafta boyunca dinliyorum gelenleri. Hem öyle, konuştuktan sonra sözlerini bitirip de çekip gitmiyorlar. Masanın yanında bir sandalyeye yerleştikten sonra: “Evet, Recep usta! Sen ne düşünüyorsun bu hususta?” diye de soruyorlar.
Sorulan sorulara, cevap vermek lazım geliyor haliyle. Bir iki laf etmesen olmaz, onca kitabın, derginin arasında…
Bu arada, yeni demlenmiş sıcak çaylar da geliyor…
Bir de, bazı arkadaşlar elerinde taze çubuk, fırından yeni çıkmış sıcak simit getirmezler mi? Değme o zaman sohbetin keyfine.
Ben de aklımın yettiği ve dilimin döndüğünce, bana sorulanları yanıtlamaya çalışıyorum…
Hadi her zaman gelen müdavimlerle, neyi nasıl konuşacağımızı az buçuk öğrendik sayılır! Zaten yıllardır tanıyoruz birbirimizi. Neredeyse bazı arkadaşlarla, hayatı paylaştığımız eşlerimizden ve çocuklarımızdan daha çok görüşür, daha iyi anlaşır olduk!
Ya hiç tanımadığım, kitabevine daha ilk kez gelmiş olanlara ne demeli, neyi nasıl söylemeli?
Yurdum insanı kalkmış Ankara’dan, ilk kez Zonguldak’a gelmiş. İstanbul’dan, Bursa’dan, Hatay’dan, Urfa’dan, ya da Trabzon’dan, Samsun’dan gelmiş…
Bizim kitabevinin havasından mıdır, suyundan mıdır nedir? Gelen şöyle bir iki etrafa, raflardaki kitaplara, duvarlardaki resimlere bakındıktan sonra başlıyor anlatmaya… Arada bir, benim fikirlerimi de soranlar oluyor haliyle. Ben de, öyle ilk gördüğüm insanın gözüne bakıp, gözlerinden şapadanak neyin nesi neyin fesi olduğunu anlayanlardan değilimdir.
Karşıdakinin nabzına göre şerbet veren, ortama ve dengelere göre davranan bir tarzımda yoktur işin garibi. Biz, bir yerinden başlıyoruz konuşmaya… Ondan sonrası, konuşma nereye doğru giderse? O anda kitabevine yeni gelen biriside, kırk yıllık dost sanıyor bizi, öyle rahat tartışmalı bir şekilde konuşurken. Bir gün sektirse, ertesi gün mutlaka kitabevine uğrayan dostlar bile, kendilerini yabancı hissediyor koyu sohbete denk geldiği bazı anlarda. Fakat üç beş dakika geçmeden, onlarda katılıyor masa sohbetine.
Belki de kitabevine kitap almak niyetiyle geliyorlar, fakat önceki gelen de, yeni gelen de unutuyor çoğu zaman kitap almayı…
Neyse! Şimdi “uzatmadan konuya gireyim” desem, uzadı zaten uzayacağı kadar!
Geçtiğimiz Pazar günü, “bu gün sakin olur!” diyerek kitabevine gittim. Evde erken vakit, uygun zaman ve ortam bulamadığım için, geç saatlerde yazmak zorunda kalıyorum yazıları. “Bari şu sakin ortamda, gazeteye yazacağım yazıyı aradan çıkartayım!” dedim. Dedim de…
Daha ikinci satırda, kitabevinin merdivenlerini çıkan ayak seslerini duydum. Sevimli ve nazik orta yaşlarında bir kadınla, yirmili yaşlarında bir delikanlı geldiler. Kadın memur emeklisi, sonradan oğlu olduğunu öğrendiğim delikanlı da üniversitede öğretim görevlisiymiş. Kadın, “yıllar önce çok gelip giderdim bu eve” diyerek geçmişe olan özlemle, bir bir baktı kitap dolu raflara, odalara, duvarlara ve ince bir ustalıkla yapılmış olan ahşap işlemeli tavanlara…
Sonra merakla, “sattılar mı bu evi” diye sorunca, “hayır, ev hala eski sahiplerinin, ben burada kiracıyım” diye cevapladım kadını.
“Çok sevindim” dedi. Ben, “niye sevindiniz?” diye sorunca “Buranın böyle güzel bir kitabevi olmasına!” dedi. Niye olduğunu bilmiyorum ama bu sözleri duyunca (doğrusunu söylemek gerekirse) ben de sevindim!
Onlar çıktıktan sekiz ya da on dakika sonra, daha ben kendimi toparlayıp yazının başına oturamadan, kitapevinin merdivenlerinden çıkmakta olan birisinin ayak seslerini duydum.
Elli beş, altmış yaşlarında bir adam geldi. Ankara’dan akrabalarını ziyarete gelmiş. Kitabevini arkadaşlarından duymuş, Zonguldak’a gelmişken de “bir uğrayıp göreyim” demiş. Hoş geldin, ne zaman geldin faslından sonra başladık sohbete, konuştukça ortak tanıdık arkadaşlarımızın olduğu da çıktı
ortaya. Ve anlayacağınız sohbet ilerledi…
Aksine bu gün çayda yok, günlerden Pazar olduğu için çay ocakları kapalı, tatil günü pek uğrayan olmaz diye bizde çay demlememiştik…
İşin rahatlatıcı yanı, bu gün gelenlerde çay may da istemiyorlar zaten!
Sohbetin bir yerinde “Türkiye büyüsün” dedi. Ben de olur babında kafamı sallayarak, “büyüsün” dedim.
Hemen ardından “İstikrar sürsün” deyince, ben de aynı edayla “sürsün” dedim.
Nereden demişim, demez olaydım!
“Ne büyüyecek, neyin istikrarı sürecek?” kardeşim dedikten sonra, ben bir kelime dahi edemeden sözlerine devam etti. “Bak kardeşim memleket bölünüyor, toplum bölünüyor. Bölünen hiçbir şey büyümez!” deyince, ben bir cevap verecek oldum fakat nafile…
“Bu memleketin elinde sanayisi kalmamış neredeyse tamamı yabancı sermayeye satılmış, ziraatı can çekişiyor çiftçi ithal tohuma mahkûm olmuş, hayvancılık bitirilmiş dışarıdan et ithal ediyoruz, ülkenin borcu tarihinde görülmemiş seviyelere ulaştı, Cumhuriyet kurumları yerle bir ediliyor. Bu ülke büyür mü?” Deyince, laf arasında “büyümez” diyerek devam etmek istedim…
Fakat o, “sana katılıyorum dostum!” diyerek “İstikrar sürsünmüş, hangi istikrar, neyin istikrarı kardeşim?”
Söze giremiyorum, O ise konuşmasını sürdürüyor: “Durmadan borçlanarak geleceğimizi yiyoruz, tekelci sermayedarlara mallarını güvenli ve hızlı taşısınlar diye duple yollar yapıyoruz. Dağlarımız elimizden alınıp delik deşik ediliyor, derelerimize ve suyumuza gözlerini diktiler. Derelerimizi kurutup bizleri susuz bırakacaklar, sonra da köylülerimize bile içme suyunu parayla satacaklar.”
Bir duraksama anında, “evet” dedim.
“Aynen söylediğin gibi, evet kardeşim. İstikrar bu mu? Yani zavallı emeklilerin hali böyle sürsün mü? Taşeron şirketlerde ve özel maden ocaklarında korkudan kimse sendikaya üye olamıyor, cesaret gösterip sendikaya üye olanlarda işten atılıyor. İşçiler sağlıksız koşullarda iş güvencesiz çalıştırılıyor, üç beş kuruşluk maaşlarını bile düzenli alamıyorlar. Ya ülke nüfusuna oranı yüzde yirmileri bulan milyonlarca işsiz ne olacak? İşsizlik böylece sürüp gitsin mi? Böyle istikrar olur mu, olsa bile buna istikrar denir mi?”
“Olmaz ve denmez sayın arkadaşım!” dediğim anda telefonum çaldı. İkinci kez çalmasını beklemeden ilk “dıııt” da telefonu açtım. “Evden arıyorlar, acil çıkmam gerekiyor” diyerek toparlanmaya başladım.
Saat akşamın altısında, merdivenlerden aşağıya konuşarak inerken koluma girdi.
“AKP yöneticileri ve yandaşları Hala, “Türkiye büyüsün, istikrar sürsün” diyerek soygun düzenleri sürsün istiyorlar.
“Siz dersiniz de olmaz mı? Hem büyüsün, hem de istikrar sürsün be şahım-şeyhim-sultanım, sizlere canımız feda!”
“Servetleriniz büyüsün, sömürü sürsün…” diyerek konuşmasını sürdürürken indiğimiz merdiven dibinde, gideceğimiz yerin farklı yönlerde olması nedeniyle ayrılmak zorunda kaldık.
Ve ben yine, evimde bu yazıyı gecenin üçünde tamamlamış bulunuyorum.
“Türkiye büyüsün!” ilizyonuyla boyanan gözlerde uyku büyüyor “İstikrar sürsün!” tehdidiyle sindirilen, işsizler ve yoksullar ülkesinde sömürü sürüyor!
Ve ben
“Uyumayı düşünüyorum, gözlerim açık.
Gece olur, alır başımı yastığa koyarım,
Madenden yeni çıkmış işçilerin yorgunluğunda…”