Kara kuru Kürt kıvırcık ve cüce

19/04/2015 Pazar
Kara kuru Kürt kıvırcık ve cüce

Sınıf siyaseti mi? Durun bakalım öncesinde söylenecek bazı şeyler var.

1990’lı yıllarla birlikte Türkiye’de sınıf siyasetinin yerini kimlik siyasetine bıraktığı dönemin en temel argümanlarından birisi “İyisiniz hoşsunuz ama tüm bunlar şimdi falanca soruna şu an ne çözüm getiriyor?” sorusuydu. Herkes sosyalizmin köhneleştiğini ima ederek Kürtler için, kadınlar için, ötekileştirilenler için ne çözüm getirdiğini sorguluyordu. Sanki yetmiş yıllık reel sosyalizm tecrübesi tüm bu sorunların üstesinden gelmek için tarihin en önemli birikimini yaratmamış gibi ya da 1990’lı yıllarla birlikte Sovyetler Birliğinin dağılmasının akabinde emperyalizmin liberalizmi de koluna takarak köpeksiz köyde değneksiz bir çoban gibi kimliklerin üzerine basa basa kol gezdiği bilinmiyormuş gibi.

Yurt ve dünyada tüm bu kimlik mücadeleleri, aslında hemen hemen her birinin kendi alanlarında 1990’lı yıllardan sonra elde ettikleri kazanımın SSCB dönemine göre kıyaslanamayacak kadar küçük olduğunun farkında olmadan yoluna devam ederek günümüze kadar geldi. Kimi sosyalistler sınıf siyasetini tamamıyla bırakarak birer kimlik siyasetçisi haline geldi, kimi sosyalistler de ağzı yandığı kimlikleri görmezden gelerek çareler aramaya başladı. Doğruda duranlar ise sürekli “İyi ama sosyalizm bu meselelere çare olmuyor ki” argümanlarıyla uğraştı.

Liberalizmin her alan genişletişinde kimliklerin üzerine basarak sıçradı. Kadın’ın görevi çocuk doğurup evde kocasına kul köle olmak değilse, Kürtlere reva görülen TRT Şeş’e boyun eğilmeyecekse, çocukların sokaklarda dilenmesi ve çalıştırılmasına alternatif olarak çocuk gelinlere razı gelinmeyecekse şu “hiçbir şeye çözüm getirmeyen sınıf siyasetine” tekrar bir göz atmakta fayda var. Zira argümanlar öyle kirlendi ki bu alanda tekrar mıntıka temizliği yapmaya ve ezberleri gözden geçirmeye de ihtiyaç var.

Seçimlere giriyoruz. Her siyasal aktörlerin “biz karaların, kuruların, Kürtlerin, kıvırcıkların, cücelerin sesiyiz” diyerek kimlikleri birer tiyatral kahraman gibi önümüze koymalarına razı mı geleceğiz yoksa sınıf siyaseti mi yapacağız? Durun bakalım öncesinde söylenecek şeyler var hala.

Bugün seçimlere girenlere girenler arasında AKP ile kesinkes hiçbir konuda uzlaşımız olmayacak diyen kaç özne var? 4+4+4 eğitim sistemine ikirciksiz karşı çıkan, Kur’an kursları kapatılsın diyen, özelleştirmelere kılıf bulmayan, anadilinde eğitime sahip çıkarken öte yanda kutlu doğum haftalarıyla da işi olmayan kaç özne var.

Biraz cesur soralım sorularımızı. 

Seçimlere giren partiler arsasında bizim partimizde anti komünist yok diyen var mı? Birileri kimi anti komünistlerin, komünizmle mücadele derneklerinin tezgahlarında yetişenler için “ama onlar da çok çile çekti” saçmalığına girişebilir. Soru basit; anti komünist birinden solcu mu olur!

Kimliklere sahip çıkacaksanız eğer önce kimlik siyasetine karşı çıkacaksınız. Çıkacaksınız ki kapılarına işaret konulan Alevilere zorla din dersi verilmesin, anadilinde eğitimin lamı cimi olmasın, işçi sınıfından önce hangi etnik ulusa ait olduğuna bakılmasın, kadınlar sokak ortalarında katledilmesin. 

Mesele kimin neyi ne kadar gerileteceği midir yoksa emekçileri nasıl temsil edildiği mi? “İyi ama onların da falanca adayı filan eski solcu” numuneciliğine razı gelmeyeceksek soruyu yekten soralım. Seçimlere girenler arasında Haziran Ayaklanması sırasında hükümete koltuk değneği olmayan kimler var?

Örnek olarak seçimlerden hemen sonra Mehmet Mir Dengir Fırat’ın Celal Doğan’ın ya da Hüda Kaya’nın hattı ne olacak? 

Cevabı basit aslında; Nasıl ki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bir gün sonra Ekmeleddin ile Tayyip arasında hiçbir fark kalmadıysa ismi geçen adaylarda da aynı durum geçerli olacaktır. Çok merak edenler yıllardır mesele sosyalistlere gelince yüzü düşen Altan Tan’a da bakabilir.

Kendi gücünüzle yer alamadığız mecliste neyi savunacaksınız?

AKP’den dönenlerle girdiğiniz seçimlerde neyi ilerleteceksiniz? Kimin listesinde kaç müftü var sorusuyla mı?

Şimdi kalkıp hala sınıf siyaseti ve solculuk mu diyeceksiniz? 

Peki. Geriye iki seçenek kalıyor. Bir yanda emekçi bir kadının uzaya çıkıp insanlığa dair gelişimlere imza attığı, ezilenlerin ulusların diğer uluslarla eşit haklara sahip olduğu, Kürtlerin anadilinde eğitim gördüğü, ilk Kürt sinema filminin, İlk Kürtçe romanın, Kürt tarihinin en uzun soluklu gazetesinin Kürt köylerine ulaştırıldığı SSCB deneyimi diğer yanda da 1990’lı yıllarda tüm bunları hafızalardan silme yarışına giren kimlik siyaseti.

Nasıl boyun eğebiliriz ki? 

Yoksa Kürdü için Mehmet Metiner’i, kıvırcığı için de jölelisi reva görülecek insanlara. 

Uzunu ile cücesine değinmeye gerek yok. İkisinden kurtulmadıkça aydınlığa kavuşmayacak insanlık.