Ulusların Kendi Kederini Tayin Hakkı

13/03/2016 Pazar
Ulusların Kendi Kederini Tayin Hakkı

Ne zaman Kürt sorununa dair bir kısır döngü görüntüsü çıksa ortaya akla hep o soru geliyor. “90’lara mı dönüyoruz acaba?”

TİP döneminde öne çıkan sloganlar da çok farklı değildi aslında.

“Batı’da kurdele kesilir Doğu’da yol, Batıya fabrika yol, Doğu’ya karakol!”

1960’larda da benzer süreçler yaşanıyordu. Kürt halkının dört parçada da payına acı, ölüm ve sömürü düşüyordu.

Öncesi de aynı. Zaten gerçek bir kıyas yapacak olursak ve sadece cumhuriyet tarihiyle sınırlandıracak olursak, Kürtler yine ve her zaman 1920’li - 30’lu yıllara dönüyor mütemadiyen.

Şark Islahat planları ve Takrir-i Sükûn Kanunu ile Kürtler “Tebdil ve Tenkit” yolu ile asimile edilmeye çalışıldı. Olmadı.

Bu “kederli topraklar” bir umut, bir sonuç, bir kurtuluş umuduyla on yıllardır acılara göğüs geriyor ve bir çileyi tekrar ediyor.

Bugün gelinen noktada ise bir birinden farklı çözüm önerileri ve her önerinin içinde birbiriyle çelişkili teoriler mevcut. Mesela kimse sınırları tanımıyor ama bir yandan da o sınırlara saygı duyuyor. Herkes Kürdistan istiyor ama Türkiye’nin ya da Suriye’nin toprak bütünlüğünden de taviz verilmiyor.

Batılı Kürdologlar ya da araştırmacılar ise Rojava gibi deneyimler için Kürt Devletimsisi” tarifinde bulunuyorlar. Övüyorlar mı dalga mı geçiyorlar ben de anlamış değilim.

Butik devletler ya da söz sahiplerinin ifadesiyle “Kürt Devletimsileri”. 

Örnek Barzani mi?

Barzani’de de durum farklı değil. Bir Kürdistan bağımsızlığı için yol haritasını açıklayan Barzani de kendi sınırlarında ve salt petrol sermayesine dayalı (ki son süreçte inen petrol fiyatları ile ne kadar sağlıklı olduğu tartışmalı bir ekonomik biçimle) bir “Barzanistan” önerisi ile gündeme geliyor.

Ekonomik sınırlar muğlak ve askeri birliktelikler sıkıntılı. Bu konuya ilişkin ayrıntılar başka bir yazının konusu olsun. Ama asıl dikkat çekmek istediğim şey son gelişmeler.

Bir yanda PKK ile yapılan ittifak diğer yanda Demokratik İslam Konferansı. Bir taraftan Cuma Namazına çağrı yapıp diğer tarafta “Gezi” referanslı salon buluşmalarında boy göstermeler.

Çelişki falan değil bunlar artık.

Bugün Kürt Siyasi Hareketi, tarihsel olarak çelişki sayılabilecek tüm bu örnekleri aynı anda sergileyebilme ve bu bağlamda herkesi kucaklayabilme yeteneği ile övünür durumda.

Bir yanda devrimcileri diğer yanda gericileri aynı platformda bir araya getirebilme başarısı!

Yani PKK, zaman zaman solculuk zaman zaman da İslamcılık yapmıyor. Bilakis, tüm bunları aynı anda ve farklı kesimlere yapabilme “başarısı” ile tanımlıyor kendini.

Bu nedenle bir çelişkiler yumağı falan aramaya gerek. Mesele Hüda Kaya, Altan Tan’dan ibaret olsa keşke. Bu nedenle fotoğrafın bütününe bakarak kimi verilere ulaşmak mümkündür.

Öncelikle kendini artık “uluslararası bir güç” ve “Batılı devletlerin en önemli müttefiki” olarak tanımlayan bir hareketin Türkiye’deki devrimci gruplarla bir araya gelmesi ve ittifak yapması kendi öne sürdüğü öneriler ve yaklaşımlar açısından bir geri adımdır. Düne kadar ABD, Fransa, Kanada, Almanya ile birlikte IŞİD’e karşı bir mücadele veren mecradan devrimci ittifaklara…

Ne oldu? PKK, devrimci kamuoyundan habersiz bir kongre topladı da sosyalizm programını mı kabul etti? Yoksa diğer bahsi geçen özneler benzer bir şekilde sosyalizm programlarını bir kenara koyup “ekolojik demokratik modernite”yi mi ikna oldu? Bu bir araya geliş dinci gericilik ve Rojava’da inşa edilen ABD üsleri hakkında bir mutabakata varmış mıdır?

İkinci olarak uzunca bir süredir Kürt Siyasi Hareketi adına siyaseti HDP değil PKK yapmaktadır. Bu hem son seçimlerde oy veren kitlenin yapısı hem de siyasetin doğası hesaba katıldığında HDP’yi etkisizleştirmekte ve geriye düşürmektedir. HDP ya PKK’yi karşına alıp siyaseten öne çıkacak (ki pek mümkün görünmemektedir) ya da siyaset kulvarını PKK’ye bırakarak bir sürecin gerisine düşecektir.

Üçüncüsü, PKK’nin bugün güç arttırsa bile etki kaybettiği açıktır. Böylesi bir dönemde yapılan ittifaklar ise sürece sol meşruiyete yaslanmakta ya da başka bir ifade ile sürece sol bir kamuflajla süreci örmekten öteye geçememektedir. Benzeri durumlar kısa dönem tarihinde de defalarca tekrar edilmiştir.

Tüm bunlar hesaba katıldığında geriye bir kaç sonuç kalmaktadır. Tayyip Erdoğan’ın akıbetinin neticesinde yeniden öne çıkarılacak ya da Erdoğan’ı kimi başlıklarda köşeye sıkıştırmak için kurgulanan bir koz olarak Kürt Siyasi Hareketi elde kalan ihtimaller arsındadır.

ABD ve İsrail, ver Kıbrıs’ı al Kürdistan’ı da diyebilir Erdoğan’a,

Ya da sehpaya bir tekme vuracak aktörlerden biri olarak parlatabilir PKK’yi.

Ne yazık ki son tahlilde Kürt halkının payına düşen yine elem ve keder olacaktır. Çünkü gerçek kurtuluşun programı yoktur. Aksiyoner bir birliktelikler yine aksiyoner dağılmalara gebedir.

Kürt Siyasi Hareketi sosyalizm programıyla mesafe açtığından beri kabaca tek bir şey öne çıkmaktadır: “Bari celladımız Kürt olsaydı!”

Bugün Kürt halkı kazananı olmayan bir savaşın tarafı kılınmaya çalışılmaktadır. Ve fakat kederden keder, cellattan cellat beğenecek halde değiliz.