Hepsi Erbakan’ın Paltosundan Çıktı

01/03/2011 Salı
Hepsi Erbakan’ın Paltosundan Çıktı

Dostoyevski, Gogol’un ve onun Palto isimli eserinin modern Rus edebiyatının doğuşundaki etkisini anlatmak için “hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık” demişti. Bir grup İslamcı genç tarafından çıkarılan Kurtuba dergisinin internet sitesinde, Dostoyevski’nin bu sözüne atıfla, ölümünün ardından Erbakan ile ilgili olarak yapılan açıklamada “hepimiz Necmettin Erbakan’ın paltosundan çıktık” denildi.

Kuşkusuz Erbakan Türkiye İslamcılığının kurucu ismi değildi, İslamcılığın geçmişi 19. Yüzyıla ve Osmanlı İmparatorluğu’na kadar uzanmaktaydı fakat Erbakan’ı önemli kılan, Türkiye İslamcılığının esas siyasal öznesi olan Milli Görüş hareketini kurarak liderliğini yapması ve böylelikle İslamcılığın örgütlü bir güç olarak siyaset sahnesinde yer almasını sağlamasıydı, dolayısıyla dergiyi çıkaranlar çok da haksız sayılmazlardı.

Erbakan, tıpkı Milli Görüş hareketinin kendisinden sonra gelen isimleri gibi bir Nakşibendî’ydi bağlı bulunduğu cemaat ise İskender Paşa Cemaati’ydi. Üniversite öğrencisi olarak geldiği İstanbul’da, birçok taşralı ve muhafazakâr üniversiteli genç gibi, İskender Paşa’nın o dönemki şeyhi Mehmed Zahit Kotku’ya intisap etti. İskender Paşa Cemaati, Kotku’dan önce şeyhlik makamında bulunan Abdülaziz Bekkine’den beri, siyasete doğrudan katılmak yerine bürokrasi içerisinde elit bir ekip yaratmak ve böylelikle devlet üzerinde etkili olmak gibi bir strateji belirlemişti. Bunun gerçekten de uzun vadede başarılı bir strateji olduğu anlaşılacaktı. 60’lardan itibaren Devlet Planlama Teşkilatı içerisinde başlayan kadrolaşma, 2000’li yıllarda, yolları bir zamanlar bu cemaatle kesişmiş bir cumhurbaşkanının ve başbakanın siyaset sahnesindeki yerini almasıyla taçlandı.

Erbakan’ın cemaatin ve Kotku’nun desteğiyle kurduğu ilk parti olan Milli Nizam Partisi (MNP), sınıfsal açıdan bakıldığında, devletle büyük burjuvazi arasında kurulmuş olan rant dağıtım mekanizmalarının dışında bırakılan taşralı orta ve küçük ölçekli sermayenin temsilcisiydi. Zaten partinin kurucularının önemlice bir bölümü tüccarlardan oluşuyordu, geriye kalanlar ise Erbakan’ın meslektaşları, yani mühendislerdi.

Partinin liderinin ve kurucularının çoğunluğunun mühendis olması, partinin kuruluş beyannamesine de damga vurmuştu. Beyannamede, “Milli Nizam Partisi Milletimizi karışık ve karanlık devrelerden sonra aydınlığa götürecek, onu, parlak tarihi yörüngesi üzerine yeniden oturtmak için ateşlenen güçlü füzedir. Bugün bu mutlu gündür. Bütün Milletimize hayırlı olsun” deniliyordu.

Bu cümleler MNP’nin bir mühendis partisi olmasının ötesinde, daha önemli bir şeye işaret ediyordu aslında: İslamcılığın üstesinden asla gelemeyeceği temel çelişkisine! İslamcılık bir yandan İslami bir toplum ve devlet kurmak istemekte, bu nedenle de sürekli olarak kökenlere, yani peygamberin ve dört halifenin yaşadıkları döneme manevi bir dönüşü arzulamaktaydı öte yandan ise güç batıdaydı ve yitirilen gücü yeniden kazanmak için batı gibi olmak, yani modernleşmek gerekiyordu. Bu çelişki, sonraları, yani 90’ların sonunda, siyasal İslami projenin geri çekilişiyle ve İslamcıların giderek liberalleşmeleriyle, bu nedenle de kendilerini artık İslamcı değil muhafazakâr olarak nitelendirmeleriyle sonuçlanacaktı.

12 Mart darbesinin ardından Anayasa Mahkemesi MNP’yi kapattı, Erbakan ise İsviçre’ye kaçtı. 1972 yılında bizzat generaller tarafından Erbakan Türkiye’ye davet edildi ve bir parti kurması istendi. Dönemin Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Refet Ülgenalp tarafından hazırlanan bir raporda, MNP’nin kapatılmasının doğru olmadığından ve komünizmle mücadele etmek için dini eğitime daha fazla önem verilmesi gerektiğinden söz ediliyordu. Erbakan yeni partisini 1972 yılında kurdu, kurulan yeni partinin adı Milli Selamet Partisi (MSP)’ydi.

MSP, 70’li yıllarda önce CHP ile koalisyon kurarak, sonra da Milliyetçi Cephe’nin bir mensubu olarak hükümette yer aldıysa da, 70’lerin sonuna doğru gelinirken, hızla gücünü yitirmeye başladı. Bu güç yitiminin arkasında ise üç neden bulunmaktaydı.

İlk neden, MSP’nin komünizmle mücadelede egemen sınıflar açısından giderek işlevsiz bir görünüme bürünmesiydi. Evet, ideolojik olarak MSP anti-komünistti fakat parti kendisini bir sokak gücü olarak örgütlememişti, egemen sınıfların ihtiyacı olan ise sokağı kontrolü altına alıp sol güçleri sindirebilecek bir örgüttü.

İkinci ve bununla doğrudan bağlantılı olan neden, egemen sınıfların ihtiyacı olan sokak gücü işlevini yerine getiren partinin, yani MHP’nin iktidar stratejisiydi. MHP, terörü yükseltiyor ve böylelikle sokağı kontrolü altına alarak, hem egemen sınıfların komünizm korkusuna sesleniyor hem de taşradaki mütedeyyin kitlelerin desteğini kazanmayı amaçlıyordu böylelikle bir süre sonra iktidarın alınabileceği düşünülüyordu.

Üçüncü neden ise MHP’nin Sokak hâkimiyetini kurmak için giderek daha fazla İslami bir söylemi dillendiriyor oluşuydu. Anti-komünist mücadelenin ideolojik motivasyonunu sağlamak için bu bir zorunluluktu çünkü MHP tabanını oluşturan taşralı, Sünni, muhafazakâr gençleri bir gaza ideolojisi olmaksızın mobilize etmek mümkün değildi. 70’lerin sonlarına gelinirken MHP’nin söylemindeki bu İslami ton öylesine belirginlik kazanacaktı ki, Türkiye İslamcılığının en önemli isimlerinden Necip Fazıl Kısakürek, MSP’den “Büyük Doğu fikrinin düşük çocuğu” diye bahsedecek ve MHP’ye katılacaktı.

12 Eylül darbesinin ardından MSP kapatıldı ve Erbakan’a da siyasi yasak getirildi. Ancak 12 Eylül generalleri Erbakan’dan daha fazla İslamcılık yapıyorlardı, yani tıpkı MHP gibi Milli Görüş’ün fikirleri de 12 Eylül’de iktidardaydı.

Darbe sonrası Milli Görüş’ün yeni partisi ise Refah Partisi (RP) olacaktı. RP, 1980’lerin sonundan itibaren hem taşralı orta sınıfların hem de kent yoksulların desteklediği bir parti kimliğine kavuştu. Parti, “Adil Düzen” söylemiyle neoliberalizmin yoksullaştırdığı geniş halk yığınlarının desteğini kazanıyor, aynı zamanda neoliberalizmin getirdiği ahlaki yozlaşma sürecine bir alternatif olarak İslami yaşam tarzını gündeme getiriyordu.

Milli görüş hareketi hiçbir zaman anti-kapitalist olmadı, fakat “Hıristiyan batı ve işbirlikçisi Yahudi İsrail” şeklinde tarif ettiği düşman imgesi üzerinden bir tür anti-emperyalist söyleme sahip oldu Hıristiyan ve Yahudiler zalim, Müslümanlar ise mazlum milletlerdi ve Müslümanların zalimlere karşı bir araya gelmeleri gerekiyordu. Erbakan’ın kurmaya çalıştığı D-8 türü İslami uluslararası örgütlenmelerin temelinde böyle bir saik bulunuyordu.

Neoliberalizmle uyumsuz bir ekonomi anlayışına ve İslami kimliğe dayansa da anti-emperyalist bir söyleme “küreselleşen dünyada” uzun süre tahammül edilemeyeceği ise bir süre sonra anlaşılacaktı. Hem küresel hem de yerli sermayenin çıkarları partinin dönüştürülmesini gerektiriyordu. Devlet 28 Şubat süreci ve kapatma davalarıyla bu dönüşüm sürecinde en büyük rolü oynadı. Zaten, 1980’lerden beri palazlanmakta olan İslami sermaye küreselleşme sürecine daha sıkı eklemlendikçe ve parti tabanının bir bölümü de bu ilişkiler ağına dâhil oldukça, adil düzen giderek daha fazla kâğıt üzerinde kalmaya başlamış ve “serbest piyasa ekonomisinin erdemleri” keşfedilmeye başlanmıştı. Dolayısıyla taban da bu dönüşüm sürecine çabuk uyum gösterdi. Gelinen nokta Adalet ve Kalkınma Partisi olacaktı, dolayısıyla sahiden de hepsi Erbakan’ın paltosundan çıkmışlardı.

Türkiye tarihini, devletle siyasal İslamın sınıfsal nedenlerle uzlaşmasının tarihi olarak değil de, Kemalist rejimle muhafazakâr güçler ya da merkezle çevre arasındaki uzlaşmaz çelişkinin tarihi olarak okuyanlar için yukarıdaki hikâyenin fazla bir şey ifade etmeyeceği açık. Yine de belki işe yarar diye, TSK’nın Erbakan’ın ardından yapmış olduğu açıklamayı hatırlatarak bitirelim biz yazıyı. Ne diyordu Koşaner o açıklamada:

"Saadet Partisi Genel Başkanı ve eski başbakanlarımızdan Sayın Prof.Dr. Necmettin Erbakan'ın vefatını büyük bir üzüntüyle öğrenmiş bulunuyorum. Değerli bilim ve siyaset adamı olarak ülkemize yaptığı büyük hizmetleri daima hatırlanacaktır.”

Koşaner yalan mı söylüyordu peki? Bence söylemiyordu.