İktidarın Dili

19/10/2010 Salı
İktidarın Dili

Pazar günü yapılan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu seçimlerini Adalet Bakanlığı’nın listesinin kazanmasıyla birlikte, liberal-muhafazakâr diktatorya olarak adlandırabileceğimiz yeni rejimin kuruluşunda bir dönemeç daha geride bırakıldı ve yargı da büyük ölçüde yeni rejimin kontrolü altına alınmış oldu.

Tam da bu nedenle, bu noktadan sonra, Türkiye’de biçimsel anlamda dahi olsa bir kuvvetler ayrılığının mevcudiyetinden bahsetmek mümkün görünmüyor. Dünyadaki neo-liberal dönüşüme uygun bir şekilde, Türkiye’deki devlet aygıtı da, giderek totaliter bir görünüme kavuşuyor ve tam anlamıyla bir sermaye diktatörlüğü hüviyetine bürünmüş oluyor.

Her yeni rejim inşası, sadece kurumların ele geçirilmesi ya da muhaliflerin sindirilmesi anlamına gelmiyor aynı zamanda her yeni rejim kendi dilsel iktidarını, kendi söylemsel iktidarını da kurmaya mecbur bulunuyor. Türkiye’de son yıllarda kamuoyunun tartışmasına sunulan kavramlara baktığımızda, liberal-muhafazakâr yeni rejimin de kendi dilsel iktidarını kurmaya büyük önem verdiğini, sahip olduğu ideolojik aygıtlar ve organik aydınlar aracılığıyla “gerçek ve doğru olanı” belirlemeye çalıştığını, yani kendi hakikatini biricik hakikat gibi sunmaya çalıştığını görüyoruz.

Bu söylemsel iktidarın kuruluşunda başat kimi kavramlar var ve bu kavramlar öylesine yoğun bir propaganda eşliğinde dile getiriliyorlar ki, bir süre sonra sorgulanmaksızın kabul ediliyorlar. Böylelikle bir süre sonra, bütün politik tartışmalar, farkında olmaksızın, bu kavramlar etrafında, dolayısıyla iktidar tarafından belirlenmiş olan söylemsel sınırlar çerçevesinde icra ediliyor, dolayısıyla da hiçbir tartışma iktidarın söylemsel hapishanesinden kendini kurtaramıyor.

Peki neler bu başat kavramlar? Şöyle sıralamak mümkün görünüyor: millet/milli irade, vesayet, statüko, sivilleşme, jakobenizm, ittihatçı/darbeci gelenek, bürokratik zihniyet, tek parti zihniyeti ve demokratikleşme.

Millet ve milli irade kavramlarından başlayalım. Millet kavramı, DP’nin “yeter söz milletindir” sloganından beri, Türk sağının oy deposunu oluşturan kitleler için kullanılıyor ve esas olarak Anadolu’da yaşayan yoksul ve dindar halkı tarif ediyor. Bu anlamıyla millet, batılılaşma yanlısı elitlere karşı kendi değerlerini ve geleneklerini muhafaza eden, dışlanmış ve ötekileştirilmiş kitleler anlamına geliyor. Türk sağı da en baştan beri kendisini elitlere karşı milletin temsilcisi gibi sunmayı başardığından, “millet eşittir Türk sağı” formülasyonuna ulaşmak zor olmuyor. Söz konusu başarı beraberinde “milli irade” kavramını da getiriyor ve böylelikle Türk sağının bütün icraatları “milli iradenin tecelli etmesi” gibi görülebiliyor ve gösterilebiliyor.

Vesayet kavramını da millet/milli irade kavramlarıyla birlikte okumak gerekiyor. Buna göre vesayet, milleti henüz kendi kararlarını verecek derecede olgunlaşmamış olarak gören ve onlara vasilik edenleri anlatıyor. Vesayet rejimiyle kastedilen, doğrudan söylenmese de, aslında 1923 cumhuriyeti ve vasilerle kastedilenler ise Kemalist elitler. Türkiye tarihi böyle okunduğunda, 80 yıldır değişmeyen bir resmi ideolojiden, askerlerin ve bürokrasinin egemenliğinden, muhafazakâr kitlelere yabancılaşmış modernleşmeci elitlerden, sermaye egemenliğine ve emperyalizme ya da Türkiye’nin son altmış yıldır sağ partiler tarafından yönetildiğine değinmeksizin bahsetmek mümkün olabiliyor. Bunun siyasal alana yansıması ise AKP’nin vesayet rejimini milli iradenin tecellisi adına tasfiye etme mücadelesi veren bir siyasal özne olarak sunulması şeklinde gerçekleşiyor.

Statüko ise vesayet rejimi terimi ile eş anlamlı olarak kullanılıyor. Fark ise şurada: Bir statükodan bahsedip ona karşı olduğunuzu ilan ettiğinizde, değişim yanlısı, reform yanlısı ve hatta devrimci olabiliyorsunuz. Böylelikle AKP kendisini hem muhalif hem de değişim yanlısı olarak gösterebiliyor. Üstelik statükonun gücünden bahsederek buradan kendisine bir mağduriyet pozisyonu da çıkarabiliyor.

Vesayet rejiminin askeri niteliğinden bahsedildiğinde ve statükonun esas unsurunun askeri/sivil bürokrasi olduğunu söylendiğinde vesayet rejimine ve statükoya karşı verilecek mücadelenin temel parametresi sivilleşme oluyor. Sivil sözcüğüne yüklenen fetişist anlamla birlikte, sınıfsal niteliğine bakılmaksızın sivil olan her şeye yönelik bir güzelleme mekanizması da devreye giriyor. Böylelikle TÜSİAD da, Mustazaf-Der de, Sorosçu vakıflar da bu sivilleşme sürecinin bir parçası haline gelebiliyorlar, böylelikle piyasacılık ve gericiliğin ideolojik meşruiyeti sivil sözcüğü üzerinden sağlanabiliyor.

Türk sağı bir yandan kendisini vesayet rejimine karşı milli iradenin temsilcisi, statükoya karşı devrimci ve bürokrasiye karşı sivilleşmenin temsilcisi olarak gösterirken, öte yandan karşısındaki bütün özneleri jakoben, tek parti zihniyetinin temsilcisi, ittihatçı ve darbeci gibi sıfatlarla itham ediyor. Burada jakoben sıfatı, halkın istekleri hilafına siyaseti düzenlemeye çalışan, dolayısıyla toplum mühendisliği yapan elitleri tarif etmek için kullanılıyor. Böylelikle bir yandan toplumu radikal bir şekilde dönüştürmeye çalışan her girişim daha baştan mahkûm edilirken, öte yandan AKP’nin toplumu topyekûn bir şekilde dönüştürmeye yönelik toplumsal mühendislik faaliyetlerinin üzeri örtülmüş oluyor.

İttihatçı terimi ise Osmanlı’dan bu yana gelen bir geleneğin, yani “darbe geleneği”nin mevcudiyetini ispat etmek adına söylemin içine yerleştiriliyor. Bu sayede, bir yandan Osmanlı-Türkiye modernleşmesinin her türlü ilerici geleneği itibarsızlaştırılırken ve darbecilikle itham edilirken, öte yandan Türkiye solunun geçmişten bugüne kendisini ittihatçı/darbeci gelenekten kurtaramadığı iddiası üzerinden sola ve solun tarihine yönelik ideolojik saldırı için güçlü bir argümana sahip olunuyor. Böylelikle, Türkiye solunun hiçbir zaman halkla bütünleşemediği, iktidarı darbeler aracılığıyla ele geçirmek istediği ve ulusalcı olduğu gibi iddialarla birlikte, gerçekte halkçı ve demokrat olanın Türk sağı olduğu şeklindeki algı zihinlere yerleştirilmeye çalışılıyor.

Tablo “bürokratik yapıya ve tek parti zihniyetine karşı verilen demokrasi mücadelesi” imajıyla tamamlanmış oluyor. Askeri vesayetin, statükonun, jakobenizmin, ittihatçılığın ve darbeciliğin karşısında sivilleşme yanlısı, devrimci, halkçı, milli iradenin gerçek temsilcisi ve en önemlisi demokrat AKP bulunuyor. Denklem bu şekilde kurulduğunda, örneğin, 12 Eylül darbesini mantıksal sınırlarına taşıyan ve o darbeden feyz alan anayasa değişiklikleri, demokratikleşme mücadelesinin bir parçası olarak sunulabiliyor.

Eğer iktidara karşı verilen her mücadele, aynı zamanda bir karşı-iktidar inşa etme projesiyse, liberal otoritarizmin karşısına, bu mücadelenin bir parçası olarak, bir karşı-söylemle çıkmamız, iktidarın dayattığı dil hapishanesinden kaçışın araçlarının ve mekanizmalarının nasıl yaratılabileceği üzerine düşünmemiz gerekiyor.