MHP’ye Ne Oldu?

12/10/2010 Salı
MHP’ye Ne Oldu?

27 Mayıs darbesinin ardından Milli Birlik Komitesi’nde çıkan görüş ayrılıkları nedeniyle 13 subayla birlikte tasfiye edilen ve elçilik müşaviri olarak Yeni Delhi’ye gönderilen Alparslan Türkeş, 1963 yılında Türkiye’ye döner ve 1965 yılında tasfiye edilen subaylardan Muzaffer Özdağ, Rıfat Baykal, Ahmet Er ve Dündar Taşer’le birlikte Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne (CKMP)katılır.

CKMP’nin aynı yıl yapılan kongresinde Türkeş genel başkanlığa seçilir ve diğer eski subaylar da partinin yönetim kadrolarına getirilirler.

Türkeş’in genel başkanlığının ardından partinin ele geçirildiğini düşünen 8 senatör ve milletvekili CKMP’den istifa ederler ve böylelikle parti bütünüyle Türkeş ve ekibinin eline geçer. Aynı yıl, yani 1965’te Türkeş “9 ışık” isimli bir siyasi broşür yayınlar. “Milliyetçilik”, “Ülkücülük”, “Ahlakçılık”, “İlimcilik”, “Toplumculuk”, “Köycülük”, “Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik”, “Gelişmecilik”, “Endüstricilik ve Teknikçilik” ilkelerinden oluşan Dokuz Işık doktrini 1967 yılında yapılan CKMP kongresinde program olarak kabul edilir.

CKMP’nin 8-9 Şubat 1969 tarihinde düzenlediği Adana kurultayı ise ülkücü hareket açısından bir dönüm noktası niteliğindedir. Kurultayda partinin adı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) olarak değiştirilir ve “Tanrı Dağı Kadar Türk Hira Dağı Kadar Müslüman” sloganıyla İslam, partinin ideolojik terkibine eklenmiş olur. Kurultayda daha seküler bir milliyetçilik anlayışını savunan ve partinin ambleminin bozkurt olmasını isteyen “Atsızcılar”la amblemin Osmanlı bayrağı olmasını savunan Türk-İslam sentezci “üç hilal”ciler yarışmış ve yarışı Türkeş’in de destek verdiği üç hilalciler kazanmıştır. Bozkurt ise partinin gençlik örgütü olan Ülkü Ocakları’nın sembolü olarak belirlenir ancak İslami hassasiyeti vurgulamak adına hilalin içerisine yerleştirilir. MHP’nin ve ülkücü hareketin İslamileşme süreci bu tarihten 12 Eylül 1980 darbesine kadar devam edecektir.

Peki 1969 yılına gelindiğinde Türkçülüğün yanına İslam’ın eklenmesinin ve Türk-İslam sentezinin MHP’nin ideolojisinin temeline yerleştirilmiş olmasının sebebi nedir?

Bu soruya verilecek yanıt 1960’lar Türkiye’sinde gizlidir. 1960’lar bir yandan işçi hareketinin öte yandan öğrenci hareketinin yükselişe geçtiği, Türkiye İşçi Partisi, Devrimci İşçi Sendikaları, Fikir Kulüpleri Federasyonu gibi örgütlenmelerin ortaya çıktığı ve sol düşüncenin halk yığınlarıyla birlikte bürokrasi içerisinde de kök salmaya başladığı yıllardır. Bu, beraberinde Soğuk Savaş’ın cephelerinden birinin Türkiye’de açılmasını getirecek ve sola karşı bir yandan devlet kendisini bir iç savaş aygıtı haline dönüştürürken, öte yandan MHP paramiliter bir güç olarak sokağa çıkarılacaktır. Sola karşı verilecek mücadelenin ideolojik boyutunda, seküler milliyetçiliğin yetersiz kaldığı, buna mukabil İslam’ın gaza ve şehitlik söyleminin ise ne kadar güçlü bir motivasyon kaynağı olduğu anlaşıldığındaysa, hem devlet hem de MHP, söylemlerini İslamize etmekte gecikmeyecektir.

Bir örnek vermek gerekirse 1968 yılında, henüz CKMP MHP adını almamışken, senato seçimlerinde CKMP adına radyoda konuşan Osman Yüksel Serdengeçti şöyle demektedir: “Kardeşlerim, bizler iman edenler yeni bir Malazgirt Savaşı’na hazırlanıyoruz. Bu savaş ruhların bir savaşı olacaktır bu savaş imanlılarla imansızların savaşıdır. İnanmayanlar, münafıklar, riyakârlar, kar peşinde koşanlar, Moskova kıbleli, cepleri rubleli komünistler Siyonistler, ne kadar ‘ist ve pist’ varsa, hepsi bu savaşta helak olacaktır.”

İç savaşın derinleştiği 1970’li yıllar boyunca MHP’nin İslamize olma süreci hız kazanacak ve 1978 yılında sembolik açıdan büyük önemi olan bir hadise yaşanacaktır: Türkiye İslamcılığının sembol ismi Necip Fazıl Kısakürek bir manifesto yayınlayarak MHP saflarına katılacaktır. 12 Eylül darbesi ise MHP içerisindeki İslamileşme sürecini hızlandırıcı bir etkide bulunmuştur. İslam “komünist tehdit”e karşı devletin yanında mücadele ederken, aynı devlet tarafından tıpkı komünistler gibi cezaevine konulan militanlar için, yaşanılan hayal kırıklığını telafi edici bir manevi dayanak anlamına gelmiş ve cezaevi, 80’li yıllar boyunca yaşanan İslamileşme sürecinin mekânı olarak “Yusufiye Medresesi” olarak adlandırılmıştır. Büyük Birlik Partisi ise bu sürecin sonunda ortaya çıkacak ve “Müslümanlığı Türklüğünden önce gelen” kadrolar MHP saflarını terk edecektir.

1990’larla birlikte, MHP’nin söylemi yeniden seküler bir niteliğe kavuştu buna göre, İslam elbette ki saygı duyulması gereken bir unsur ve Türklüğün ayrılmaz bir parçasıydı ama bir siyasi ideoloji olarak İslamcılık milliyetçiliğin yerini alamazdı. Bu sekülerleşme sürecini belirleyen temel faktörler ise şöyleydi: İlkin, Sovyetler Birliği’nin çözülüşü ile birlikte Turan umutlarının yeniden canlanışı ve buna bağlı olarak Türkçü söylemin yükselişi, ikincisi siyasal İslam’ın örgütlü bir güç olarak Milli Görüş şahsında temsil edilir hale gelişi, dolayısıyla bu alanın MHP’ye kapanmış olması, üçüncüsü devletin siyasal İslam’ın kontrol edilebilir bir unsur olmaktan çıkışından duyduğu rahatsızlık, dördüncüsü ise MHP’nin bir iç savaş aygıtı olmaktan çıkıp siyasetin merkezine doğru yürüme isteği.

AKP’nin siyaset sahnesini bütünüyle kapladığı 2000’li yıllarda ise MHP’nin söylemini esas olarak belirleyen olgu AKP’nin izlediği politika oldu. MHP bu dönemde AKP’nin AB üyelik sürecine kazandırdığı ivmeyi, Ermenistan ve Kıbrıs gibi Türk milliyetçiliğinin hassas olduğu meseleleri ve elbette ki Kürt sorununu ön plana çıkaran bir söylemi dillendirdi. İçi boş ve hamasi bir anti-emperyalizmi de içeren bu söylem, MHP’yi büyük kentlerde yaşayan orta sınıf Türkler açısından bir cazibe merkezi haline getirse de bir iktidar odağı olacak şekilde güçlendirmedi. Taşrada yaşayan ve AKP’nin iktidar ağları sayesinde hızla muhafazakârlaşan kitleler ise MHP yönetiminin bu söylemini benimsemediler. Türk sağının taşradaki tabanının akışkan ve hızla farklı sağ partilere yönelebilen niteliği düşünüldüğünde bu son derece normaldi, taşradaki cemaat yapılanması, iktidar ağları, patronaj ilişkileri, rant mekanizmaları vs. MHP’nin tabanının AKP’lileşmesini kolaylaştırdı.

12 Eylül referandumu tabandaki bu geçiş sürecinin somutlaşması olarak karşımıza çıktı. MHP’nin oy deposu olan iller de dâhil olmak üzere, Türk sağının seçmen tabanını oluşturan kitleler, neredeyse bir bütün olarak AKP projesine 12 Eylül günü evet demeyi tercih ettiler ve belki de böylelikle MHP’nin ne kadar süreceğini bilmediğimiz kriz sürecini başlatmış oldular.

Sol düşmanlığından kaynaklanan İslamizasyon süreci cumhuriyetin uzun intiharının başlangıcıydı. Anti-komünizm adına İslamizasyona açılan kapılardan giren kadrolar bugün devletin asli sahipleri haline geldiler ve 1923’ün tasfiyesi projesini nihayetlendiriyorlar. Kaderi sol düşmanlığı üzerinden devletle birleşen MHP de, yoğunlaşan İslamizasyon sürecinin etkisini bütün şiddetiyle hissediyor. Liberal otoritarizmin tek partisi haline gelen ve kendi sağı ile solundaki aktörleri kendi iktidar projesine eklemleme ve eklemleyemediklerini tasfiye etmede büyük bir maharet gösteren AKP ve koalisyon ortağı cemaatin MHP’yi de dönüşmek/tasfiye olmak ikilemine soktuğu görülebiliyor. Bu süreci durdurmak için, MHP’nin elinde kalan tek kozu, yani Kürt sorununun şiddete dayalı hallini bir strateji olarak devreye sokup sokmayacağını ise zaman gösterecek.