HADEP’ten HDP’ye Türkiye’de kimlik siyaseti

24/05/2015 Pazar
HADEP’ten HDP’ye Türkiye’de kimlik siyaseti

Dünya üzerinde Neoliberal algının mesafe kat etmesi ile birlikte alan genişleten kimlik siyaseti 1990’lı yıllarla birlikte belirginlik kazanmıştır. 1990’ların hemen başında çözülen Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ile birlikte kimlik siyasetinin işaret fişeği ateşlenmiş oldu desek yanlış olmaz. 

Bu dönem aynı zamanda çözülen reel sosyalizm deneyiminin ardından “köpeksiz köydeki değneksiz çoban” benzetmesini yapabileceğimiz emperyalizmin ulus politikalarını da yeniden tanzim ettiği yıllara denk düşer. 

Bir yandan kimliğin müphem sınırları ve yenidünya tezleri öte yandan bu “sınırlardan” türetilen kimliklerin egemen olduğu siyasal alanlar. 

1990’lı yıllar aynı zamanda gerici saldırıların en ağır olduğu ve bugüne değin katlanarak geldiği yıllardı. Türkiye’de ve Kürdistan’da sınıf siyasetinin yerini kimlik siyasetinin ağırlık kazandığı, geçmişe kıyasla kimsenin sınıf siyasetiyle “baskılanmadığı” bir dönem başlamış oldu. Ne reel sosyalizmin gölgesi kalmış ne de Türkiye’de sınıf hareketleri geçmişe kıyasla ilerlemiştir. Kimlik siyaseti sol tandanslı öznelerin de kamuflajına sarılarak yolunda seyretmiştir. Bugün gelinen noktada her öznenin kendi siyasal argümanlarının bir köşesine kimliğini iliştirdiği bir sürecin de önü açılmış oldu. Ya da tersinden kimlik siyaseti yapacak kişilerinin çekinecekleri bir şey kalmamıştı artık.

İslamcılık gelişip Türkiye’nin belirleyen bir aktörü olurken, muhalefet laik ve seküler siyasal argümanların bayrağını açacağı yerde kongrelerinde “Dersimli Kemal” rüzgarı esen bir CHP’yle “temsil” ediliyordu.

Kürt ve Kürdistan meselelerinde de farklı değildi tablo. Kürdistan İşçi Partisi olarak yola koyulan ve Kürt hareketinin son 30 yılında damgasını vuran siyasal çıkış, Marksist literatürle arasında mesafe tayin ederken, kimlik siyasetini de programatik ( ve tekleşen bir alan) olarak önüne koyuyordu. Tabi tüm bunlar İslamcılık ve yerelcilik argümanları ile de barışılarak yapılıyordu.

1993 yılında HADEP ile başlayan süreçten bugün HDP’ye kadar uzanan zaman diliminde Kürt siyasal hareketi adım adım sınıf siyasetinden kimlik siyasetine geçmiş ve sosyalizm ile arasında mesafeler tarif etmiştir. Bu bağlamda ele alındığında, kıyasla sınıf dinamiği ve siyaseti ile en yakın bağların kurulduğu dönem HADEP iken bunun tersi olarak sınıf siyaseti ile arasına en çok mesafe koyup pek çok çareyi kimlikler penceresinden tarif eden parti ise HDP olmuştur. Programatik olarak incelendiğinde de HADEP’in biçimi daha solda kalmaktadır. Genel bir yurt ve dünya değerlendirmesi ile başlayan programda ekonomik alanda mücadele ve bölgesel eşitsizliklere karşı argümanlar göze çarpar. Toprak reformundan aydınlara, işçilere, köylülere kadar geniş bir yelpazede değerlendirmelerin ve önerilerin olduğu programda Kürt sorunu konusunda yerelcilik ve eyalet önerileri de göze çarpar. Emekçileri, aydınları ve barıştan yana olanları bileşeni olarak tarif eden HADEP kimlik siyasetine yeşil ışık yakan bir programa sahiptir. Kürt sorununun, ülkenin diğer sorunlarıyla birlikte ele alan program, Kürt sorunun kendisinde de etnik tarifler yapmaktadır. 
SSCB’nin dağılışının yeni olduğu bu yıllarda HADEP’in programındaki sosyalizan etki fark edilir durumdadır. Meselelerin ele alınış ve sesleniş biçiminde bu etki bariz olarak görülür. Bu haliyle HADEP’i bir ayağı sınıf diğer ayağı ise kimlik siyasetinde olan, eşikte fakat kopuşu işaret eden bir özne olarak görmek mümkündür. 

Yine bu dönem bazı özneler HADEP’in sınıfa ayak basan argümanlarına “ağırlıklarını” koyup destek olmaya çalışırken pek çok özne de kimlik siyasetine basan ayağına izah getiren ve normalleştiren bir siyaset izlemiştir.

HADEP’ten sonra Türkiye’de mütemadiyen yasaklanan ve baskılana Kürt siyasetçileri HDP’ye gelen sürece kadar pek çok parti kurmak ve(veya) değiştirmek zorunda bırakılmıştır.  AKP iktidarı ise kendisinden önce gelen süreci aratmamış ve Kürt partilerini kapatma konusunda geleneksel devlet yaklaşımını devam ettirmiştir.  

HADEP’ten DEHAP’a, DEHAP’tan DTP’ye, DTP’den BDP’ye geçen süreçte kimlik tanımları belirginleşti ve sınıf siyaseti zamanla daha da geriye düştü. Geçmiş yıllarda genel hatları ile tarif edilen ve Kürt kimliği ile sınırlı kalan argümanlar başka etnik unsurlarla, mezhepçilikle ve LGBT bireylere dair girdilerle beslendi.   

Sınıf argümanlarının, emekçilere dönük siyasi tezlerin, eşitlik ve özgürlük fikirlerinin yerini Avrupa merkezcilik, AB uyum programları, özelleştirmelere dair iyileştirmeler, sivil toplumculuk ve Batı merkezli kimlik siyaseti almış oldu. HDP ile taçlanan süreçte kimliklerin artık bir sorun olmadığı ve kimliklerin ezilmediği bir siyasal sürecin önü kimlik siyaseti yapılarak açılmaya çalışıldı. 
Özellikle son zamanlarda İslamcı adaylar ve argümanlarla da beslenen HDP, 1993 yılından bugüne Kürt temsiliyetindeki partilere kıyasla sosyalizm ile arasına en çok mesafe koyan, liberal argümanlardan daha çok beslenen bir hattın kendisine oturmuş oldu. 

Ezcümle, tüm bu süreçlerde, sınıf siyasetinden kimlik siyasetine artı ivme ile geçen sürecin ortak yanları mevcuttur. Hiç birinde emperyalizme, kapitalizme, NATO’ya, özelleştirmelere, Avrupa Birliğine yekten karşı çıkış olmamıştır. Yine tüm bu argümanlara karşı çıkış programlarda yer almazken söylemsel olarak miting kürsülerinin kenar süsü olmuştur. 
Bir dönem Marksistler açısından Kürt siyasal hareketinin legalleşme önündeki en önemli engel, emekçi damarının güçlü oluşu ve sınıf siyasetindeki tavrıydı. Bugün anlaşılan o ki, Türkiyelileşmek çabası ile Türkiye’ye benzemek arasındaki çizgi kaybolmuş ve sınıf siyaseti kimlik siyasetinin basıncıyla baş başa kalmıştır.

Tüm bunlar elbette komünistlerin, kimliklerin iktidar tarafından baskılanmasına ve özgürce ifade edilememesine sessiz ve umarsız kaldıkları manasına gelmiyor. Sorun “ne kimliği canım aslolan sınıftır” diyerek kestirip atılmıyor. SSCB deneyimi, ezilen uluslar hapishanesi olan Çarlık yönetiminden ezilenlerin şöleni Ekim Devrimine örülen bir sürecin kendisidir çünkü. 
Siz buna kısaca “sınıfın kimlik üzerindeki zaferi” de diyebilirsiniz.

Ve elbette bir nostalji değil, ezilen halklara yeni şölenler yaşatmak için yol haritasıdır.