Oğuz Oyan
Dinci despotizme meşruiyet kazandırmak
Yayın Tarihi: 04.08.2025 , 23:35 Güncelleme Tarihi: 05.08.2025 , 00:04
CHP yönetimi, iktidar projesinin peşinde sürükleniyor. Meclis’teki Komisyon’a katılmanın anlamı bu. Üstelik bu proje aynı zamanda emperyalizmin projesi. Bu nedenle bu yazının başlığı, “Dinci despotizme ve emperyalist projeye meşruiyet kazandırmak” da olabilirdi.
Sözümüzü sakınmayalım, çünkü bedeli çok büyük bir oyunun parçası olmanın vebali var. O nedenle uyarı görevimizi yapmakta duraksamayalım.
Komisyon’a katılmak, sonradan oradan çıkılsa da, iktidara yeni bir meşruiyet alanı açmak anlamına geliyor. Bu, “normalleşme” süreciyle yerel seçim mağlubu iktidarı “normal” bir siyaset düzlemine çekmek naifliğini aşan bir anlama sahip. Orada da siyaseten ve hukuken meşruiyetini çoktan yitirmiş bir iktidara kucak açarak ona yeni bir oyun alanı hazırlamak gibi büyük bir yanlış vardı. Ama şimdiki durum çok daha vahim. Bunu belki FETÖ darbe girişimi sonrası iktidarın siyasi sorumluluğunu teşhir ederek onu mahkum etmek yerine “Yenikapı Ruhu”na teslim olmaya benzetebiliriz. Ama aslında şimdiki durumda onu dahi aşan sonuçları olabilecek bir büyük tuzağa girilmektedir.
Bundan önceki yazımızda (“Komisyona Niçin Katılmamalı?”, soL Haber, 22 Temmuz 2025), bu sürecin niçin bir parçası olmamak gerektiğini nedenleriyle açıklamaya çalışmış, bunun gerektirdiği cesaret ve özgüvene sahip olunmasının önemini vurgulamıştık. Sol cenahtan hatta CHP içinden dahi buna benzer uyarıları yapan çok sayıda yazar oldu. Buna karşılık CHP Genel Başkanının bu uyarılara olan tepkisi, Komisyon’a katılmayı reddedenleri “korkaklık ve özgüvensizlikle” suçlamak oldu. Alınganlık ve yanıtın ölçüsüzlüğü de gösteriyor ki, demek zayıf olunan nokta tam da burası.
İktidarın her türlü hukuksuzluğu kullanarak tam saha baskıyla CHP’yi köşeye sıkıştırmaya çalıştığı bir dönemde, iktidarın oyun planına dahil olmak nasıl bir strateji olabilir acaba? Anlamaya çalışalım. “Meclis komisyonu fikri bizimdi, o zaman iktidara kaptırmayalım”: Bunun bir anlamı yok çünkü pişmiş aşa tuz katmaktan öte katkınız olmayacak. Ama daha fazlası var, aşağıda değinilecek. “Nitelikli çoğunluk” talebi de CHP yönetiminin, Komisyon'a katılınmasına Parti tabanından ve genel muhalif kamuoyundan gelen tepkileri biraz azaltmaya dönük nafile bir çabadan öteye geçmiyor. “Kürt siyasi hareketini ve Kürt seçmeni karşımıza almayalım” yaklaşımı ise muhtemelen CHP yönetiminin en temel kaygısı olmalı. Ama bunun da siyasi oportünitesi zayıf. Çünkü CHP’nin temsil ettiği Cumhuriyetçi Kürt seçmenin, Lozan ve Cumhuriyeti hedef alan hareketlerin başı çektiği bir projeye hiç itiraz etmeyeceği hatalı varsayımını içeriyor. Kaldı ki, bu projeye itiraz edecek genel Cumhuriyetçi seçmenin desteğinin yitirilmesi hesabının da doğru yapılması gerekiyor.
CHP’nin Kürt sorununun TBMM’de bir komisyon kurularak masaya yatırılması önerisi, 2011’e kadar gidiyor. O zaman AKP iktidarının kapalı kapılar ardında sürdürdüğü ve 2015’e kadar da devam edecek bir “açılım” süreci işliyordu. CHP bunun yerine daha şeffaf, daha katılımcı ve daha kalıcı bir süreci öneriyordu. 2013’te bir CHP Parti Meclisi grubunun başkanı olarak yaptığımız Güneydoğu-Doğu Anadolu turunda, bu Meclis Komisyonu düşüncesini paylaştığımızda bölgedeki radikal Kürt siyasetçiler/meslek odaları temsilcileri bu öneriyi yürüyen açılım sürecini sabote etmek olarak görüyorlardı. Aslında o dönemde bugünkü koşullardan ciddi farklılıklar vardı: Mesele henüz bugünkü gibi uluslararası bir boyut kazanmamıştı, ABD emperyalizminin Suriye’deki varlığı pek zayıftı, İsrail sahnede pek yoktu, Baas iktidarı yerindeydi, Rusya ve İran’ın alan hakimiyeti vardı, Suriye’de YPG-PYD-SDG zarflarıyla anılan emperyalizm ve Siyonizm himayesinde bir PKK devletçiği henüz oluşmamıştı. Dahası, Türkiye’de siyasal İslamcıların 2017 Anayasa darbesi ve bu anayasanın 2018’de çeşitli uygulama kanunları ve kararnameleriyle yürürlüğe girmesi ve dinci despotizmin tüm kurumları yeniden biçimlendirmesi süreci henüz yaşanmamıştı. Dolayısıyla, o günkü koşullar ile bugünküler arasında sanki hiçbir şey değişmemiş gibi “Komisyon bizim fikrimizdi” ısrarı, siyasi amatörlükten öte bir şeydir. Buna bir sonraki alt başlıkta dönmemiz gerekecek.
Peki CHP’nin Komisyon’a üye vermesinde, başta İmamoğlu olmak üzere belediye başkanlarının iktidar tarafından rehin alınmasının etkisi acaba nedir? Bir başka soru da eklenebilir: Önümüzdeki Cumhurbaşkanı seçimleri bakımından Kürt siyasetinin CHP’nin (ve belki de 2023’te olduğu gibi muhalefetin ortak) adayını desteklemesine atfedilen değer nedir? Hala böyle bir olasılık üzerinden hesaplar yapılabilmekte midir? Bu sorular bağlamında son soru da şu olabilir: İmamoğlu’nun, CHP’nin Meclis Komisyonuna katılmasındaki ağırlığı veya payı nedir? (İmamoğlu’nun son açıklamaları, Komisyona çok umut bağladığını göstermektedir). CHP yönetimi Komisyon'a katılmasa, iki başlı bir görüntü verme tehlikesi mi olurdu?
Tekrar ana konuya dönersek, Cumhuriyetin kurucu partisinin, Cumhuriyetin temeli olan Lozan Anlaşması’na dinamit koyma, ülkeyi parçalama, toplumu etnik-mezhep temelli bir bölünmeye sürükleme potansiyeli olan bir emperyalist projede ne işi var? “Bu niyetler ortaya çıkarsa Komisyon'un derhal terkedileceği” savunması boşunadır, çünkü bu niyetler başından beri gündemdedir. Kaldı ki, iktidarın niyetlerinin çoğu söylem düzeyinde kalmamakta, fiziki devlet şiddeti biçiminde sergilenmektedir. Komisyon'a katılmak bütün bunları “normalleştirmek” riskini içinde barındırmaktadır. “Komisyon'a hele bir katılalım da demokratik talepleri orada dile getirelim” tavrı, yani önce katılalım sonra koşulları sıralayalım tavrı, Fransız deyişiyle “arabayı atın önüne koymak” gibi tersine bir işlemdir. Peşinen ilkeli bir tavır sergilemek yerine sonradan kural dayatmak “oyun bozucu” olarak damgalanmaktan başka sonuç vermez.
Siyasi liberalizm egemen olunca…
CHP’nin temel meselesi, ekonomik liberalizmin ötesinde, 2010 sonrasında siyasi liberalizme sürüklenmesindedir. Neoliberal ekonomik politikalara angaje olmak ile siyasi liberalizmin girdabına girmek oldukça farklı süreçlerdir. İkisi birbirini besleyebilir elbette, ama birincisinin varlığı ikincisini kaçınılmaz kılmayabilir veya sisteme aynı oranda bir teslimiyete hemen götürmeyebilir. Başka deyişle, CHP Cumhuriyetçi damarını korumak konusunda pekala daha inatçı olabilir ve siyasi liberalizmden kurtulmak için çaba gösterebilirdi. Ama göstermedi.
CHP’nin Nisan 2008’de yapılan 32. Olağan Kurultayı'na CHP’nin MYK ve PM’sinden istifa etmiş muhalif bir sima olarak katılmış ve CHP’yi sola çekme çabamızı sürdürdüğümüz o günlerde Kurultay’da delegelere 24 sayfalık bir broşür dağıtmıştık. “CHP’de Liberal Kuşatmaya Geçit Yok” alt başlığını taşıyan bu metinden şu cümleleri cımbızlayalım (s. 9): “CHP’yi Kemalist bağımsızlıkçı köklerinden kopararak Avrupa tarzı bir sosyal demokrat parti yapmak demek, CHP’yi Türkiye için bir umut olmaktan çıkarmak değil miydi? İşte şimdi teslim alınmak istenen CHP’nin bu bağımsızlıkçı ruhudur; liberal piyasa ekonomisine ve küreselleşme tarzına karşı hala kısmen eleştirel bir tutum alabilen refleksleridir. Bu nedenle bu Kurultay’da değilse bile Yerel Seçimleri izleyecek olan bir sonrakinde CHP’nin teslim alınması planları yürürlüktedir. Liberalizmin hem siyasal hem de ekonomik yüzü gündemdedir: Siyasal liberalizm bağlamında bir yandan CHP’nin savunduğu laiklik ilkesinin yumuşatılarak içinin boşaltılması (…) öbür yandan etnik milliyetçi hareketin ayrılıkçı kanadıyla diyaloga itilmesi hesapları yapılmaktadır”.
Metinde ifade edilen bir sonraki Kurultay (33. Olağan Kurultay) Mayıs 2010’da yapılacaktır; ama bu Kurultay’a birkaç hafta kala yapılan bir FETÖ-AKP (ve iç/dış güçlerin ortak) operasyonuyla CHP genel başkanının devrildiği yeni bir süreç çalıştırılacaktır. Yeni dönem artık “laiklik tehlike altında değildir” ve “özgürlükçü laikliği savunuyoruz” dönemidir; 10 Aralık liberal hareketinin CHP yönetimine monte edildiği zamanlardır. CHP yeni genel başkanının bir gazete ile yaptığı söyleşide “devletçilik güçlü sosyal devlet demektir” tarifi (veya tahrifatı) üzerinden sermayeye mesaj yolladığı yeni açılım günleridir. CHP’nin laiklik ve devletçilik gibi en güçlü savunması gereken temel ilkeleri konusundaki mahcubiyeti ve bunlardan geri çekilmesi gerçi daha eskilere gider ama, 2010 sonrası yeni bir kırılma anıdır. Bu bakımdan 2023 Kurultayında genel başkan ve yönetim değişikliğinin siyasal liberalizme yönelişte bir tersine kırılma yaratmadığını da saptamak durumundayız. Komisyona katılmak, hatta Komisyona önerilen CHP üyelerinin bir bölümünün tercih nedeni de 2010 çizgisinin uzantısındadır.