Taşeron İmparatorluğun Suriye Seferi

28/06/2011 Salı
Taşeron İmparatorluğun Suriye Seferi

Başbakan, 12 Haziran gecesi yaptığı konuşmada seçimi kimlerin kazandığını şu cümlelerle anlatıyordu: “İnanın bugün İstanbul kadar, Saray Bosna kazanmıştır, İzmir kadar Beyrut Kazanmıştır, Ankara kadar Şam kazanmıştır, Diyarbakır kadar Ramallah, Kudüs, Gazze kazanmıştır.”

Konuşmanın devamı ise Türkiye’nin son sekiz yıldaki dönüşümünü, “vesayet rejiminin tasfiyesi”ni, “demokrasinin zaferi”ni, “milletin galibiyet”ini vs.yi anlatıyordu dolayısıyla Türkiye dönüşüyor, seçim sonuçları bu dönüşümü teyit ediyor, böylelikle de asıl kazanan Türkiye oluyordu.

Peki, Bosna, Şam, Beyrut, Ramallah, Kudüs ve Gazze niye kazananlar arasındaydı?

Çok basit bir mantık yürütmeyle şunu söylememiz mümkün görünüyor: Bu şehirlerle sembolize edilen coğrafyada, yani Osmanlı bakiyesi topraklarda, bir dönüşüm projesi başlatılmıştı ve AKP’nin üçüncü iktidar dönemi, bu dönüşümün devamını sağlayacaktı. Dolayısıyla İstanbul kadar Bosna da, Ankara kadar Şam da kazanmıştı.

Tam da bu nedenle Balkon konuşmasını yeni-Osmanlıcılığın bir teyidi olarak görmek gerekiyor. Belki başbakan ve dışişleri bakanı da dâhil hiç kimse yeni-Osmanlıcılık terimini ağzına almıyor ama soL’da defalarca yazıldığı üzere Türk dış politikasının son yıllardaki ana eğiliminin bu olduğu aşikâr bir şekilde görülüyor. Bu eğilimin ortaya çıkış ve gelişimini ise Washington’dan bağımsız bir şekilde değerlendirme imkânı bulunmuyor. Yeni-Osmanlıcılık, ABD dış politikasının Ortadoğu hâkimiyeti için belirlediği strateji ile birebir örtüşüyor.

Bu stratejiye göre, Mısır ve Tunus örneğinde görüldüğü üzere, bölgedeki toplumsal muhalefetin düzen içi bir noktaya çekilerek küresel kapitalizme meydan okur bir niteliğe kavuşmasının engellenmesi, Libya örneğinde görüldüğü üzere, güvenilmez rejimlerin tasfiye edilmesi ve şimdilerde Suriye örneğinde görüldüğü üzere, Şii ekseninin gücünün kırılması gerekiyor.

Yeni Osmanlıcılık tam da bu noktada devreye giriyor. Mısır’da ve Tunus’ta, Müslüman Kardeşler’den, bölgedeki tüm ülkelere örnek olabileceği düşünülerek, bir AKP çıkarılmaya çalışılıyor ve 9 yıllık AKP iktidarında Türkiye’nin yaşadığı dönüşüm, bu ülkelerin geçiş süreçlerine bir rol model olarak gösteriliyor. Libya’da ise “NATO’nun ne işi var Libya’da” diye sorulmasının üzerinden çok kısa bir zaman geçmişken, NATO müdahalesine dâhil olunuyor. Aynı zamanda Kaddafi’nin diplomatik yollardan iktidarı bırakmaya ikna edilmesi girişimlerinde Türkiye’ye önemli bir rol veriliyor.

Ustalık dönemi dış politikasında esas meseleyi ise Suriye teşkil ediyor. ABD Türkiye’yi, dinci medya ise kamuoyunu Suriye’ye yönelik bir saldırıya hazırlıyor. Sahiden de, Suriye’deki BAAS rejiminin tasfiyesi ve elbette ki bundan daha önemli olarak bölgedeki Şii ekseninin etkinliğinin sona erdirilmesi bölgedeki ABD egemenliği açısından bir zorunluluk teşkil ediyor. Çünkü Filistin’de HAMAS, Lübnan’da Hizbullah, Suriye’de BAAS rejimi, Irak Şiileri ve İran’dan müteşekkil bu eksen hem anti-Amerikan bir duruş sergiliyor hem de Rusya ve Çin’le olan ilişkilerini geliştirmeye devam ediyor.

Kamuoyunu saldırıya hazırlayan dinci medyanın önemli isimlerinden Yeni Şafak yazarı Hakan Albayrak 27 Haziran tarihli yazısında, hayalini şöyle anlatıyor: “Türkiye ordusu İdlib, Halep, Hama, Humus üzerinden halkın sevinç gösterileri arasında Şam'a yürüyor, Baas rejimini yıkıyor, katliamı durduruyor, işkencehaneleri boşaltıyor, Beşşar Esed ve avanesini tasfiye ediyor, hürriyet ve adalet ilan ediyor, halk iktidarının kurulmasına zemin hazırlıyor ve hiç vakit kaybetmeden Türkiye'ye dönüyor...”

16 Temmuz Gençlik Hareketi isimli çatı nitelikli dinci gençlik örgütü ise 16 Temmuz günü Hatay’a giderek Suriye sınırında bir eylem yapmayı planlıyor. Böylelikle Angelina Jolie’nin Hatay’a gidişinin ardından, ikinci kez, dünya ve Türkiye kamuoyunun gözlerinin Suriyeli göçmenlere çevrilmesi ve askeri müdahalenin bir kez daha gündeme getirilmesi amaçlanıyor.

Türkiye’nin Suriye’ye saldırısı emperyalizm açısından masadaki tek seçenek haline gelirse, Türkiye kamuoyunu buna hazırlamak için elde çok güçlü bir silah da bulunuyor. Bu ise Suriye’yi Nusayrilerin, yani Arap Alevilerinin yönetiyor oluşu. Seçim çalışmaları boyunca Erdoğan’ın sürekli olarak Kılıçdaroğlu’nun Aleviliğine vurgu yapması, Kürt hareketini Zerdüştlükle ilişkilendirmeye çalışması ve yandaş medyada uzunca bir süredir PKK’nın Alevi Kürtler tarafından yönetildiği propagandasının yapılması, hem AKP’nin hem de AKP’nin tabanını oluşturan Sünni-Muhafazakâr kitlelerin Aleviliğe bakışını net bir şekilde ortaya koyuyor. Yandaş medya, buradan hareketle, “Arap Alevilerinin zulmettiği Sünni Suriye halkı” söylemini devreye sokabilir ve bu, AKP’ye oy veren % 50’lik dilim nezdinde -en azından büyük bir bölümünde- teveccühle karşılanır.

Bunun yanı sıra iktidar Kürt sorununun halli için de bu saldırıyı bir vesile olarak kullanmayı deneyebilir. Seçim süreci boyunca ve hatta seçimden sonra da AKP’nin Kürt sorunu başlığında köprüleri atmış bir pozisyona girmiş olmasının arkasında Ortadoğu’ya ilişkin çok daha büyük bir plan bulunuyor olabilir. Olası bir savaş durumunda, muhtemelen ABD ile bir pazarlık yapılacak ve ABD’den PKK’yı tasfiye etmesi istenecektir.

Saldırının tek seçenek haline gelmesi durumunda ordunun nasıl bir tutum benimseyeceğine ilişkin bir soru ise artık pek de mantıklı görünmüyor. Çünkü, Balyoz davasını da içerisine katarak söylüyorum, Ergenekon tam da Suriye benzeri müdahalelerin sorunsuz bir şekilde icra edilebilmesi adına bir tasfiye operasyonu olarak devreye sokuldu. ABD’ye direnç gösterebilecek ordu içerisindeki unsurlar şu an Hasdal Cezaevindeler ve kendileri hakkında verilecek hükmün ne olacağını bekliyorlar.

Geçerken not edelim, bir NATO ordusu içerisinde ABD’ye direnç gösterebilecek unsurların varlığının mümkün olmayacağını ve bu nedenle orduya yönelik bir ABD operasyonun gereksiz olduğunu düşünenler, ABD’nin Bulgaristan ve Romanya ile imzaladığı füze kalkanı anlaşması ile birlikte Karadeniz’in stratejik önemindeki değişikliğe ve tam da bu süreçte deniz kuvvetlerine yönelik operasyonlara, bu da yetmiyorsa Türkiye ile Çin Hava Kuvvetleri’nin 2010’da gerçekleştirdiği tatbikata bakabilirler. ABD, söz konusu tatbikatta, F-16’ların kullanılmasına izin vermemiş ve hava kuvvetleri F-4 savaş uçaklarını kullanmak zorunda kalmıştı, sonrasında ise Balyoz operasyonu hava kuvvetlerinin önemli kademelerine kadar ulaştı.

Yazının başında bir dönüşümden bahsetmiştik. Türkiye bir dönüşüm yaşıyor. Pentagon, ABD’li think-thankler, İsrail ve iktidar el ele vermiş, yeni bir Osmanlı, bölgesel bir imparatorluk inşa ediyorlar. Ancak taşeron bir imparatorluk bu. Amerikan İmparatorluğunun garnizonlarından, karakollarından biri olmaktan öteye gidemeyecek, sınırları içerisindeki ve bölge ülkelerindeki halklara kan, gözyaşı ve felaketten başka bir şey getirmeyecek, bu nedenle de barbarlarını bekleyen, daha inşa edilmeden yıkılması gereken bir imparatorluk.