Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Orhan Gökdemir

Orhan Gökdemir

Türkiye ve İran: Çökmeden önce

Devrimden, laiklikten, modernleşmeden, cumhuriyetten vaz geçmenin bir bedeli var. Bunlar yoksa köye, kabileye dönüşürsünüz. Kabileleri ve köyleri yıkmak ise kolaydır. Kurtuluşun yolu işte burada; yıkılmak istemeyen devrimine sarılmalıdır.

Yayın Tarihi: 03.10.2025 , 20:40 Güncelleme Tarihi: 04.10.2025 , 00:01

İran ve Türkiye’nin tarihi Yavuz Sultan Selim zamanından beri sembiyotik bir tarih. İki ülkenin kaygıları, inançları, halkları iç içe geçmiş. Birindeki gelişme diğerinde mutlaka bir karşılık bulmuş. İran’da Şiiliğin resmi inanç haline gelmesi Osmanlı, Osmanlının Sünnileşmesi İran korkusundan. İran Türkleşirken Osmanlı Aryanlaşmış.

İki ülkenin aydınlanma mücadelesi de sembiyotik. Aydınları ilerici adımlar atmadan önce ötekine bakmış, ne yapmaya çalıştığın anlamaya çalışmış. 1876’da Osmanlı’daki meşrutiyet girişimi bu tarihin başlangıcı. İki ülkenin anayasalarında, hürriyet arayışında, modernleşmesinde karşılıklı etkiler var.

İki ülkede de “hürriyet” hareketi aynı zamanda başlamış. İran üzerinde esen bu devrimci rüzgârda Osmanlı'da 1876’da Kanun-ı Esasi’nin ilan edilmesinin rolü büyük. İran aydınlarının ortak görüşüne göre anayasal düzen Osmanlı aydınının başarısıydı. Bu uğurda verilen mücadeleler, Abdülhamit'in anayasayı önce kabul edip sonra rafa kaldırması İran’da fırtınalar estirmişti. İran’da 1904’te başlayan olaylar 1905’te büyük bir ayaklanmaya dönüşmüş, isyan kısa zamanda başka kentlere yayılmıştı. Muzafereddin Şah, sokağın baskısına daha fazla dayanamayarak Kanun-i Esasinin ilanını kabul etti. “1906 hareketi” böyle ortaya çıktı; İnkılab-ı Meşrutiyet, İran’ın Anayasa Devrimidir.

***

İnkılab-ı Meşrutiyet, Rusya ve İngiltere’nin İran’ı aralarında paylaşma planının da açığa çıkmasına neden olmuştu. Plan İran’ı iki nüfuz bölgesine ayırıyordu. Ülkenin güneydoğusu İngiltere'nin, kuzeyi ve Azerbaycan Rusya'nın nüfuzuna bırakılacaktı. İranlılara, ortada, tarafsız bir bölge uygun görülmüştü.

Osmanlı Türkiye’sinde de benzer bir plan ortaya çıkmıştı. İran ve Türkiye’deki gelişmeleri dikkatle izleyen Lenin’in yazdıklarına göre, 1908 Devrimi, tıpkı İran’daki gibi emperyalist koalisyonun Türkiye’yi paylaşma planlarını akamete uğratmıştı. İran’ı ve Türkiye’yi emperyalist saldırılara karşı ayakta tutan devrimleriydi. Biri yıkılabilseydi, belki öbürü de yıkılabilirdi ama iki halk devrimine tutunmuş ve yıkılmamayı başarmıştı.

***

İran’daki “hanedan” değişikliği de bu gelişmelerin ardından oldu. Rıza Şah Pehlevi İran’ın köklü bir ailesine mensuptu. Babası Albay Ali Han'ın ölümünden sonra Tahran'a giderek Rusların kontrolündeki bir İran askeri birliğine yazıldı. Kısa sürede yükseldi. Ordu içindeki genç ve ileri unsurları örgütleyerek 1921'de 1200 kişilik bir kuvvetle Tahran'ı ele geçirdi. Önce ordunun başına, sonra savaş bakanlığı koltuğuna oturdu. 1923'de başbakan oldu. Ahmet Şah'ın 1925'te tahtan indirilmesinden sonra toplanan kurucu mecliste yeni şah olarak seçildi. Taç giyen Rıza Şah başbakanlığı sırasında başlattığı reformları sürdürdü. 1928'te yabancı devletlerle imzalanmış tek yanlı anlaşma ve sözleşmeleri bozarak bütün ayrıcalıklara son verdi. Trans-İran demiryolunu inşa ederek büyük kentlerin birbirine bağlanmasını sağladı.

O sırada Rusya’da monarşiyi deviren Bolşevikler sosyalizmin inşası için uğraşmaktaydı. Türkiye’de Cumhuriyet ilan edilmişti. İran, Türkiye farklı üsluplarla hemen hemen aynı tarihlerde aynı yola girmişti. 1923 ve 1925, Türkiye ve İran için yeni bir yolun başlangıcıydı.

Şah Rıza İran’da laik politikaların da uygulayıcısı oldu. İlk uygulamalarından biri “hicab” adı verilen başörtüsü ve “çador” denilen çarşaf giymeyi yasaklamak, Muharrem ve Aşure gibi dini bayramların kutlamasına sınır getirmek, din adamlarının umuma açık yerlerde vaaz vermelerini ve cami eylemlerini engellemek oldu. Şah Rıza, tıpkı Mustafa Kemal gibi, din adamlarının devlet ve toplum üzerindeki etkisini kırmaya çalışıyordu. Modern bir devletin temellerini attı, dini sınıfların, ulema, etkisini azaltan eğitim ve yargı reformlarına girişti. Şii dini mahkemelerinin yetki alanında olan çok çeşitli hukuki işleri laik mahkemelere devretti. Kadınların statüsünü iyileştirdi. Katı dini boşanma kurallarını daha eşitlikçi hale getirdi. Hem erkek hem de kız çocukları için laik okulların sayısı ve ulaşılabilirliği arttı. 1934'te Tahran Üniversitesi kurularak modern eğitim yolunda önemli bir adım attı.

Ancak Rıza Şah da ayaklarının altındaki toprağın kaygan olduğunu biliyordu. Sendikaları ve siyasi partileri yasakladı. Basını susturdu. Yabancı şirketleri verilen petrol imtiyazlarını kaldırmakta ayak sürüdü. Sovyetler Birliği’nden korktuğu için Nazi Almanya’sına yanaştı. Bunlar onun sonunu hazırlayan tereddütlerdi.

***

Mustafa Kemal ve Rıza Şah Pehlevi benzer iki coğrafyada ortaya çıkmış benzer aktörlerdi. Mustafa Kemal’in Türk modernleşmesi için yaptığı devrimler en çok İran’da yankı buldu. Rıza Şah gelişmeleri görmek üzere, 1934’te, Türkiye’ye geldi. Devrime yakından tanık oldu. Şahın onuruna bir de opera gösterisi hazırlanmıştı. Özsoy Operası, Firdevsi’nin Şehnamesi’nden esinlenilerek Türk-İran kardeşliğini simgeleyen semboller ile oluşturulmuştu. Rıza Şah bu gezisinden esinlenerek İran’da benzer adımlar atmaya karar vermişti. “Hürriyet” gibi laiklik de iki ülkenin etkileşimiyle ortaya çıkmıştı.

***

Şah Rıza sürgüne gönderilince 1941’de yerine oğlu Muhammed Rıza Pehlevi geçti. İran hükümeti halk üzerindeki baskıyı arttırmaya başladı. Laiklik artık iktidarın arzu ettiği bir şey değildi. Şah Rıza'nın laiklik politikalarını ve Şii din adamlarının etkisini kırma yönündeki uygulamalarını düzeltmeye yönelik adımlar o yıllarda atıldı. İran laiklikten vaz geçiyor dini yeniden topluma yaymak istiyordu. CIA ve İngiliz MI6’sı 1953’te İran petrol endüstrisini ulusallaştırmak isteyen Başbakan Musaddık’ı devirdi. Bu darbe ile Muhammed Rıza Şah ipleri bütünüyle ele almıştı. Bu ikinci Rıza Şah dönemidir.

Türkiye’de “şah” olmadığı ve kurucu parti de iktidarı kaptırdığı için işler biraz farklı gelişiyordu. Çok partili rejimin ilk meyvesi olan Demokrat Parti ve lideri Adnan Menderes’in “tek adam” rejimi kurma çabası kırılmak üzereydi. Sokaklar huzursuzdu. İran’daki 1953 darbesi, Türkiye’de de yaklaşmakta olanın habercisiydi. Darbe 1960'da oldu. Menderes asıldı. Tıkanmış olan batılılaşma ve laikliğin önü yeniden açıldı. İki ülke de yeniden yeni bir yola girmişti.

38 yıl hüküm süren Muhammed Rıza Pehlevi’nin İran’ı pek huzurlu sayılmazdı. Sokaklar hareketliydi. Eylemler ve grevler sebebiyle petrol üretimi neredeyse durmuştu. Böylece dünya yeni bir petrol krizine sürüklenmişti. Sokak eylemlerinin etkili ismi Ayetullah Humeyni, 1964’te, Şah tarafından sürgüne gönderdi. Muhammed Rıza, aleyhindeki gösterilerin bir iç savaşa dönüşmesi üzerine 16 Ocak 1979’da ülkesini ve tahtını terk edip kaçtı. Sürgündeki Ayetullah Humeyni Tahran’a muzaffer bir şekilde döndü. Rızanın kaçışından birkaç ay sonra ülke Humeyni’nin kontrolüne geçti.

***

Tıpkı Osmanlı gibi Pehlevi hanedanı da dünyanın daimî ve değiştirilemez olarak gördüğü bir iktidarın sahibiydi. Bir anda ve kolayca çöktüler.

Hanedanlık çökünce İran’a “şeriat” gelmişti. Bir yıl sonra Türkiye’de askeri darbe oldu. Darbenin başı Kenan Evren bir imamın oğlu olmakla övünüyor, Kuran’dan alıntılar yaparak konuşuyordu. Din onun zamanında ilk kez anayasal bir kurum haline geldi. Türkiye kendi “şeriatını” kendi usulünce uygulayacaktı. İran üzerinden gelen dinci dalga Türkiye’yi böyle vurmuştu.

Molla rejimi laikliğe arkasını dönmüş sermaye sınıfının bir tercihiydi. İran’ın işbirlikçi sermaye sınıfının toplumu dinle kontrol etmeye ihtiyacı vardı. Parlak 20’li 30’lu yılları uzun bir gericilik döneminin izlemesi bu nedenleydi. Mollalara bu geri adımları mantıki sonuçlarına ulaştırmak kalmıştı.

Türkiye’nin hikayesi de benzer bir yol izledi. Sermaye sınıfı 1950’li yıllarda devrime sırtını döndü, dini topluma geri çağırdı. 12 Eylül dini anayasaya soktu. AKP de mollaların yaptığını yaptı, geriye doğru atılan adımları mantıki sonuçlarına ulaştırdı.

Fakat bu gericileşme ve devrimine sırtını dönme geçen yüzyılın başındaki emperyalist iştahın kabarmasına da neden oldu. Emperyalizmin Ortadoğu Valisi Tom Barrack açıkça dillendiriyor, İran’ın ve Türkiye’nin küçültülmesi ve paylaşılması planlarından söz ediyor. Gerekçesi sağlam, “Ortadoğu diye bir yer yok, ulus devletler uydurma, kabileler ve köyler var” diyor. Emperyalizmin Ortadoğu’daki ileri karakolu İsrail İran’ı aşağılamaya, rejimini değiştirmeye çalışıyor. Genel kanı İran’dan sonra sıranın Türkiye’ye geleceği yönünde.

Devrimden, laiklikten, modernleşmeden, cumhuriyetten vazgeçmenin bir bedeli var. Bunlar yoksa köye, kabileye dönüşürsünüz. Kabileleri ve köyleri yıkmak ise kolaydır. Kurtuluşun yolu işte burada; yıkılmak istemeyen devrimine sarılmalıdır.

Orhan Gökdemir 'ın Son Yazıları