'Nargile içen Suriyeli' ya da 'hepimiz aynı bottayız'

04/03/2020 Çarşamba
'Nargile içen Suriyeli' ya da 'hepimiz aynı bottayız'

Bir bilmeceyle başlayalım yazıya: Bugün gezegenimizde adeta ışık hızıyla hareket edebilen, sınırları herhangi bir kısıtlamaya tabi olmaksızın, vizesiz, pasaportsuz geçebilen, istediği ülkeye istediği an elini kolunu sallayarak girip sonra da aynı şekilde çıkıp gidebilen, üstelik her ülkenin kendisine daha çok gelmesi için onun önündeki sınırları kaldırmaya, ona her türlü kolaylığı sağlamaya canla başla çabaladığı şey nedir? 

Bu süper yeteneklere sahip, sihirli şeyin adı para, yani aynı anlama gelmek üzere sermaye, finansal sermayedir.

Günümüz kapitalizminde paranın dünya ölçeğindeki dolaşımının önünde neredeyse hiçbir engel yoktur. Eğer gerçekten küreselleşen bir şeyden bahsedebilecekse bu ancak paranın/sermayenin küreselleşmesi olabilir. Küresel kapitalizm çağında sermaye, kendisine devletler ve küresel kapitalizmin yönlendirici kurumları tarafından itinayla yaratılmış olan pürüzsüz bir uzamda ve 24 saat boyunca, kesintisiz bir şekilde akar gider; Londra Borsası’ndan Tokyo piyasalarına, Dow Jones’tan Borsa İstanbul’a sınırsızca ve ışık hızında hareket eder; kâğıtlar alır, kâğıtlar satar, paradan para kazanır ve neredeyse hiç vergi ödemez.

Küreselleşmiş ve finansallaşmış sermaye, tek tek ülkelerin ve hepimizin kaderini belirleyen bir tanrı statüsüne kavuşmuş durumdadır bugün adeta. Borsanın iniş çıkışları, dövizin fiyatı, kredi ve mevduat faiz oranları hepimizin alım gücünü, yaşama standartlarını, işsiz kalıp kalmayacağımızı belirler. Sıcak paranın ürküp kaçmasıyla döviz kuru öyle bir yükselebilir ki bir gecede yarı yarıya fakirleşebiliriz örneğin; ya da öyle bir borç krizi yaşanabilir ki, beraberinde gelen zincirleme şirket iflaslarıyla birlikte bir sabah uyandığımızda kendimizi işsiz kalmış bulabiliriz.  

Kaderimizin finansal sermayenin elinde bulunması nedeniyle olsa gerek, kapitalizmin dilinde piyasalardan Olimpos dağındaki Yunan tanrıları gibi bahsedilir. Her sabah medyada “piyasalar güne nasıl başladı” haberlerini görürüz, piyasalar gün boyu “endişelenir”, “kızar” ya da “sevinir”ler. Hükümetler, devlet adamları, bürokratlar “piyasa tanrıları”na iman eder, onları kızdırmamaya çalışır, onların gönüllerini hoş tutar, onlara kurbanlar, adaklar adar. Kemer sıkma politikaları, yoksulluk ve işsizlik, piyasa tanrılarına her gün yeniden ve yeniden kurbanlar sunar.    

Peki ya emek? 

Peki küreselleşmeyle birlikte kendisini zamandan ve mekandan münezzeh olan ve kaderlerimizi belirleyen bir tanrıya dönüştüren sermaye, gezegenimizin üzerinde “bir heyula gibi” dolaşmaya devam ederken, emeğin hali ne durumdadır, küreselleşen dünyamızda emek de tıpkı sermaye gibi küreselleşmiş midir?   

Bu sorunun yanıtı tartışmasız bir şekilde “hayır”dır. Sermayenin önündeki her türlü engelin ortadan kaldırıldığı günümüz dünyasında emeğin önüne -hem gerçek hem de mecaz anlamda- duvarlar örülmekte, emeğin hareket serbestisi kısıtlanmaya ve kontrol altında tutulmaya devam etmektedir. Bunun ise çok basit bir nedeni vardır; emeğin hiçbir sınırlamaya tabi olmaksızın serbestçe dolaşabildiği, yani küreselleştiği bir dünyada, emekçiler ücretlerin daha yüksek olduğu yerlere gidebilecek, kapitalistler üretimi emeğin fiyatının daha ucuz olduğu yerlere kaydıramayacak, bu da bir süre sonra emeğin fiyatının, yani ücretlerin tüm dünyada eşitlenmesi anlamına gelecektir. Böyle bir dünyanın, yani ucuz emeğin ortadan kalktığı ve ücretten kaynaklı üretim maliyetlerinin düşürülemediği bir dünyanın kapitalistler açısından bir kâbus anlamına geldiği ise açıktır.

Sermayenin emeğin hareketini sınırlandırma arzusu, hiç hareket etmesini istemediği anlamına gelmez elbette. Azgelişmiş ülkelerin akıllı, zeki, yurttaşları kalifiye eleman olarak gelişmiş kapitalist ülkelere kabul edilir. Bunun da ötesinde, kalifiye olmayan göçmen akışına sınırlı bir şekilde izin verilerek, gelişmiş kapitalist ülke vatandaşlarının artık çalışmayı istemediği tehlikeli ya da sağlıksız işlerde, paryalaştırılmış, köleleştirilmiş bir şekilde çalışmaları sağlanır. 

Türkiye gibi emeğin zaten ucuz olduğu azgelişmiş ülkelerde ise, Türkiye’den daha azgelişmiş ülkelerden gelen mülteciler, emekçiler arasındaki rekabeti artırmanın ve ücretleri aşağı çekmenin, taşeron, sigortasız ve güvencesiz çalışmanın daha da yaygınlaştırılmasının bir aracı olarak görülür, bunun için kullanılırlar. 

Yıkılan ülkeler, yıkılan hayatlar 

Mülteciler, göçmenler, sığınmacılar, teknik ve bürokratik terimleri bir kenara bırakarak adlarına ne diyecek olursak olalım, mevcut dünya düzeninin, yani kapitalizmin adaletsizlik ve eşitsizliklerinin birer ürünüdürler. Dünyanın bir bölümünün refah içerisinde yaşamasının yolu, geriye kalan büyük bölümünün sefalet içerisinde yaşamasından, dünyanın bir bölümünde barışın sürmesinin yolu, geriye kalan büyük bölümünde savaşların devamından, yıkılan ülkelerden ve yıkılan hayatlardan geçmektedir. Mülteciliğin gerisinde tam olarak bu hakikat vardır ve Batı bu hakikate gözünü kapamış durumdadır. 

En yakınımızda gördüğümüz mültecilerin geldikleri ülkeleri hatırlayalım hemen: Afganistan, Irak ve Suriye. Ne olmuştur peki bu ülkelerde son yirmi, otuz yılda? Örneğin Afganistan’da seküler hükümete ve Sovyetler Birliği’ne karşı mücahitleri silahlandıran, Taliban’ı yaratan, ülkeyi iç savaşa sürükleyen bizzat Amerika Birleşik Devletleri değil midir? Aynı Amerika, daha sonra 11 Eylül saldırılarını gerekçe göstererek ve Taliban’la savaşmak gerekçesiyle Afganistan’ı işgal etmiştir. Şimdi ise Afganistan’ı kendilerine bırakarak çekilmek için Taliban’la “barış görüşmeleri”ne devam etmektedir.

Peki ya Irak? Önce Birinci ve ardından da İkinci Körfez Savaşları ile bu ülke mutlak bir yıkıma uğratılmıştır. Petrollerine el konulmuş, müzeleri soyulmuş, sanat eserleri yurtdışına kaçırılmış, akademisyenleri, aydınları katledilmiş, uluslaşma süreci baltalanmış, ülke etnik ve mezhepsel bir saatli bombaya dönüştürülmüştür, halen de bir kaos içerisinde sürüklenip gitmektedir.

Ve elbette ki Suriye… Bu ülkeye yönelik on yıldır devam eden yıkım politikalarının sonuçları ortadadır. Suriye, hem Afganistan’dan hem Irak’tan görece daha ileri bir toplumsal ve siyasal yapıya sahip olduğu için bu politikalara görece direnmeyi başarmıştır ama yine de ortada yakılıp yıkılan şehirler, ölen yüz binler, mülteci haline gelen milyonlar vardır. 

Tüm bu somut örnekler bize mülteciliğin ne olduğunu, nasıl ortaya çıktığını, mülteciliği var eden şeyin bizzat sistemin doğasında bulunduğunu, mülteciliğin istisnai bir insanlık durumu olmaktan çıkıp bir kural haline geldiğini ve hepimizin birer potansiyel mülteci olduğunu gösterir. Suriye’de, Irak, Afganistan’da, Libya’da, Afrika ülkelerinde olanlar başka ülkelerde ve elbette Türkiye’de de olabilir, hepimizi bir anda uzaktan izlediğimiz hayatları bizzat yaşar hale getirebilir. 

Ve bizim mülteciler… 

Gelelim Türkiye’ye ve “Suriyeliler”e… İktidarın yıllardır kullandığı “onlar muhacir biz ensar” söyleminin üzerindeki perde son birkaç gündür kalkmış ve bunun da bir illüzyondan ibaret olduğu ortaya çıkmış durumda. İdlib’de yaşanan gelişmelerle birlikte, Avrupa’ya “bir ders vermek için” kapılar açıldı, mülteci sopası gösterildi. Bu da tıpkı ilk başlarda Suriye’ye yönelik uluslararası bir askeri müdahalenin önünü açmak için kullanılmak istenmiş olmaları gibi, mültecilerin iktidar için aslında siyasi bir koz olmaktan öte bir anlam taşımadıklarını hepimize bir kez daha gösterdi. Mülteciler üzerinden kesilen tüm o hümanizm pozları sona erdi ve maskenin arkasındaki gerçek yüz ortaya çıkarak “biz bu kadar insana sonsuza kadar bakamayız” cümlesi kuruluverdi. 

Kapıların açılması Batının ikiyüzlülüğünü de bir kez daha ortaya serdi. “Geri kabul anlaşması” ile Türkiye’yi mültecilerin Avrupa’ya gelmesini engelleyen bir tampon haline getiren ve Merkel şahsında mülteci korkusunu sürekli açığa vuran Avrupa ülkeleri ve Avrupa Birliği, tüm o medeniyet, demokrasi, insani değerler söylemlerinin birer palavradan ibaret olduğunu, kapitalizmin çıkarları söz konusu olduğunda tüm bunların çöpe atılabileceğini bir kez daha gösterdi. 

İktidarın hali ortada; ancak bir de muhalefetin ve kendine “muhalif” diyenlerin durumu var ve o duruma da yakından bakmamız gerekiyor.

“Suriyeliler” bugün Türkiye’de yandaşıyla, muhalifiyle toplumun önemlice bir bölümünün nefret objesine dönüşmüş durumda. Muhalif toplum kesimlerinin azımsanmayacak bir bölümü, Türkiye’nin Suriye’de yaşananların baş sorumlusu olduğunu akıllarına getirmeksizin, “bizim Suriye’de ne işimiz var” sorusunu sormaksızın ve Yunanistan sınırındaki o çocuğun sorduğu “biz mi size gelin bizi kurtarın dedik” sorusuna yanıt vermeksizin, Suriyelileri doğrudan iktidarla özdeşleştiriyor ve iktidara yönelik öfkelerini iktidara değil, bu insanlara yansıtıyor. 

Bu öfkenin gerisinde kimi zaman dinselleşme politikalarının yanlış bir şekilde “dinselleşme eşittir Araplaşma” diye okunması ve bunun üzerinden “Türkiye’yi Araplaştırıyorlar” diye düşünülmesi bulunuyor ve Suriyeliler bu politikanın bir parçası olarak görülüyor. Kimi zaman ve daha baskın olarak ise özellikle ekonomik durumun giderek kötüleşmesiyle birlikte, krizin sorumluluğu bu insanların sırtına yükleniyor. 

Suriyelilere çalışmadıkları halde maaş verildiği, hastanelerde ücretsiz tedavi gördükleri, ilaçlara para vermedikleri, üniversiteye sınavsız girdikleri vb. rivayetler havada uçuşuyor. Yani Türkiye toplumu kendisinden esirgenenlerin, saklananların, sahip olamadıklarının faturasını, tüm bunların gerçek sorumlusu olan iktidara ve sisteme değil, kurduğu fantezi evreninde icat ettiği Suriyeli imgesine kesiyor, hakikatle yüzleşmekten kaçınıyor, çünkü böylesi daha kolayına geliyor, böylesi çok daha az risk taşıyor. 

Bu fantezi evreninin devamı olarak, “nargile içen Suriyeli” adlı hayali bir figür yaratılıp, bütün Suriyeliler bu hayali figürle özdeşleştiriliyor, bu figür üzerinden Suriyelilere karşı kolektif bir öfke biriktiriliyor. Suriyelilerin ezici bir çoğunluğunun ya mülteci kamplarında yaşamaya devam ettikleri ya da en kötü, en sağlıksız, en berbat işlerde, üç kuruşa ve sigortasız, güvencesiz, insanlık dışı bir şekilde çalıştırıldıkları, Türkiye kapitalizminin köleleri haline getirildikleri gerçeği görmezden geliniyor, böyle bir şey yokmuş gibi davranılıyor.    

Oysa artık kabul etmemiz gereken gerçek tam olarak bu. Sermayeyle, tarikatlarla, cemaatlerle, Ensarcılarla, vurguncu müteahhitlerle, memleketi bu hale getirenlerle aynı gemide değiliz ama merdiven altı tekstil atölyelerinde kölelik koşullarında çalıştırılanlarla, evini ısıtamayanlarla, çocuğunun karnını doyuramayanlarla, çaresizce sınır kapılarına yığılanlarla, Ege’de, Akdeniz’de boğulup ölenlerle aynı botlardayız; çünkü hepimiz birer potansiyel mülteciyiz, çünkü hepimiz ekmeği, ülkesi, geleceği elinden alınanlar, hayatları çalınanlarız. Madem kaderlerimiz ortak, kaderlerimizi elimize birlikte almaya, ortaklaşmaya mecbur olanlar da, demek ki bizleriz.