Kurt Kanunu: Davalar Döneminde Siyaset

07/02/2012 Salı
Kurt Kanunu: Davalar Döneminde Siyaset

Milli Mücadele’nin tarihi, aynı zamanda bu mücadeleyi ve sonrasında kurulacak devleti hangi kadroların yöneteceğine dair verilen mücadelenin de tarihidir ve bu nedenle de hem Milli Mücadele, hem de cumhuriyetin ilanından hemen sonra yaşananlar, elitler arası bir iç savaş olarak görülebilir.

Milli Mücadele esnasında Ankara hükümetinin etrafında birleşen güçler, Çerkez Ethem kuvvetlerini yenilgiye uğratmışlar, Mustafa Suphi ve yoldaşlarını Karadeniz’de katletmişler, ülkeye girmelerine izin verilmeyen İttihat Terakki’nin en önemli isimlerinden Enver Paşa Orta Asya steplerinde Kızılordu ile savaşırken, Talat ve Cemal Paşalar ise uğradıkları suikastlar neticesinde yaşamlarını yitirmişlerdi. Birinci Meclis’teki muhalif İkinci Grup’un da tasfiyesi ile birlikte, Lozan Antlaşması imzalanıp Milli Mücadele sona erdiğinde Mustafa Kemal’in tek adamlığı büyük ölçüde tesis edilmişti.

Cumhuriyetin ilanından üç yıl sonra, 1926’da, henüz bir yıl önce Şeyh Sait isyanı gerekçesiyle Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarılmış, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılmış ve muhalefet büyük ölçüde susturulmuşken, Mustafa Kemal’e İzmir ‘de düzenlenecek suikasta ilişkin planların açığa çıkarılması gerekçe gösterilerek büyük bir tasfiye operasyonuna girişildi. Hedefte ise, aralarında örgütsel ya da organik bir bağ bulunmadığı bilindiği halde alternatif bir iktidar odağı haline gelebilecekleri düşünülen, çoğu eski İttihat ve Terakki üyesi siyasetçi ile Milli Mücadele esnasında önemli roller üstlenmiş askerler vardı.

Kurulan İstiklal Mahkemesi’nde yargılananlardan Dr. Nazım, İttihat-Terakki’nin merkez komite üyesi ve en önemli örgütçülerinden biri, Cavit Bey ise İttihat-Terakki hükümetlerinin değişmez Maliye Nazırı idi, yakalanacağını anlayınca intihar eden Kara Kemal ise özellikle savaş döneminde bütün bir İstanbul’un iaşesinden sorumluydu ve Milli İktisat politikalarının hayata geçirilmesinde büyük rol oynamıştı. Aynı mahkemede Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Refet Bele gibi Milli Mücadele’de savaşmış komutanlarla, Ahmet Emin Yalman, Hüseyin Cahit Yalçın, Velit Ebüzziya gibi gazeteciler de yargılandılar. Komutanlar ve gazetecilere dokunulmadı ama Dr. Nazım ve Cavit Bey’in yanı sıra, aralarında milletvekillerinin de bulunduğu on altı kişi idam edilmekten kurtulamadı. Salınanlar ise uzun yıllar siyasetten uzak durmayı tercih ettiler.

Yalçın Küçük, eski rejimin elitlerinin tasfiyesi ve Mustafa Kemal’in tek adamlığının kesinleşmesinin, her ne kadar cumhuriyet 1923’te ilan edilmişse de, yeni rejimin fiilen ilanı anlamına geldiğini söyler yani cumhuriyetin kuruluş tarihi fiilen 1926’dır. Buna üç ek yapılabilir: Bir, 1926, cumhuriyetin bir davayla ve duruşmalarla kurulduğunu göstermektedir iki, davayla ve duruşmayla kurulan birinci cumhuriyet, bugün davalar ve duruşmalarla yıkılmaktadır, ki buna tarihin ironisi de denilebilir ve üç, artık bir cezalandırma mekanizması olarak idam yoktur ama tutuklu yargılama vardır, tutuklu yargılama da bir tür idamdır.

Türkiye siyasi tarihinde “davalar dönemi” olarak anılma ihtimali yüksek bu dönemde, yeni rejimi inşa eden güçlerin, eski rejimin elitlerini davalar ve duruşmalar aracılığıyla etkisiz hale getirdiklerini, ikinci cumhuriyeti adliye binalarıyla duruşma salonlarında kurduklarını söyleyebiliriz. Fakat bununla da yetinilmemiş, davalar, eski rejimin elitlerinin de ötesine geçerek, yeni rejim inşasını engelleyeceği düşünülen Kürt hareketine ve sosyalist sola kadar uzanmıştır. Kemalistlerin, Kürtlerin ve sosyalistlerin “ortak düşman” kategorisi altında birleştirildikleri çatının adı ise Ergenekon olmuştur.

Davalar döneminin bugünden bakıldığında bile kolaylıkla fark edilebilen, ancak gelecekte üzerine çok daha fazla şey söylenmesi muhtemel özelliği ise ortak düşman kategorisine dâhil edilenlerin, akıldışı denilebilecek ölçüde birbirilerinden uzakta durmaları, hatta birbirlerine yönelik hasmane tutumlarını devam ettirmeleridir. Hala daha, Kürt hareketi ve sosyalistlerin birçoğu Ergenekon’u, Kemalistler ise KCK’yı “hayırlı” bir süreç olarak görmekte, bu süreçlere destek vermeseler bile sessizce onaylamaktadırlar.

Oysa davalarla, yalnızca rejime muhalif unsurlar tasfiye edilmemekte, aynı zamanda iddianameler aracılığıyla rejimin hegemonyası da kurulmaktadır. Davalar ve davaların parçası olarak iddianameler, iktidarı ilerici ve onun dışında kalan bütün siyasi özneleri gerici/statükocu iktidarı demokrat ve onun dışında kalan bütün siyasi özneleri vesayetçi/darbeci, iktidarı yurtsever ve onun dışında kalan bütün siyasi özneleri küresel güçlerin işbirlikçisi olarak gösteren ve geniş kitleler tarafından böyle algılanmasını sağlayan ideolojik bir aygıt haline dönüşmüştür.

Bu ideolojik aygıt, finansal ve medyatik güçle birleştiğinde ortaya muazzam bir güç çıkmakta ve iktidarın kendisini meşrulaştırabileceği alanı sürekli olarak genişletirken, muhalif güçlerin siyaset alanını giderek daraltmakta, onları siyaset yapamaz ve kitlelerle bağ kuramaz hale getirmektedir.

Sözünü ettiğim aygıtın hegemonik gücüne dair tek bir örnek vereyim: Bugün Türkiye’de Suriye’ye yapılacak bir askeri müdahaleye karşı savaş karşıtı bir hareketi örgütlemek, geçmişe nazaran, örneğin 1 Mart tezkeresi süreciyle kıyaslandığında, çok daha zordur. Çünkü kitlelere onlarca televizyon, gazete ve radyodan, yüzlerce köşe yazısından ve programdan şöyle seslenilmektedir:

“Suriye’de diktatörlük rejimi vardır ve halk buna karşı mücadele etmektedir. Suriye’yi yöneten Aleviler Sünni halka zulmetmektedir, Suriye’deki BAAS ideolojisi ile Türkiye’deki vesayetçi zihniyet aynıdır, Ergenekoncular Esad’ı desteklemektedir, Esad rejimi PKK’ya destek vermektedir, anti-emperyalizm milliyetçiliktir, Türkiye solu BAAS’çıdır, darbecidir vs.”

Bu söylenenlerin hepsinin geniş kitleler nezdinde bir karşılığı vardır ve bu karşılık nedeniyle de Suriye’ye yapılacak bir askeri müdahaleye karşı savaş karşıtı bir hareketi örmek on yıl öncesinin Türkiye’sine göre çok daha zor olacaktır yeni rejimin hegemonik gücü, muhalif siyasetin zeminini daraltmış ve bir karşı-hegemonya kurulmasını son derece güçleştirmiştir.

Böylesi bir alan daralması durumu yaşanırken, tasfiye edilmeye çalışılan ve buna rağmen akıldışı denilebilecek ölçüde birbirinden uzak duran güçlerin en azından asgari müştereklerde birleşmesini ve böylelikle yitirilen hegemonyayı yeniden inşa etmek adına bir adım atmalarını talep etmek ya da beklemek hayalcilik midir?

Örneğin Terörle Mücadele Kanunu’nun değişmesi, Özel Yetkili Mahkemelerin lağvedilmesi ve belki de daha önemlisi Suriye savaşına karşı bir barış hareketinin örgütlenmesi gibi son derece acil başlıklarda, CHP’nin, BDP’nin, TKP’nin, ÖDP’nin, Halkevleri’nin ortak hareket etmesi tamamen imkânsız mıdır?

Kemal Tahir’in 1926 tasfiyesini anlattığı kitabının adı “Kurt Kanunu”dur. Eğer sorduğum soruların yanıtı olumsuzsa, Kemal Tahir’in sözünü ettiği kanun işlemeye devam edecek demektir.