Yeni Türkiye’nin Sivil Toplumu

11/01/2011 Salı
Yeni Türkiye’nin Sivil Toplumu

Geçtiğimiz salı günü Milliyet gazetesinde tam sayfalık bir ilan yayınlandı. Altında Kahramanmaraşlı sivil toplum kuruluşlarının imzası bulunan ilanın hemen başında, Maraş’ta “yüzlerce yıldır kardeşçe yaşayan, aynı inancı, aynı kaderi paylaşanlar olarak Kurtuluş Savaşı’nda omuz omuz mücadele veren Alevi ve Sünni yurttaşlarımız”ın “zaman zaman karanlık güçler tarafından karşı karşıya getirilmek” istendiği söyleniyordu.

İlanın devamında ise 1978 Maraş Katliamı’ndan değil ama “1978 Maraş Olayları”ndan bahsedilerek, bu “olaylar”ın, “bugün artık herkesçe bilindiği üzere ülkemizi karanlığa sürüklemek isteyen menfur mihraklar tarafından tezgâhlanan acı bir olay olarak tarihteki yerini” aldığı belirtiliyordu. Maraşlı sivil toplum kuruluşlarına göre, “olaylar”ın 32. yılında, “Kahramanmaraş’taki huzur ortamına nifak sokmak isteyen ve aynı mihraktan beslenmesine rağmen farklı sloganlar atan provokatörlere Alevi ve Sünni yurttaşlarımız sağduyu göstererek gereken cevabı” vermişlerdi ve “Kahramanmaraş’ta yaşayan Alevi ve Sünni yurttaşlarımızın huzurunu bozmaya kimsenin gücü” yetmeyecekti. Kahramanmaraşlı sivil toplum temsilcileri, ilanı “şairler kenti, Necip Fazıl ve Âşık Mahzuni gibi değerleri yetiştiren, en büyük 1000 şirket arasında 17 firması bulunan” Maraş’ın “katliam kelimesi ile anılmasından dolayı duydukları rahatsızlığı” dile getirerek bitiriyorlardı.

Zamanın ruhunu bundan daha iyi yansıtan bir metin daha bulunabilir mi acaba? Maraşlı sivil toplum kuruluşlarının verdikleri bu tam sayfa ilan, yeni Türkiye’yi anlamak açısından bir köşe yazısından ya da bir gazete haberinden çok daha fazlasını vaat etmiyor mu bize?

Maraş Katliamı’ndan değil de Maraş Olayları’ndan bahsedilmesiyle başlayalım önce. İlanın son cümlelerinden anladığımız kadarıyla Maraşlı sivil toplum kuruluşları, şehirlerinin adının katliam sözcüğü ile anılmasını istemiyorlar. Fakat asıl mesele bu değil mesele yakın Türkiye tarihini yazmakta olan dilin burada da işbaşında olması: Buna göre ortada bir katliam yok, ortada faşist hareketin 1980 öncesindeki stratejisine uygun bir şekilde, toplumu terörize etmek ve bir askeri darbe ile iktidarı ele geçirmek amacıyla ABD ile birlikte planladığı ve hayata geçirdiği bir provokasyon yok, ortada kim olduğunu bilmediğimiz “menfur mihraklar” var ve amaçları Alevilerle Sünnileri birbirine düşürmek. Böylelikle bir özne tarifinden kolaylıkla sıyrılabiliyoruz, böylelikle faşist hareketin omuzlarından katliamın sorumluluğunu almış oluyoruz, böylelikle Türkiye tarihini, kimler tarafından tezgâhlandığı belli olmayan oyunların sergilendiği, toplumun da bu oyunlarda birer figüran olarak yerini aldığı bir tiyatro sahnesi olarak görebiliyoruz.

Bugüne gelelim. Maraşlı sivil toplum örgütlerine göre, “aynı mihraktan beslenmelerine rağmen farklı sloganlar atan provaktörler” 32 yıl sonra huzuru bozmak üzere kente tekrar geri dönüyorlar. Tam olarak neresi olduğunu bilemesek de, anlıyoruz ki katliamı unutturmamak için Maraş’a giden Alevi Bektaşi Federasyonu ile onları linç etmeye kalkışan faşist güruh aynı mihraktan besleniyorlar. Böylelikle bir kez daha günümüzün o moda söylemine dönüyoruz: Yakın tarihimizin bütün katliamları, suikastları, sabotajları, derin devletin işidir. Türk sağının bu olaylarda herhangi bir suçu yoktur, Türk sağı, olsa olsa derin güçler, karanlık odaklar tarafından oyuna getirilmiştir. Böylelikle Soğuk Savaş, böylelikle emperyalizm, böylelikle yükselen toplumsal muhalefetin karşısına çıkarılan faşist hareket önemsizleşiveriyor, hepsini bir çırpıda unutuyoruz, böylelikle bir daha “o karanlık günler”e dönmek istemiyoruz.

Maraş’ın “Necip fazıl ve Âşık Mahzuni gibi kültür ve sanat değerleri yetiştiren” bir kent olmasıyla devam edelim. 8 Ocak tarihli yazısında Metin Çulhaoğlu, Ulucanlar Cezaevi’nin müzeye dönüştürülmesinden hareketle “Ulucanlar kimleri birleştiriyor” diye soruyordu. Yanıtsa “İskilipli Atıf Hoca’yla Deniz Gezmiş’i, Necip Fazıl Kısakürek’le Nazım Hikmet’i, Mustafa Pehlivanoğlu’yla Erdal Eren’i, Osman Yüksel Serdengeçti’yle Fakir Baykurt’u…” şeklindeydi. Peki tüm bu isimler neyin mağduruydu? “Bu insanların hepsi vesayetçi, baskıcı, statükocu, Jakoben ve elitist bir zihniyetin mağdurlarıdır. Hepsi, ne çektiyse bu zihniyetten ve uygulamalarından çekmiştir.”

Çulhaoğlu, karşıt dünya görüşlerine sahip bu isimlerin “devlet” adı verilen ve “baskıcı, statükocu, jakoben, elitist” gibi sıfatlarla anılan sınıflar üzeri bir baskı aygıtı karşısında mağdur pozisyona sokularak eşitlenmelerinden hareketle ideolojinin nasıl işlediğini anlatıyordu. İşte Maraşlı sivil toplum kuruluşlarının verdikleri bu ilanda da ideolojinin açık bir şekilde işbaşında olduğunu görebiliyoruz. Necip fazıl’dan ve Mahzuni Şerif’ten “Maraş’ın yetiştirdiği değerler” olarak söz edildiğinde, 1978 yılında faşist harekete parti üyesi olarak katılan ve Türkiye gericiliğinin sembol isimlerinden biri olan Necip Fazıl ile belki de katliamda yakınlarını kaybeden ve muhalif niteliğini her zaman korumuş ilerici bir halk ozanını, Mahzuni’yi eşitlemek mümkün olabiliyor. Böylelikle iki farklı zihniyetin ve iki uzlaşmaz çelişkinin sembolik isimleri kolaylıkla aynı şehirde doğmuş olmak paydasında ortaklaştırılabiliyor, böylelikle her ikisinin ait oldukları dünya görüşleri ve inanış biçimleri arasındaki farklar silikleştirilebiliyor.

Maraş’ın “en büyük 1000 şirket arasında 17 firmasının bulunması” ile devam edelim. Sanki bu 17 şirketin Maraş halkının tümüne aitmiş gibi sunulmasındaki ideolojik yan bir yana, bu cümle aslında yine zamanın ruhuna dair önemli ipuçları veriyor. Bu ülke artık küreselleşmiş dünya ekonomisine ihracat yoluyla eklemlenen, ucuz emek cenneti, taşeronlaştırılmış, güvencesizleştirilmiş emek cenneti olma niteliği taşıyor. “Anadolu Kaplanları”nın küresel kapitalizme sorunsuz bir şekilde eklemlenebilmeleri için işçilerin örgütsüz olması, sendikasız olması, sınıf bilinci taşımaması gerekiyor. Maraşlı şirketlerin ihracata devam edebilmesi için işçilerin fabrikadan çıkıp camiye ve camiden çıkıp fabrikaya gitmeleri gerekiyor. Ve Maraşlı şirketlerin ihracata devam edebilmesi için kentin adının katliamla anılmaması, birilerinin yılın belli günlerinde gelip katliamı hatırlatıcı eylemler yapmaması gerekiyor. Zamanın ruhu bunu gerektiriyor.

Sivil toplum kuruluşları adına ilana imza atan temsilcilere bakalım bir de. Tümünü burada sayamasak da, ticaret odası başkanından tutun da sanayici ve işadamları derneği başkanına, baro başkanından tutun da ticaret borsası başkanına, MÜSİAD başkanından tutun da eczacılar odası başkanına, Türk Ocakları başkanından tutun da, müteahhitler odası başkanına, TMMOB üyesi mühendislik ve mimarlık odalarının başkanlarından tutun da Eğitim-Sen şube başkanına kadar uzayıp giden bir liste bu. Demek ki tam bir sivil toplum mutabakatı ile karşı karşıyayız. Demek ki Maraş’taki sivil toplum, 78’de bir katliam yaşanmadığından da, olayların menfur mihraklar tarafından tertiplendiğinden de, 32 yıl sonra kente gelip provokasyon çıkaranların aynı güçler tarafından kontrol edildiğinden de son derece emin.

Devletin, sermayenin ve sivil toplumun bir arada çalışarak yönetişim ilkelerini hayata geçirmesi ile sağlıklı bir piyasa toplumunun kurulmasının mümkün olabileceğini vazeden neoliberal Dünya Bankası memurları Milliyet’teki bu ilanı okuyup, söz konusu mutabakattan haberdar olsalardı, eminiz ki, projelerinin bu şekilde hayata geçmesi karşısında gururlanırlardı.

Okudular mı bilinmez ama, Murat Belge, Şerif Mardin, Ahmet İnsel, Birikim çevresi, Taraf gazetesi, Açık Toplum Vakfı, Radikal 2 ve Bilgi Üniversitesi ‘nden müteşekkil şebeke de bu ilandan hareketle, “artık bizim de nurtopu gibi bir sivil toplumumuz var” diye ve kendilerinin bu doğuma yaptıkları katkılar nedeniyle gururlanabilirler, haklarıdır.

Osmanlı/Türkiye tarihini devletle toplum, merkezle çevre, elitlerle halk arasındaki mücadelelerin tarihi olarak gören aynı şebekeye mensup akademisyenler ve entelektüeller de artık yeni tezler, yeni makaleler yazabilirler. Bu ilanın da açık seçik bir şekilde ortaya koyduğu üzere, devletle toplum, merkezle çevre arasında bir mücadele yok artık, kavga bitti, “tarihin sonu” geldi, yeni rejim, kendisine benzeyen bir sivil toplum yaratmayı başardı, devletle toplum liberalizmle muhafazakârlığın sentezinde iç içe geçti, birbirinden ayırt edilemez bir veçheye kavuştu. Basit bir pazarlama stratejisi sayesinde bugüne kadar üzerlerinde taşımaya devam ettikleri “büyük”, “önemli” vs. gibi sıfatlara bundan sonra da sahip olmak istiyorlarsa söz konusu akademisyen ve entelektüellerin bunu yapmaları gerekiyor, menfaatlerine olacaktır.

Maraşlı sivil toplum kuruluşlarının verdiği ilan Yeni Türkiye’dir. Yeni Türkiye’nin sivil toplumu o ilanın altında imzası olanlardır.