Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Oğuz Oyan

Oğuz Oyan

Komisyona niçin katılmamalı?

Emperyalizmin güdümünde ve dinci-milliyetçi-despotik Cumhuriyet karşıtlarının gölgesinde girişilecek bir “çözüm süreci” ve anayasa değişikliği gündemi, Türkiye’nin Cumhuriyetçi damarına cepheden saldırı anlamındadır.

Yayın Tarihi: 21.07.2025 , 23:53 Güncelleme Tarihi: 22.07.2025 , 00:03

Başlığı, “CHP niçin Çözüm/Süreç Komisyonuna katılmamalı” şeklinde daraltmak da mümkündü. Ama bize göre CHP’yi aşan bir durum var. Gerçi olayın merkezinde gene de CHP olduğu için oradan da devam edebiliriz. Sıralamayla gidelim.

Birincisi, daha önce de ifade etmiştik, "AKP ile Anayasa yapılmaz" çizgisi ile anayasa değişikliğinden başka bir yere götürmeyeceği belli olan “Süreç Komisyonuna” temsilci göndermek çelişkili tutumlardır. Üstelik, sıradan seçmenin de hemen farkına varabileceği açık çelişkilerden olduğu için bunun açıklamasını yapmak, kendi tabanını ikna etmek pek mümkün değildir. O halde, CHP’nin daha ilkeli, daha özgüvenli, daha az orta-yolcu, yüzü daha çok emekçi kitlelere dönük bir siyaset çizgisine çekilmesi gerekir. Her tarafı, her sınıfı idare edecek bir siyaset hattının ilk firesi samimiyet kaybı olur ve buradan başarı devşirilmesi zordur. Siyasi dengelerin, oy kaygılarının her şeyin önüne konulması, sonuçta aleyhe çalışır.

İkincisi, "çözüm yeri Meclistir önerisinin sahibi CHP’dir ve biz sözümüzü tutarız" yaklaşımı da CHP açısından artık hükümsüzdür. Hükümsüzdür, çünkü bu önerinin ilk yapıldığı 2011’den bu yana iç ve dış siyasi ortam iyice değişmiş olduğu gibi, bu önerinin ima ettiği "şeffaf bir siyasi tartışmaya zemin oluşturacak demokratik bir çözüm komisyonu kurma" imkânları tamamen tükenmiştir. Kaldı ki, taraflar arasında kararlar önceden alınmış, kamuoyuna yansıdığı kadarıyla en azından 1 Ekim 2024’ten itibaren sürecin yol haritası belirlenmiş, iktidarın kontrolünde kurulacak bir komisyonun ortaya bağımsız bir irade koyması kanalları baştan tıkanmıştır. Demek ki, oluşturulmak isten komisyonun bir “oldubittileri onaylama Masası”ndan başka bir işlevi olmayacaktır. Dolayısıyla Mecliste komisyon kurulması önerisine bağlı kalmak anlamsızlaşmıştır.

Üçüncüsü, “Süreç”, Suriye’de oluşturulan yeni paylaşımın gölgesinde, emperyalizmin ve siyonizmin akıl hocalığında, bunların bölgede oluşturdukları yeni hegemonya alanları ve güç dengeleri üzerinde ilerlemektedir. Emperyalizm, siyasal/kültürel dönüştürme projelerini en iyi “etnik-milliyetçi” ve “pro-amerikan dinci” siyasetler eliyle yürürlüğe koyar. Cumhur İttifakı bileşenlerinin, etnik/dini/mezhepsel kökenler üzerinden yapılandırılan ve dünyanın en kötü/en başarısız devlet biçimlerinden birini oluşturan yapay Lübnan modelini çağrıştıran herzeler yumurtlamaları, ulus-devlet oluşumu yerine ümmetçiliğe ve Osmanlı millet sistemine vurgu yapmaları tam da emperyalizmin Ortadoğu’daki alan temizliğine uygundur. Buna karşılık, bağımsız Cumhuriyet fikrine ve ülkenin toprak bütünlüğüne yönelik yeni bir yıkım projesidir. Burada iktidar bileşenlerine ve Kürtçü bir siyasi harekete yer olabilir ama CHP’ye yer olamaz.

Dördüncüsü, “Süreç”, Cumhuriyet karşıtlığı, Lozan ve Cumhuriyetin 1924 Anayasası karşıtlığı üzerinden ilerleme eğilimdedir. Bu konuda tarafların açık beyanları bulunmaktadır. Herhangi bir “Cumhuriyetçi” siyasi oluşumun, kendisini tamamen inkâr etmeden, bu “Süreç”e katkı vermesi düşünülemez. CHP gibi Cumhuriyetin kuruluş değerleriyle ve kendi parti tüzük ve program ilkelerinin bir bölümüyle bağlarını “zayıflatmış” bir partinin bile, Cumhuriyetin kurucu partisi kimliğini tamamen gözardı ederek, Cumhuriyet ve Lozan karşıtlığı ekseninde ittifak kuran böyle bir komisyona üye verme kararını sonuna kadar savunması/sürdürmesi beklenemez. CHP burada yer alırsa, kendi kimliğiyle bütün köprüleri atmış ve tarihine açıkça yabancılaşmış olacaktır. Bu, CHP’nin varlığına bir tehdit olacaktır. Buradan tekrar birinci şıkka dönebiliriz: En baştan kendi konumunu net olarak belirlemek, ilkeli siyasetin gereğidir.

Beşincisi, bir DEM Parti eş-genel başkanının “CHP Komisyona katılırsa belki İmamoğlu dışarıda olacaktır” denklemini kurması, aslında CHP’ye Komisyona katılmasını iktidarla pazarlık konusu yapmasını telkin eden bir “gayrı-etik teklif” kıvamındadır. Bu durumda kurulacak pazarlığın konusu, AKP liderinin siyasi ömrünü uzatacak Anayasa değişikliklerine boyun eğmekten başka ne olabilir acaba? Siyasi etik bakımından pek uygunsuz olan böyle bir önerinin yapılabilmiş olması bile, Kürt siyasi hareketinin kendi davası için olmadık “ikna” yöntemlerini düşünebildiğini göstermektedir. Bu durum da CHP açısından ek bir “kabul edilemezlik çizgisi” oluşturmaktadır.

Altıncısı, Kürt siyasi hareketi açısından dahi, eğer Türkiye’nin geleceğinde demokratik bir siyasi hareket olarak anılmak istiyorsa, AKP-MHP’nin kurduğu yeni-despotik düzene ilave bir destek sütunu oluşturacak bir sürece katılmamak düşer. Bunun boşuna bir öneri olduğu düşünülebilir ama bu görüşte olan azımsanmayacak sayıda Kürt kökenli Cumhuriyetçi ve sosyalist yurttaşımız olduğu gerçeğini yok mu sayacağız? Üstelik bu kitlenin bir bölümü CHP ve sosyalist/komünist partilerde yer alırken bir bölümünün de DEM içinde temsil edildiğini de unutmadan. Nitekim DEM Parti'nin kendi solunu ikna etmek için CHP’li belediyeler üzerinde yoğunlaşan faşizan baskılara ses yükseltmek zorunda kaldığını görebiliyoruz.

Demek ki, CHP yönetiminin, Cumhuriyetle birlikte geride bırakılan din-mezhep-etnik ayrımcılıklara karşı yurttaşların eşitliğini (Anayasa m. 10, vs.); milletin ve ülkenin bütünlüğünü, bölünmezliğini, bağımsızlığını (AY, m.5) savunan Cumhuriyetçi bir anlayışa sahip çıkması bugün her zamankinden daha da önemlidir.

Anayasa değişikliği

Anayasa tartışmalarındaki tuzaklardan biri, ilk dört maddeyi değiştirmemeyi bir lütuf gibi sunmak oluşturmaktadır. Elbette pazarlığı yukardan başlatmak için üçlü ittifakın geniş paketinde ilk dört madde de yer alabilir; ama sonunda CHP gibi partilerin ve Cumhuriyetçilerin hassasiyetlerini gözetmek için bundan vazgeçiliverir! 

Meseleyi şöyle kavramak doğru olacaktır: AKP’nin 2017 Anayasası, Cumhuriyet öncesinden beri gelen anayasacılık birikimini berhava etmiş ve İkinci Cumhuriyetin anayasasını yapmıştır. Üstelik AKP bununla da yetinmemiş, işine gelmeyen maddeleri uygulamamış veya istediği gibi eğip büküp yorumlamıştır. Nasıl ki laikliği koruyan onca Anayasa hükmüne rağmen Türkiye’de esas itibariyle laiklik fiilen sona erdirilmiştir, toplantı ve gösteri yürüyüşü haklarına sürekli tecavüz edilmektedir, ilk dört maddenin şimdilik orada durması Cumhuriyet karşıtları açısından fazla bir sorun oluşturmamaktadır.

Daha kolayca yapılabilir olana odaklanmak bugünkü siyasi ittifakın yolunu çizecek gibi gözükmektedir. Kürt siyasi hareketinin asgari öncelikleri arasında, vatandaşlık tanımını değiştirmek üzere Anayasa m. 66 ve eğitim dilinin Türkçeden başka dillere de açılması için Anayasa m. 42 olacaktır. Cumhur İttifakı açısından ise, “Cumhurbaşkanı adaylık ve seçimi”ni düzenleyen Anayasa m. 101 ile “TBMM ve Cumhurbaşkanı seçimlerinin yenilenmesi” m. 116 öncelikli olacaktır. Madde 101’de ilk turda salt çoğunluk (yani yüzde 50+1) yerine bazı Latin Amerika ülkelerinde uygulanan daha düşük bir oran (örneğin yüzde 40+1 gibi) önerileceği gibi farklı cinlikler de düşünülebilir. Madde 116’da ise, Cumhurbaşkanının 2+1 dönem için görev yapabileceği sınırlamasını (tamamen veya belli durumlara -örneğin TBMM’nin üçte ikilik çoğunlukla karar almasına- özgü olarak) kaldırabilecek bir düzenleme getirilmek istenebilir. Elbette seçimlerin yapılmasına yeni sınırlamalar getirilmediği, seçimlerin ertelenmesini mümkün kılabilecek “olağanüstü” koşullara yer verilmediği durumda…

Nihayet AKP açısından, Cumhurbaşkanının “Andiçmesi”ni düzenleyen m. 103 ile Cumhurbaşkanının “görev ve yetkileri”ni düzenleyen m. 104’te de değişiklik talepleri gündeme gelemez değildir. Cumhurbaşkanının “Atatürk ilke ve inkilâplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağı”, “görevi tarafsızlıkla yerine getireceği” üzerine andiçmesi her ne kadar Cumhurbaşkanının bunlara tamamen aykırı icraatlarını engellemiyor ve kendisinde etik bir rahatsızlık yaratmıyor gözükse de, ilerde hukuki sonuçlar doğurmasından kaygı duyulmadığı anlamına gelmez. Demek ki, hâlâ yapılacak işleri vardır! Peki bunlara payanda olmak ne demek?

Emperyalizmin güdümünde ve dinci-milliyetçi-despotik Cumhuriyet karşıtlarının gölgesinde girişilecek bir “çözüm süreci” ve anayasa değişikliği gündemi, Türkiye’nin Cumhuriyetçi damarına cepheden saldırı anlamındadır. Bu saldırıya destek olunamayacağı gibi sessiz de kalınamaz.

Oğuz Oyan 'ın Son Yazıları