Kendi OHAL’ini ilan etmek ya da etmemek, işte bütün mesele

25/03/2020 Çarşamba
Kendi OHAL’ini ilan etmek ya da etmemek, işte bütün mesele

Koronanın Türkiye’deki varlığının henüz resmi olarak kabul edilmediği günlerde, “bilim insanı” sıfatıyla televizyonlara çıkarılanlardan “kelle paçacı” olmayanı, virüsün genetik yapıları nedeniyle “sarı ırk”ta daha büyük etki gösterdiğini, “beyaz ırk”ın ise bu hastalığı daha hafif atlatacağını, Türklerin de “Asyatik bir ırk” olmakla birlikte biraz da “Akdeniz geni” taşıdığını, dolayısıyla bizde salgının öyle kolay kolay yayılmayacağını iddia ediyordu. 

Yaşananlardan sonra gerek kalmadı gerçi ama bu bilimsel görünümlü iddianın doğru olup olmadığını oturup tartışabilirdik; tabi eğer ırk diye bilimsel bir kategori olsaydı! 

Irk kategorisi ve ırkçılık düşüncesi, tarihin belli bir döneminde, belli bir coğrafyada ortaya çıktı, ortaya çıkışı ise bütünüyle politikti: Asya’yı, Afrika’yı, Latin Amerika’yı sömürgeleştirip yerli halkları köleleştiren “beyaz adam”ın tüm bu yaptıklarını teorize etmesi gerekiyordu ve işte ırkçılık sömürgeciliğin teorisi olacaktı. 

Irkçılığı teorik bir veçheye kavuşturan kişi Joseph Arthur de Gobineau adlı bir Fransız aristokrattı. Gobineau 1853-1855 tarihleri arasında yayınlanan “İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine” adlı dört ciltlik eserinde insanları beyaz, siyah ve sarı olmak üzere üç ırka ayırıyor ve bunlardan medeniyet kurma yeteneğine sahip olanların sadece beyazlar olduğunu söylüyordu. Gobineau’ya göre beyaz ırk “güzelliğin, zekânın ve gücün sahibi”ydi, sarı ırk “çıkarın ve alçaklığın temsilcisi”yken, siyah ırk ise “tutkusuz, anarşist ve bireyci”ydi. 

Bu sözde-bilim daha sonra kafatası araştırmalarıyla desteklenecek, insanların kafataslarının yapıları ve ölçüleri üzerinden bir ırk hiyerarşisine ve ayrımına gidilecek, beyaz adamın üstünlüğünün teorik boyutu bir kez de buradan tesis edilmek istenecekti.

Aynı yıllarda ırkçılıkla birlikte şekillenen bir başka düşünce akımı ise “sosyal darwinizm”di; ancak adını taşımasına rağmen sosyal darwinizmin Darwin’le doğrudan bir alakası ve bağlantısı bulunmamaktaydı. Herbert Spencer’ın öncülüğünü yaptığı bu akım, evrim yasalarını toplumsal ilişkilere uyarlıyor ve nasıl ki doğada en güçlü olan ayakta kalıyorsa, aynısının toplumda da geçerli olduğunu ileri sürüyor, dolayısıyla sınıfsal sömürüyü, serbest piyasa ekonomisini ve bunlardan kaynaklanan toplumsal hiyerarşiyi meşrulaştırıyordu. Güçlü olanın zayıf olanı ezmesi, zenginin yoksulu sömürmesi, beyazların dünyayı sömürgeleştirmesi “doğal”dı, bir “doğa yasası”ydı ve tam da bu nedenle doğal olan bir şeyi değiştirmeye kalkışmak saçmalıktı, böyle bir şey söz konusu olamazdı.

Gobienau’nun ve Spencer’ın yazdıklarından daha eski tarihli olmakla birlikte, 19. yüzyıla damgasını vuran eserlerden biri Thomas Robert Malthus adlı bir rahibe ait olan “Nüfus Hakkında Araştırma” adlı kitaptı. Malthus’un kitabı 1798’de yayınlanmıştı ama asıl gündeme gelişi yaklaşık 50 yıl sonra, kapitalizmin toplumda yarattığı büyük tahribata dair tartışmalarla birlikte söz konusu olacaktı.

Peki Marx’ın Kapital’de “ilkokul çocuklarına yaraşır bir yüzeysellikle ve papazlara has kötü bir ifade ile yapılmış bir aşırma olduğunu ve içinde Malthus tarafından düşünülmüş tek bir cümle bile bulunmadığı”nı söylediği bu kitap neden bu kadar popüler olmuştu? 

Bunun nedeni Malthus’un gıda maddelerinin artışıyla nüfus artışını karşılaştırması ve gıda maddelerindeki artışın aritmetik, yani 1, 2, 3, 4… şeklinde gerçekleşirken, nüfustaki artışın ise geometrik, yani 2, 4, 8, 16… şeklinde gerçekleştiğini iddia etmesi ve bunun üzerinden önerdiği nüfus politikalarıydı. 

Malthus alt sınıflara yapılacak yardımların ve genel olarak sosyal politikaların bu sınıfların üreme hızını artıracağını ve besin artışının önüne geçeceğini iddia etmekteydi. Malthus’a göre doğal işleyiş, yani kıtlıklar, salgınlar vs. en çok alt sınıfların ölümüne neden oluyor ve bu da nüfusla besin arasındaki dengenin korunmasına yardım ediyordu. Dolayısıyla doğal işleyişe herhangi bir şekilde müdahale edilmemeli ve alt sınıflara yönelik herhangi bir yardım politikası izlenmemeli, hatta tam tersi bir strateji uygulanmalıydı. Malthus çalışmasında şöyle diyordu:

“Yoksullara temizlik tavsiye etmek yerine tersi alışkanlıkları teşvik etmeliyiz. Şehirlerde yolları dar yapmalı, kalabalıkları evlerine tıkmalı, vebaya davetiye çıkarmalıyız. Kırsal yörelerde de köyleri durgun suların kıyılarına kurmalı, bataklık bölgelerde sağlıksız koşullardaki yerleşimleri teşvik etmeliyiz. Ama hepsinden çok, kırıp geçiren hastalıkların çaresine asla itibar etmemeliyiz.”  

Tüm bu anlattıklarım karşısında, ırkçılığın, sosyal darwinizmin ve Malthusçuluğun çoktan geçmişte kaldığı, kapitalizmin vahşi döneminin artık bittiği, devletlerin sosyal politikalar izlemeye mecbur olduğu vs. iddia edilebilir; ancak tüm bu iddialara karşı kocaman bir “acaba” denilmesi gerektiği açıktır.  

Sürü bağışıklığı ve neo-liberalizm 

İngiliz yönetmen Ken Loach, “I, Daniel Blake” (Ben, Daniel Blake) adlı filminde, geçirdiği bir sağlık problemi yüzünden işine devam edemeyen, ancak İngiliz sağlık sistemine bir türlü bu problemi kabul ettiremediği için işsizlik parası alamayan Daniel Blake’in ve genç ve işsiz iki çocuk annesi Katie’nin kesişen yolları üzerinden İngiltere’deki yoksulluğu, işsizliği ve sağlık sisteminin nasıl işlemediğini anlatır. Fonda ise aşevleri önünde uzayan kuyruklar, kitleselleşmiş işsizlik, ayakkabısı yırtık olduğu için arkadaşları tarafından dalga geçilen çocuklar, Çin’den ucuza getirdiği marka ayakkabıları satarak zengin olmayı hedefleyen siyahlar vardır.

Loach’un anlattığı İngiltere’yi ortaya çıkaran şey, 1980’lerin başından itibaren izlenen neo-liberal politikalar olmuştur ve neo-liberalizm, ırkçılığın, sosyal darwinizmin ve Malthusçuluğun günümüzdeki versiyonundan başka bir şey değildir. Neal Curtis “İdiotizm Kapitalizm ve Hayatın Özelleştirilmesi” adlı kitabında 1980’ler boyunca İngiltere’de neo-liberal politikaları sermaye sınıfı adına hayata geçiren isim olan Margaret Thatcher’la ilgili olarak şöyle der: 

“Thatcher, 1979 yılında göreve başlamasıyla birlikte, Britanya Telekom Şirketi’nin, Britanya Havayolları’nın, Britanya Demiryolları’nın, elektrik, su gibi kamu hizmeti sunan şirketlerin, ulusal kömür sanayinin ve sosyal konutların satılmasını içeren radikal bir özelleştirme süreci başlattı. (…) Ucuz krediyle kamçılanan tüketim kültürünün desteklenmesine ilaveten, tasarruf gibi savaş öncesinden kalma erdemlerin yerini açgözlülük ve ifratın alacağı bir on yıla önderlik etti.”    

Peki Thatcher’ın hayata geçirdiği neo-liberalizmi formüle eden isimlerin Gobineau, Spencer ya da Malthus’tan pek bir farkları var mıydı? Şüphesiz ki hayır!

Neo-liberalizmin kurucusu payesini rahatlıkla verebileceğimiz Hayek, “Kölelik Yolu” adlı çalışmasında “pazara dayalı bir ekonomik düzende, sosyal adalet mefhumu her ne olursa olsun, herhangi bir anlama veya içeriğe sahip midir” diye sorar ve bu soruya “hayır” yanıtını verir. Hayek’e göre sosyal adalet, “özgür insanlar toplumu bakımından hiçbir anlam ifade etmektedir” ve “ulaşılamaz bir hedefe ulaşma çabalarının çoğu gibi, bunun için çabalama da hiç istenilmeyen sonuçlar ortaya çıkaracak, özellikle geleneksel ahlaki değerlerin, yani özgürlüğün yeşerebileceği tek yer olan olmazsa olmaz ortamın yok olmasına yol açacaktır.” 

Dolayısıyla Hayek ve diğer neo-liberaller, 19. yüzyıldaki ataları gibi, sosyal adalet fikrine karşı çıkarlar ama bunu esas olarak “özgürlüğe yönelik tehdit” üzerinden formüle ederler. İster sosyal adalet olsun ister sosyalizm, yani piyasa ekonomisine müdahale etme ya da onu ortadan kaldırma yolundaki her girişim, neo-liberaller tarafından özgürlüğe yönelik bir tehdit olarak sunulmaktadır; çünkü neo-liberalizm açısından özgürlüğün teminatı piyasa mekanizmasıdır ve özgürlük denildiğinde de esas olarak mülkiyet ve girişim özgürlüğü anlaşılmaktadır.

İşte tam da bu nedenle, başta İngiltere’deki Johnson hükümeti olmak üzere, kapitalist devletlerin korona karşısında dereceleri farklı olmakla birlikte adını koymadıkları bir gayriresmi “sürü bağışıklığı” stratejisine başvurması ve önceliği halk sağlığına değil, şirketleri, bankaları ve sistemi kurtarmaya vermeleri şaşırtıcı değildir. Çünkü “sürü bağışıklığı” stratejisi çok açık bir şekilde güçlü olanın ayakta kalacağı bir süreç yönetimi anlamına gelmektedir ve bunun sosyal darwinizmle, Malthusçulukla, ırkçılıkla ve bunların günümüzdeki versiyonu olan neo-liberalizmle bağlantısı açıktır. Hastalığa en açık olan kesimler alt sınıflardır, yoksullardır, siyahlardır, mültecilerdir, yaşlılardır ve külfet olarak görülen bu kesimlerin nüfusundaki belli bir azalmanın göze alınmasında neo-liberalizm açısından hiçbir sakınca yoktur. 

Hatta böylesi bir durum şu günlerde yoğun bakımda olan kapitalizmin yeniden sağlığına dönmesi için gerekli tedavi anlamına bile gelebilir. Bu noktada bir kez daha Marx’a başvurabilir ve onun şu sözlerini hatırlayabiliriz: “Sermaye, vampir misali, canlı emeği emerek ve ancak daha da fazla emerek hayatta kalan ölü emektir.”

Sakin ol champ…  

Geçtiğimiz günlerde, Sabancı ailesinin son kuşak fertlerinden biri, deniz kenarında spor yaptığı bir fotoğrafı paylaşmış, fotoğrafa yorum yapan ve salgın günlerinde neden dışarıda olduğunu soran bir takipçisine ise olanca küstahlığıyla “sakin ol champ, evdeyim” diye yanıt vermişti. 

Bu yanıtta bütün bir sistemin en veciz ifadesini ve izlenen salgın stratejisinin sınıfsallığını bütün çıplaklığıyla görmemiz mümkündür. Türkiye de tıpkı diğer kapitalist ülkeler gibi adı konulmamış bir “sürü bağışıklığı” sistemi izlemekte, topluma sürekli “evde kal” çağrıları yapılır ve “hayat eve sığar” tarzı kampanyalar düzenlenirken, evde kalmayı ve işe gitmemeyi tercih etmesi durumunda milyonlarca emekçinin başına ne geleceği sorusu yanıtsız bırakılmaktadır. 

Ünlü liberallerimizden Cem Toker’in işadamı kimliğine vurgu yaparak övdüğü Sağlık Bakanı’nın “özel hastane sahibi” kimliğinde somutlaşan iktidarın salgın stratejisinin, birkaç haftalık bir genel karantina durumunda üstlenilecek olan maliyetle, hastalanabilecek kişi sayısı, yaş grubu ve bunlardan ne kadarının öleceği vs. üzerinden bir karşılaştırma yaptığı ve ikincisini tercih ettiği açıktır. Çünkü ilkinin tercih edilmesi durumunda, ücretli izinden tutun da doğrudan gelir desteğine, Türkiye kapitalizmi çok büyük ve pek de altından kalkması mümkün olmayan bir maliyet altına girecektir ve sermayenin sınıfsal güdüleri buna izin vermemektedir. Açıklanan paketten de anlaşılacağı üzere, öncelik sermayenin, holdinglerin, bankaların kurtarılmasıdır. 

Tam da bu nedenle, tıpkı her şeyin olduğu gibi, özel olarak koronanın genel olarak ise sağlığın politik ve sınıfsal olduğu gerçeğinin sürekli vurgulanması gerekmektedir. Mesele tam olarak, sistem açısından hastalanmaları ya da ölmeleri umursanmayanların ve aslında ilan edilmemiş ve süreklileşmiş bir olağanüstü hal idaresi altında yaşadıkları halde taleplerine tam da neoliberalizmin mantığına uygun bir şekilde “herkes kendi OHAL’ini ilan etsin” diye yanıt verilerek kaderine terk edilenlerin, Walter Benjamin’e atıfla söyleyecek olursak, gerçek bir olağanüstü hal ilan edip etmeyecekleri, yani kendi kaderlerini ellerine almaya yönelik bir karar verip vermeyecekleri meselesidir. 

Bizde de tüm dünyada da esas soru buna dairdir ve insanlığın geleceğini belirleyecek şey bu soruya verilecek yanıt olacaktır.