Recep Adıgüzel
Kandilli (Armutçuk) tepelerinde bir gün!
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:28 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:28
Akşam geç vakit yatmış olmanın mahmurluğuyla kalkıyorum yatağımdan. Her sabah yaptığım gibi, yüzümü yıkamadan pencerenin önüne gidip perdeyi aralıyor ve dışarıya bakıyorum.
Dışarıda orta kuvvette bir rüzgâr var, hafiften yağmur çiseliyor. Deli mi akıllı mı olduğunu kestiremiyorum, fakat denizin üzerinde beyaz beyaz köpüklenen dalgalar var.
Sabah sabah, hafiften çiseleyen bir yağmur niye hoşuna gider insanın pek anlam veremiyorum! Fakat hoşuma gidiyor…
Belki de bana Che’nin facebook sayfalarında dolaşan sözünü anımsatıyor: “Yağmurlar komünisttir, çünkü herkesin üzerine eşit yağar. Rüzgârlar ise kapitalisttir, önüne çıkan zayıfları kırar geçer.”
Sabah evden çıkmadan, e-maillerime bir göz atmak için bilgisayarın başına geçiyorum. Sonbahar rüzgârlarına direnmiş bir yaprağın, kış ortasında aniden ayaklarımın dibine düşmesi gibi bir ileti çarpıyor gözüme, “Kandilli’de faaliyet gösteren özel Hema maden şirketinde çalışan maden işçileri eylem yapıyor.”

Sanki soğuk zemheri aylarından, bir türlü bahara çıkamayan işçi sınıfı mücadelesinin kışında, direngen bir ilkbahar yaprağı gibi düşüyor yüreğime maden işçilerinin eylem haberi. Ve bir an önce Kandilli tepelerini aşıp, gece gündüz işyeri önünden ayrılmayan maden işçilerinin arasına karışma isteği…
Bir gün sonra yola çıkıyorum ve oraya varmadan önce, telefonla tanıdık birkaç arkadaşa ulaşıp eylemle ilgili bilgi alıyorum.
Sonra daha önceden eylem arkadaşım olan ve halen Hema şirketinde çalışan bir dostumu arıyorum. “Alo, ne var ne yok dostum?” diye sorduğum anda, “Recep abi sen misin?” diye sorarken ses tellerinin ışıldadığını hissediyorum.
“Evet, benim oraya geliyorum, bir saate kalmaz arada olurum.”

“Abi şimdi bende arabayla eylemci arkadaşlara yemek götürüyorum, geldiğinde görüşürüz” sevinçli bir ses tonuyla.
19 Aralık (2011) Pazartesi günü öğle vakti ulaşıyorum Kandilli’ye. Tanıdık dostlar ve eylem arkadaşımla buluşup kısa bir sohbetten sonra, eylemdeki maden işçilerinin arasına karışıyorum. İşçi temsilcisi arkadaşlarla konuşuyor, eylemin gidişi ve işçilerin talepleri konusunda değerlendirmeler yapıyoruz.
İlk gözlemim işçi temsilcileri ve eylemdeki işçilerin büyük çoğunluğu, talepleri yerine getirilene kadar eylemi sürdürmeye kararlılar. Hattat Holding bünyesindeki Hema Şirketi işçilerinin olmazsa olmaz üç talepleri var. Birincisi eyleme başladıktan sonra, kendilerini temsilen şirket yetkilileriyle görüşmeye giden beş temsilci arkadaşları kesinlikle işten çıkarılmayacak. (Çünkü işverenin böyle bir kararı varmış.)
İkincisi: Burada yedi yıldır faaliyette bulunan şirket, çalışanlarının maaşlarına dört yıldır hiç zam yapmamış. Dolayısıyla maaşlarına zam istiyorlar.
Üçüncüsü ise Bizler ocaklardan kömür çıkarıyoruz, hayatımız kömür karışmış durumda fakat kömürü şirketten parayla alıyoruz. TTK (Türkiye Taşkömürleri Kurumu) çalışanlarına, sosyal hak olarak yılda üç ton altı yüz kilo yakımlık kömür veriyor. Hema Şirketi’ de bize, sosyal hak olarak yılda hiç olmazsa bir ton kömür versin…
Talepleri bunlar, fakat işveren ve vekilleri kendileriyle görüşmeye bile yanaşmıyor. Liberal kapitalizmin rüzgârının, zayıfı kırıp geçeceği inancına güveniyor.
Genel Maden İşçileri Sendikası Armutçuk Şubesi’nin kendilerine sahip çıktığını ve destek olduğunu söylüyorlar. Her yerde olduğu gibi, buradaki eylemci işçilerde hem sendikalı olmak gerektiğini düşünüyorlar, hem de sendikalara ikircikli yaklaşıyorlar.
Yaygın medyanın eylemlerine karşı duyarsızlığından, altı gündür sürdürdükleri eylemlerini haber bile yapmamasından yakınıyorlar. İçlerinden birisi “Bir tek dinci Zaman gazetesinde eylem haberimiz çıktı. Onunda Hattat Holding’le bir çatışması vardır muhakkak!” deyince, “Öyle değil!” diyor bir başkası, eylem haberimizi Ulusal kanal verdi, Birgün Gazetesi haber yaptı” diyor.
Yol kenarlarına kurulmuş eğreti oturaklarda, ağaç diplerinde ve yarısından kesilen bir fıçının içinde yanan eylem ateşinin başında sohbet ediyoruz.
Sonra bir haber ulaşıyor Kandilli tepelerine ve eylemdeki işçilerine AKP Zonguldak Milletvekili Ercan Candan eylemdeki işçilerle görüşmeye (uzlaştırmaya-ara bulmaya) gelecekmiş.
Öğleden sonra saat ikiye doğru Kandilli tepelerinde bir hareketlenme başlıyor. Eşleri ile birlikte eylem yapan kadılar hareketleniyor önce ve işyerinin giriş kapısına doğru yürüyorlar. İleriye doğru fırlayan bir madenci eşi bağırarak “Daha kaç gün kaç gece buralarda çile çekeceğiz? Haklarımızı versinler, bu gün bitsin bu iş!” diye haykırırken demir kapıya doğru atılıyor. Birileri onu tutup sakinleştirmeye çalışırken: “Erkekler, neden kokuyorsunuz? Haydi, hepiniz kapının önüne gelin!” diye bağırıyor. Ve kalabalık, ağır adımlarla giriş kapısının yolunu doldurmaya başlarken göz bebekleri büyümeye ve yürekler daha hızlı çarpmaya başlıyor…
Eylemci işçilerle birlikte, demirden giriş kapısının arka tarafındaki jandarmalarda hareketleniyorlar. Eylemci işçilere, zırhlı giysilerini ve duvar gibi dizdikleri kalkanlarını hissettiriyorlar.
“Biz hakkımızı istiyoruz! Bizi öldürecek misiniz? Biz olmazsak patronda olmaz!” diyor. “Direne direne kazanacağız” ve “Ölmek var dönmek yok!” sloganı yükseliyor kalabalıktan. Ve sloganlardan sonra başlayan alkışlar, alıp ağaçların dallarındaki tedirgin kuş sesleriyle buluşturuyor umudu…
Demir kapının parmaklıklarına yaslanmış işçi çocuklarından birisi ağzını demir parmaklıkların arasına dayayarak “Babamın hakkını verin!” diye bağırıyor jandarma komutanına doğru. “İşçiler kardeş, patron kalleş!” diye bağırıyor, içi dışına doğru taşan işçilerden birisi.
Ve beklenen AKP milletvekili vekili olduğu işçilerle görüşürken, sürekli sözler veriyor işveren adına! Sanırsın işverenin vekili?
“Bu kadar yoğun işlerimin arasında, sırf sizleri düşündüğüm için kalkıp buraya kadar geldim” diyor. (Adı Ahmet midir Mehmet mi anımsayamıyorum), işte o "Hattat’la da görüştüm, talepleriniz yerine getirilecek” diyor. İşçiler “Ne zaman?” diye sorunca, Siz bugün, temsilci beş arkadaşınız da Ocak ayının üçünde işbaşı yapacak” diyor. Maaş zammınız ise (oranını bilemem!) Şubat ayında belirlenecek, ancak Ocak ayından geçerli olacak” diyor. İşçilerden itirazlar yükseliyor. “Yarın son gün ya bu gün ocağa girersiniz ya da sonra tazminatsız işten çıkarılırsınız!” diyerek yarı tehditle işçileri ocağa sokmaya çalışıyor. “Tersane işçilerini düşünün, onlara kimse sahip çıkmadı, perişan oldular!” diyerek korkutarak eylemlerini bitirmeye çalışıyor. Fakat ortada somut bir kazanım yok! İşçilerden “Yuuhh!” sesleri yükseliyor. AKP’li vekil (tercihen böyle yazıyorum, kimin vekili olduğu belli değil), şimdi ocağa girmeyip işten atılırsanız, sonra iş diye kapıma yanıma gelmeyin” deyince “Yuuuh!” sesleri daha da güçleniyor.
Ercan Candan işçilere vekillik, işverene hizmet etmeye çalışırken akşam olduğunda, eylemci işçiler ve işçi temsilcileri ocağa inmeye ikna(!) ediliyorlar.
Sonuçta işçileri ocağa inmeye ne AKP’li vekilin tehdit ve korkutmaları ne de taleplerinin karşılanacağı umudu ikna ediyor.
İşçileri ocağa inmeye devrimci bir sendikal önderlikten yoksunluk, örgütsüzlük ve evde ekmek bekleyen eş ve çocuklarının çaresiz bakışları ikna ediyor…
İşçi sınıfının soğuk zemheri aylarının bitmesini beklerken, işçilerin baharından bahis açmaya da tedirgin olur olduk doğrusu…
Yaşanan, onca yalancı bahardan sonra?