Onuncu Yılında 11 Eylül Saldırıları: Bir Hatırla(t)ma Yazısı

13/09/2011 Salı
Onuncu Yılında 11 Eylül Saldırıları: Bir Hatırla(t)ma Yazısı

ABD’li düşünür Judith Butler “Kırılgan Hayat” isimli kitabında, “içeriden” konuşan bir yazar olarak, ABD’lilerin 11 Eylül saldırılarında kaybettikleri için tuttukları yasa mukabil, Filistin’de İsrail ve Afganistan ile Irak’ta ABD tarafından öldürülen insanların Amerikan kamuoyunda birer istatistikî veri olmaktan öteye gitmemelerindeki ikiyüzlülüğü ifşa eder. Hayatı yaşanmaya değer bulunanlar için toplumsal olarak yas tutulması adeta bir görevken, yaşanmaya değer bir hayata sahip olmayanların ölümleri herhangi bir gündem teşkil etmemekte, umursanmamaktadır.

Butler’in hangi ölümlerin yasının tutulabileceğine ve hangi ölümlerin gündeme gelmeye değer bulunmadığına ilişkin çalışmasından hareketle başka kimi tespitlerde bulunmak mümkündür. Öncelikle şunu söyleyebiliriz ki, saldırganların hedefleri hatırlandığında böylesi bir yas durumu Amerikan toplumu açısından hiç de şaşırtıcı değildir: Küresel kapitalizmin simgesi Dünya Ticaret Merkezi, küresel tahakkümün simgesi Pentagon binası ve küresel iktidarın karar alma merkezi Beyaz Saray. El Kaide militanları solun bir zamanlar kullandığı bir deyimle “askeri-endüstriyel kompleks”e saldırmışlardır adeta. İşte tam da bu nedenle ABD toplumunun büyük bölümünün yanı sıra ABD’nin küresel egemenliğinin farklı coğrafyalardaki işbirlikçileri de, bu eylemleri, küresel kapitalizme ve onun deneyimleniş biçimi olarak Amerikan life styleına yönelik bir saldırı olarak algılamışlar ve içerisine girdikleri yas durumunu bu algı üzerine inşa etmişlerdir. Yası tutulanlar ikiz kulelerde yaşamını yitiren somut insanlar değil Amerikan rüyasını, Amerikan yaşam tarzını temsil eden soyut insanlardır.

Butler’in, söz konusu yas haline “içeriden” bakmasına benzer bir şekilde, 11 Eylül’ün yasının Türkiye medyasında nasıl tutulduğunu hatırlamak Amerikan rüyasının ve Amerikan yaşam tarzının ABD sınırlarının dışında nasıl yeniden üretilip ideolojik bir söylemin parçası haline getirildiğini anlamak bakımından son derece önemli görünüyor. Sadece bu da değil Ertuğrul Özkök, Hadi Uluengin, Serdar Turgut ve Hasan Cemal gibi isimlerin yazdıkları yazılar bu isimlerle ABD arasındaki ilişkinin psikolojik boyutunu anlamak açısından da önemli ipuçları veriyor.

Ertuğrul Özkök’ün saldırılardan dört gün sonra, 16 Eylül’de yayınlanan yazısı, 11 Eylül’ü ABD’nin temsil ettiği bütün hasletlere yönelik bir saldırı olarak görmeye ve göstermeye çalışması bakımından önemli. Özkök yazısına, “Aşağılık terörün hedefi neydi? Sadece iki gökdelen ve Pentagon mu, yoksa bunun çok daha ötesinde bir şey mi?” sorusuyla başlıyor ve bu soru yine Özkök tarafından şöyle yanıtlanıyor:

“Washington DC yakınındaki, Virginia, Falls Churc’de bir lise var. Adı J.E.B Stuart Lisesi. Bu lise 1959 yılında açılmış. O tarihte lisenin 1616 öğrencisi varmış. Bunların aşağı yukarı tamamı Anglo-Amerikan kökenliymiş. Dergi, lisenin 1964 yılı mezuniyet albümünü yayınlamış. Albümde tipik bir Anglo-Amerikan ismi olan Smith soyadını taşıyan 16 öğrenci var. Hemen onun yanına 2000 yılı mezuniyet albümünü koymuşlar. Orada tam 23 Martinez, 23 Nuyen soyadlı çocuk var. Smithlerin sayısı ise 6’ya düşmüş. (…) Yine bugün o J.E.B Stuart lisesinin 1400 öğrencisinin yarısı 70 ayrı ülkede doğmuş. O aşağılık terörün vurduğu asıl hedef işte bu ‘kozmopolit Amerika’dır. Her yıl dünyada milyonlarca insana, ‘yeni fırsatlar’, ‘yeni umutlar’ veren ülke. (…) İki gökdelene ve Pentagona giren o şerefsiz kamikaze, iğrenç pisliğini, dünyanın geleceğini temsil eden işte bu ortak yaşam vahasına döktü.”

Özkök’ün bir lise yıllığı üzerinden yaptığı bu “derin” sosyolojik analiz, eline yüzüne bulaştırsa da aynı anda iki şeyi birden yapmaya çalışıyor: ABD’yi geleceğin toplum modeline öncülük eden bir yeryüzü cenneti olarak betimlemek ve 11 Eylül saldırılarının nedenini bu yeryüzü cennetine duyulan nefretle açıklamak.

Saldırıların uygarlığa yöneltilmiş olduğunu söyleyen Hasan Cemal ise o kadim “uygarlık düşmanı barbarlar” mitini yeniden tedavüle sokuyor ve şöyle diyor:

“Yalnız Amerika değil, yalnız Amerika insanı değil, dünya ve insanlık büyük bir trajedi ile karşı karşıya. Terörizm yalnız Amerika’ya, Amerikan insanına değil, uygarlığa karşı da savaş ilan etmiş durumda. Dünya artık başka bir dünya. Çok tehlikeli bir dünya. Güvenlik açısından öyle, ekonomik ve siyasal açılardan öyle… Amerika’yı bir anda acz içinde bırakan terör karşısında kendini çok daha az emniyette hisseden bir dünyada yaşıyoruz. Bu bir gerçek savaş ilanı! Terörizmin insanlığa karşı savaş ilanı. Ama aynı zamanda terörizme karşı topyekün bir savaş ilanını gerektiren ve hiçbir çifte standarda yer bırakmayan bir savaş ilanıdır. Bütün uygar dünyanın tam bir dayanışma içine girip insanlık adına teröre karşı birlikte mücadele etmesini gerektiren bir savaş”

Saldırıların küresel iktidarın sembollerine yönelmiş olduğu bir kez daha aklımıza getirdiğimizde, “Amerikan Muhipleri Cemiyeti”nin fahri üyelerinin, Dünya Ticaret Merkezi’ni, Pentagon’u ve Beyaz Saray’ı, yeryüzü cennetinin ve uygarlığın sembolleri olarak gördüğünü söyleyebiliyoruz. Bu sembollerle bu fahri üyeler arasında, ilksel toplumlarla fetişler arasında olana benzer bir ilişki olduğunu ve bunun kişiye bir aidiyet, bir kimlik kazandırdığını düşünmememiz ise imkânsız. Burada artık, derin komplolara, ajanlık iddialarına, bir yerlerden para alındığına ilişkin şüphelere gerek yok. Ortada gerçekliğine ilişkin hiçbir kuşku duymamamız gereken bir içtenlik var. Eğer aksi olsaydı, Hadi Uluengin’e 13 Eylül 2001 tarihli Hürriyet’te şu satırları kim ya da ne yazdırabilirdi ki?

“… büyük Amerikan ulusu çok haklı olarak bugüne kadar kendisine yapılmış hiçbir saldırıyı affetmedi. Eninde sonunda düşmanı mutlaka cezalandırdı. Biline ki, dün-bugün ekrana yansıyan kıyamet sahnelerine ‘yumuşak karındaki’ süper güç zaaflarına kelleleri gidecek güvenlik servisi sorumlularına rağmen dev hemen toplanacaktır. Silkindiğinde sillesi pek yaman olacaktır. Eğer Arabî’de ‘temel’ anlamına gelen ‘Kaide’ isimli terör örgütünü kurmuş olan o Usame Bin Ladin’in kaidesiz oynamış olduğu kesinleşirse, başta Taliban Afganistan’ı, ABD savaş meydanında öyle bir darbe vuracaktır ki, yandım Allah ne kaiden, ne temelden, ne de bodrumdan taş üstünde taş kalmayacağı kesindir.”

Amerikan muhiplerinin saldırının ardından yazdıklarında bir beka tehdidinin nasıl hissedildiğinin ipuçları yok yalnızca. Saldırılarda ölenlere ve onlarla birlikte saldırıya uğrayan şehre, yani New York’a karşı hissedilen son derece güçlü bir empatiyi de görebiliyoruz bu satırlarda. Hayatı yaşanmaya değer bulunanlara ve dolayısıyla arkalarından kamusal yas talep edilenlere yönelik bir empati bu bir de yaşanmaya değer bulunan hayatların gözdesi kentlerden birine.

Dünyanın çeşitli bölgelerinde ve Türkiye’de yoksulluktan, açlıktan, savaşlardan ya da işkenceden dolayı ölenler için köşelerinde tek bir satır bulmanın imkânsız olduğu bu isimlerin, hem uçaklardaki hem de uçakların çarptığı kulelerdeki insanların ölümlerinden böylesine müteessir olabilmeleri ve elem duyabilmelerinin arkasında da bu yatıyor olsa gerek: Yaşanmaya değer hayatların, böyle pervasızca, dışarıdan gelen, yabancı ve barbar olan bir güç tarafından yok edilebiliyor olmasından duyulan dehşet.

Hadi Uluengin’in, kulelere ve Pentagon’a çarpan uçaklardaki insanların son dakikalarını “içeriden” bir dille anlattığı 22 Eylül tarihli yazısında ise saldırının kurbanlarına yönelik empatinin yoğunluğunu gözlemleyebiliyoruz:

“ ‘Seni Seviyorum’! Hayır hayır, bu o bildiğimiz aşk-meşk ‘seni seviyorum’larından değil… Cinsellik veya libido türünden şeylerle hiç ilgisi yok… Fakat onlardan sonsuz defa daha derin ve sonsuz defa daha dürüst! Kıyamet uçaklarındaki üç-dört yolcunun son cümlelerini kastettim. Hani meczup caniler kurbanları arka tarafa topladıklarında, bunlardan bazıları bir fırsatını bulup cep telefonuyla yerdeki yakınlarını aramışlar ya, işte o ‘seni seviyorum’lar... Genç çocuk annesinin numarasına bağlanıyor ve durumu anlattıktan sonra, ‘seni seviyorum’ sözleriyle yere çakılıyor. Hıçkıran kadın kocası, evde olmadığından telesekretere üç defa ‘seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum’ mesajını tekrarlıyor. Yerdeki diğer kadın da semalardan telefon eden kocasına New York'ta olan bitenleri duyurduğunda, adam, ‘madem öyle, o halde dövüşerek ölelim’ diyor. Ardından, ‘tek silahımız plastik kahvaltı bıçakları’ diye latife yapıyor. Ahizeyi ‘seni seviyorum’ cümlesiyle kapatıyor. SANIYORUM ki, dehşet görüntüleri televizyon ekranından akmasa bile korkunç tragedyada bana en çok bu ‘seni seviyorum’lar dokundu. Ve eminim, hayatımda bunlardan daha anlamlı bir ilan-ı aşk işitmedim! İlan-ı aşk da değil, onun kat be kat ötesinde... Buradaki ‘seni seviyorum’ bir ibadet! Bütün dinlerden... Buradaki ‘seni seviyorum’ bir dua! Bütün dinlerden... Buradaki ‘seni seviyorum’ bir iman! Bütün dinlerden... “

Serdar Turgut’un New York için 25 Eylül günü yazdıkları ise, kimileri için, kulelerle birlikte yıkılanın bir fantezi nesnesi olduğunu gösteriyor. Turgut, sanki gurbetten anayurduna, köklerinin bulunduğu topraklara, belki de “bir rüyaya ağıt” yakıyor:

“Ne zaman hayal kurmaya çalışsam hep aynı, bildiğim, alıştığım siluetiyle geliyor aklıma şehir. Yok farz edemiyorum yıkılmış, kül olmuş ikiz kuleleri. Onları artık yokmuş gibi düşünerek şehri gözümün önünde canlandırmaya çalıştığımda ise hayal o an bitiyor, gerçeklik başlıyor, hüzün başlıyor. Şu anda orada olsam, bir süre yaşasam, belki de alışmam kolay olacaktı yeni siluete ama uzaktan olmuyor işte. Bu yüzden uzun süredir yazı da yazamadım şehir hakkında. O insanların üst katlarda ölmeyi beklerken damlattığım birkaç damla gözyaşı dışında ağlayamadım da içi dolu olduğu halde. Pazar gecesi kurtuldum bütün bunlardan. Canımın çektiği kadar gözyaşı döktüm, ağladıkça içim açıldı, orayı ne kadar da sevmekte olduğumu tekrar anladım içim yine umutla doğdu. Sevgili okurlar, inşallah denk gelmiştir de o gün New York’taki Yankee Stadyumu’nda yapılan töreni naklen izleme fırsatınız olmuştur. Bu sadece New York’ta olabilirdi, sadece New York’ta. En küçüğünden en büyüğüne kadar bütün dinlerin temsilcileri oradaydı. Olayda yakınlarını kaybedenler toplanmıştı stadyuma. Her dinin temsilcisi dua okudu ölenler için, Amerika için birbiri ardına. En büyük alkışı Harlem Camii’nin imamı aldı. Kuran’dan sure okunduktan sonra, zenci imam ‘biz Amerikalıyız ve de Müslümanız’ deyince, yakınlarını, kocalarını, karılarını, çocuklarını, ‘İslami’ teröre kaybetmiş olan 20 bin kişi ayağa kalktı, alkışladı onu. Herkes el ele tutuştu dualar okunurken. Ellerinde ölen yakınının fotoğraflarını tutanlar, onlara dalıp gidenler sessizce ağladılar. Birbirlerine sarıldılar. Önyargılardan arınma sürecini başlattılar. Terörün asıl darbeyi vurmaya çalıştığı Amerikan idealinin, yani hangi inançtan olursa olsun, hangi memleketten gelirse gelsin, etnik kökeni ne olursa olsun farklı insanların Amerikalı olarak kaynaşma hakkının elden gitmesine ‘dur’ dediler.’

Örnekleri çoğaltmak mümkün ama bu kadarı yeterli. 11 Eylül saldırılarında ölenlere ve New York şehrine güzellemelerde bulunan ve ağıtlar yakan bu isimler, ne Afganistan ne de Irak işgallerinde, Kabil’de, Kandahar’da, Bağdat’ta ya da Felluce’de ölen yüz binlerce insan için bir tane yazı yazmadılar, ne Guantanamo’da ne de Ebu Gureyb’de olan bitenler onları ilgilendirdi. Genel yayın yönetmeni oldukları gazetelerde tek bir katliamı manşet yapmadılar. Seyreltilmiş uranyumlu mermilerin hedef seçtiği çocuklardan, pazaryerine düşen bombaların kopardığı genç kız kollarından tek satırla bile bahsetmediler köşelerinde. Çünkü onların hayatı yaşanmaya değmezdi, çünkü onların ölümleri cinayet sayılmıyordu ve onların arkasından yas tutulmasa da olurdu.