Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Recep Adıgüzel

Sevgide sorumluluk ve zorunluluk ilişkisi!

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:28 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:28

İnsan bazı dönemler öyle bir duygu sarmalına girer ki, çekip gitmek ister yaşadığı yerden ve ilişkilerden. Çekip gitmek ister, neresi olduğunu bile düşünmeden uzaklara… Uzak olsun da, neresi olursa olsun! Bu bir kurtuluş hamlesi mi, yoksa bir kaçış mıdır? Belli değildir, çünkü “çekip gitme” düşüncesi bile net değildir, üstelik gitmenin muhasebesi yapılmamış hesaplaşma tamamlanmamıştır daha…

O kadar kolay mı, çekip gitmek uzaklara? Hem “uzak!” tanımlamasıyla tarif edilmek istenen nedir ki? En uzak olarak nereye gidebilirsin? Aya mı, yıldızlara mı, yoksa yeni keşfedilen dünyaya benzeyen gezegene mi? İnsanın yaşamında öyle anlar olur ki her gün yaşadığı yerler yabancı, her zaman birlikte yaşadığı en yakınındakiler dahi “uzak” gelir insana.

Uzak kelimesi bir yanıyla bir çekicilik, bir yenilenme duygusu barındırsa da bir yanıyla soğuk, bir yanıyla acı ve bir yanıyla da hiçliktir. İnsanın beyninde en uzak olarak kodlanan da sevdiklerinden ayrılacak olmayı ve yaşarken kendine en yakın olgu olan ölümü düşünmektir.
İnsanlar ayrılma ve ölüm düşüncesine uzakmış gibi dursalar da, bir o kadar da yakın dururlar “çekip gitme” düşüncesine… Aslında uzaklara çekip gitme duygusu, gerçek anlamda uzaklara gitmek değil aksine uzaklaştığını hissettiği kendine ve yabancılaştığını hissettiği değerlerine ulaşabilme umudunun bir yansımasıdır…

Bazı insanlar, yaz tatilinde kurduğu yeni ilişkiler, yaşamın farklı alanlarında kurduğu bağlarla içlerindeki sevgi ve sevebilme kaynağını yeniden tazeleyip üretebilirler. Bazı insanlar da, “çekip gitme” hissiyatının ağır bastığı (tatil boyunca kimse beni aramasın abi modu), hiçleşme ve kaybolma duygusuyla yaz tatiline giderler ve hiçbir şey üretemeden var olanı da kurutup öldürebilirler.

Yazıyı buraya kadar sabırla okuduysanız, hemen bir soru ya da birkaç örnek canlanmıştır kafanızda… Sanırım tanıdıklarınız arasında, hemen ilk elde ne kadar çok “çekip gitme” istek ve arzusuyla yanıp tutuşanın olduğunu anımsadınız? Belki hepsiyle bir arada yaşıyor gibiyizdir, ama aslında onların birçoğu yaşadığı yerde hiçleşmeyi ve yaşamla bağsızlaşmayı bir bakıma “ölmüş!” sayılmayı çoktan kabullenip içselleştirmişlerdir bile!
Bir kalpte ya da bir kentte kalma duygusu insanın o kalpte ya da o kentte yaşama duygu ve coşkusunu yeniden ve yeniden üretebilmesi ve anlamlandırabilmesiyle ilgili bir olgudur…

“Çekip gitmek” yani badireyi ucuz atlatıp, yaşama başka bir yerde başka bir biçimde devam etmek kolay, kolay olduğu kadar da cazip görünebilir. Fakat bana göre olmadı hiç!

Bu da, doğası gereği zorlukları kendinde barındıran bir tercih oluyor haliyle…

Her şeyle hesaplaşıyor, herkesle yüzleşiyorsun. Bazen burnunun ucu sızlayarak, bazen gözlerin ıslanarak ve bazen de neşeli ve coşkulu olabileceğin bir an ve ortamda yüreğin acıyla burkularak!

Eksik bıraktığın ya da bozup da düzeltemediğin bir şeyi anımsadığında utanarak! Fakat yaşıyorsun, yaşamı biriktiriyorsun ve hayat denilen yapının duvarlarını tamamlayan tuğlalar gibi, anıları bazen üst üste düzgün bir biçimde diziyorsun, bazen de elin ayağın her şeye takılıyor tuğlalar dağılıyor ve duvar yıkılıyor…

Var olanı, tüm pislikleri ve çürümüş haliyle“Ya sev, ya terk et!” diyor, zoru görünce ilk terk edeceklerden biri.

Fakat sen “Bu haliyle sevmiyorum, terk de etmiyorum!”, “Öyle çekip gitmek de yok!” diyorsun belki? Belki de “Yoksul bir emekçi olarak doğduğum köyü, kasabayı, kenti, yaşadığım ülkeyi ve dünyayı sevmek zorundayım ve sevebileceğim yaşanılası bir duruma dönüştürmekle yükümlüyüm!” diyorsun. Belki de bunların hiç birisini söylemiyorsun, fakat düşünüyorsun ve kurduğun zorunluluk ilişkisinin yasası gereği çekip gitmiyorsun da...
Ağır bir yük gemisi gibi demir atmışsın sanki doğup büyüdüğün yere ve insanlara. Çekip gitmelerin ne kadar uzağında duruyorsa beynin, bir o kadar da yakınında olmak zorunda hesaplaşmaların, sorumlulukların, soru ve sorunların.

Ve sen yıkılmakta olan duvarın karşısına geçip usta gözüyle bakarsın iyice ölçüp biçtikten sonra, (oluruna olmazına da aldırmadan) “şuradan şöyle başlamalıyım” dersin. O anda senin kafanda baskın olan şey hasar tamirine başlama iradesinin yanı sıra, yaşamda kurmaya çalıştığın “süreklilik duygusu” ve yaşamda sürekliliği sağlayan ipin kopmamasıdır büyük olasılıkla! Bunlar da olmasa, zaten çekip gidersin yaşam gemisini yüzdüremediğin bu limanlı kentten… Yaşam gemisinin dağlarında çığlık çığlığa emekleyen tren katarlarına dönüştüğü limansız kentlerin, kasabaların ya da köylerin cezbeden tedirgin belirsizliğine doğru çevirirsin dümeni.

Böyle bir kırılma aşamasında en gerekli şeylerden birisi ise hayatın içerisinde düzgün bir biçimde var olmanın yollarının karıştığı bir kavşakta, hayatın içerisinde düzgün bir biçimde var olabileceğin yolu, yönü ve yöntemi arama iradesi ve bulabilme çabası olacaktır.
İnsanın en ücra köşesine kadar itilip kakıldığı ve gencecik yaşamların ötelendiği bu kömür kentinde öğrenci yüreklerin Gazipaşa caddesine savurdukları sloganlara karışmak için kalır…

Çatalağzı Beldesinde kurulan HES’lerin çevreye verdiği zarara karşı yükselen itirazlarla buluşmak, itirazı karşı duruşa çevirebilmek için kalır…
Bu kömür kentinin kara deliklerine dönüşmüş taşeron ve özel maden şirketlerinin, maden ocaklarının baca ağızlarından yeryüzüne kustuğu haksızlıklara, hukuksuzluklara karşı (tüm olumsuz koşullara rağmen) eylemleriyle yanıt üretmeye çalışan maden işçilerini sendikal ve siyasal örgütlülükle buluşturmak için kalır…

Maden ocaklarının kömür karasını, gericiliğin karanlığına dönüştürmek isteyenlere karşı aydınlanmayı körükleyecek “ZonKişot”lara karışmak için kalır…
“Bir Mendil Kömür”le emekçi hikâyelerine karışanlara ve yaşamı “İlkyaz Ölümleri”ni yaşayanları anlatarak anlamlı kılmaya çalışanları ve tarihi belleğe yazanları yalnız bırakmamak için kalır…

Çölleşen yürekleri suyla buluşturup yeşertmek, yeşeren yürekleri baharla buluşturup tomurcuğa duracağı topraklara serpmek için kalır insan…

Ne dersiniz?

İnsanlığın örselenip, insanın ötelendiği bu kömür kentinde kalmalı mı, yoksa çekip (kaçıp) gitmeli mi?

Recep Adıgüzel 'ın Son Yazıları